32 yıllık dinmeyen sızı: Halepçe katliamı – Hatice Özhan

Dünya kamuoyunun sessiz kaldığı Kürt katliamı Saddam Hüseyin’i hesap vermez nemrut bir tanrı olarak kendi çapında kültleştirirken, ilgili devletlere ise Kürt sorununun kuvvet yoluyla çözümünde bir esin kaynağıydı

Ulus meselelerinin çözümünde genel geçer metodun, derin entelektüel tartışmaların ve politik epistemolojinin içine girmeden, iki yolla elde edildiğine inanlardanım. Ulusun devletleşmesini öngören bir siyasi çözüm ya da ulusun “topyekûn” ortadan kaldırılmasını sağlayan jenosittir. Kişisel tercihim veya politik dağarcığımın sığlığı bunları gerektirdiğinden böyle konuşmuyorum elbette ki. Tarihin tanıklığını yaptığım süre boyunca ya da okuyarak öğrendiklerim egemenlerin ulusal sorunları hep bu şekil de çözdükleri şeklinde. Defaatle, ya o ulusun etno-kültürel özgünlüğüne dayanarak ulusun devletleşmesini sağlarsınız ya da “kökten” çözüm adına soykırım, katliam uygularsınız. Tarihin çok eski dönemlerine gitmeden sadece modern dünya tarihine bakıldığında bahsi geçen yöntem geçerliliğini korudu, korumaya da devam ediyor. Çok basit; ya özgürsünüzdür ya da ölüsünüzdür! Kürtler ‘ya da’dan sonrasıyla bahtiyar kılındılar her defasında maalesef.

Kürt sorununun çözümü dolayısıyla soykırım, katliam metodu Kürtlere reva görülmüştür. 32 yılın “dinmeyen acısı” Halepçe katliamı Kürt soykırımının en acı örneğidir. 16 Mart 1988’de Halepçe’de kimyasal silahlar kullanılarak gerçekleştirilen katliam Kürt meselesinin “topyekûn” çözümü adına hayata geçirildi. Hiroşima ve Nagazaki’den sonraki 20. yüzyılın en büyük kimyasal saldırısı olan Halepçe katliamı, 6 bin 357 Kürt’ün zehirlenerek ölümüyle 14 bin 765 kişinin de ağır derecede yaralanarak sakatlanmasıyla sonuçlandı. Halepçe’ye gelen yabancı gazetecilerin tanıklığına göre erkek, kadın, çocuklardan oluşan binlerce insan cesedi evlerde, sokaklarda, sığınaklarda yatıyordu. Kürdistan coğrafyasının da imhasına yol açan katliamın ayak sesleri dört sene öncesinden duyulduysa da dünya bu sesler karşısında sağır kalmayı yeğledi. Ölüm geliyorum diyordu bas bas bağırarak!

Halepçe bir çözüm yoludur

Hâlbuki Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’ın askeri birlikleri Irak-İran cephesinde 1984 senesinde iprit ve tabun gazlarını kullandığı halde Saddam Hüseyin herhangi bir cezai müeyyide ile karşılaşmamıştır. Amerikan uzmanlarının doğrudan uyarısıyla anlaşılan ve duyurulan kimyasal gaz kullanımı bilgisi dünya kamuoyunun suskunluğu ile karşılaşmasa belki de Saddam Halepçe girişiminde bu kadar kolay bulunmayacaktı. Kürt meselesinin çözümünü Saddam Hüseyin’in insafına bırakan uluslar arası “duyarlılık”, Kürtleri Irak kolonyalizminin keyfi müdahalesine açık hale getirten en önemli sebeplerden biridir. Hal böyleyken de katliamın kanlı taşları süreç içerisinde Saddam’ın ustabaşılığıyla daha rahatlıkla döşenebilmişti. Çünkü;

1980-1988 yılları arası dönemde meydana gelen gelişmeler Kürtler için felaketlerin kapısının aralandığı bir dönemin adıdır. Irak ve İran arasında yaşanan savaş ve savaşın oluşan yıkıcı eylemleri iki ülke açısından Kürtlerin cezalandırılması olanağını sağlıyordu. Özgürlük mücadelesi veren Kürtlerin her iki tarafı memnun etmesi mümkün olamayacağına göre devletsiz Kürtlerin harcanması da her iki rejim açısından da kolay olacaktı. Nitekim 11 Mart 1970 tarihinde otonomi anlaşması yaptığı Kürtleri hedefe oturtan bir Saddam kolonyalizmi Kürtlerin tedibini ve cezalandırılmasına gidecekti. İran’la sürdürdüğü savaşta Kürtleri İran yanlısı olmakla suçlayan Saddam, Kürtleri cezalandırmak adına Halepçe’de katliam gerçekleştirdi ve 5 bini aşkın Kürt napalm gazıyla zehirlenerek can verdi.

Otonom Kürt bölgesinin bir parçası olan Halepçe’de gerçekleşen soykırımı Bağdat rejimine aldırtan karar, elbette ki Kürt sorununun çözme modeliyle ilişkindir. KDP ve YNK’nin ortak mücadelesinde yükselen Kürt ulusal hareketinin bastırılması, Kürtlere ilişkin olası bir formel statünün önünü almak üzere benimsenen politikanın bir sonucu olarak düşünülmelidir. Çünkü Kürtlerin demografik yapısını değiştirmenin, bölgenin Kürtsüzleştirilmesi Saddam Hüseyin’in dikta rejimi ve Irak kolonyalizmi için jenosidi gerekli kılıyordu. Kürtlerin demografik açıdan zayıflaması Kürdistan meselesinin bir azınlık meselesine dönüşmesi soykırımla mümkündü. Nihayetinde gerçekleştirdiler ve Saddam Hüseyin ve Halepçe katliamının diğer tüm sorumluları bu büyük insanlık suçunun sorumluluğunu üstlenmek ve hesap vermek bir yana 1988 Ağustos ve Eylül aylarında Kürtlere karşı yine kimyasal silah kullanmaya devam etti. Dünya kamuoyunun sessiz kaldığı Kürt katliamı Saddam Hüseyin’i hesap vermez nemrut bir tanrı olarak kendi çapında kültleştirirken, ilgili devletlere ise Kürt sorununun kuvvet yoluyla çözümünde bir esin kaynağıydı.

Görüleceği üzere halen de Kürtlere yaklaşımda ve sorunun çözümünde zor ve baskı araçlarının en ilkin tercih ediliyor olması sadece bir talihsizlik olarak değerlendirilmez. Böyle düşünmek bizi kof bir kolaycılığa ve kaderciliğe düşürmekten başka bir değer ifade etmez. Halepçe’de yükselen ve desibel kaybına uğrayan dünyanın vurdumduymazlığıyla gerisin geriye dönen “Qerîna bêdeng” (sessiz çığlık) Kürtlerin devletsizliğinin, statüsüzlüğünün sonucudur. Ehmed-i Xanî’nin yüzyıllar öncesinden işaret ettiği şeyin önemi ve gerekliliği Halepçe’deki Enfal’deki acı deneyimlerle gerçekçiliğini bir kez daha ortaya koydu. Geçen 32 sene içinde, Kürtler savaş coğrafyasının oyun kurucu bir aktörü olduysa da, payına kan ve gözyaşı düşmesinin önüne geçemiyor. Dünya liderlerinin tweetlerinde övgülerle yer verdikleri bu “Asya kaplanı” Kürtler, kürkünden faydalandıktan sonra bir anlam ifade etmeyen cansız bir kaplandır. Ekosistemde varlığın daimiyeti seleksiyonu zorunlu kılıyorsa her defasında, Kürtlere devletleşmeden başka bir seçenek kalmıyor. Bu arada Kürtlere sürekli devletsizliği dayatan Türk, Fars, Arap ve Batı entelijansiyası Halepçe’yi Enfal’i hatırlayıp ya da bilip de bir kez daha düşünsünler.

Hatice Özhan – Sosyolog