40 yıllık ‘Yeni Türkiye’: AKP’nin arazi kavgası – Hakkı Özdal

Şehir Üniversitesi’ne tahsis edilmiş kamu arazisi üzerindeki tartışmada kimin ‘haklı’ olduğu önemsizdir. O arazinin, bir kamu mülkü olarak topluma geri verilmesine, konut projesi de sağcı vakıf üniversitesi de iktidar mahfilleri arasındaki bir çekişmenin aparatı da değil; bir kent değeri olarak yeniden topluma kazandırılmasına ihtiyaç var… Bugün her alanda korkunç sonuçlarıyla karşılaştığımız 40 yıllık düzenin temeline yönelecek gerçek bir itiraza…

Geçen hafta termik santral bacalarına filtre takılması konusunda, Erdoğan’ın AKP-MHP oylarıyla önüne gelen kanun tasarısını veto etmesinin izini sürerken enerji özelleştirmelerine varmıştık. Bu hafta, AKP içi bir bölünmenin gerginlik evresinden çatışma evresine geçtiğini gösteren ve “Şehir Üniversitesi kavgası” gibi görünen siyasi enstrümanın arkasına bakarken de benzer bir noktaya varacağız: Kamu varlıklarının özelleştirilmesi ile sağlanan ve dolaysız olarak siyasete de tahvil olan imtiyazlar; bunların edinilmesi ve dağıtılması üzerinden elde edilen ve pekiştirilen güç… Başka şeylerin yanında, bu gücün cari dağılımının (ya da belki temerküzünün demeli), Erdoğan iktidarının (ve tabii ‘muhalefet’inin) tarihsel ve güncel haritasında yol açtığı çatlama ve kırılmalar, esasen Türkiye’nin 40 yıldır içinde olduğu bir ekonomik-politik sürecin anlık görüntülerini oluşturuyor. Baca vetosunda ortaya çıkan siyasi kabuk nasıl arkasında sermayenin ve onun siyasal temsilcilerinin süregelen ilişkileri etrafında oluşmuş bir sürecin, Türkiye’nin kapitalist rejiminin son 40 yılının bir imgesiyse; Şehir Üniversitesi kavgası olarak ortaya çıkan siyasi kabuk da böyle bir imgedir. Zira Erdoğan ile Davutoğlu arasında vuku bulan ve ardından her ikisinin etrafındaki unsurlara yayılan söz düellosunun görünürdeki ringi olan Şehir Üniversitesi arazisi, şimdi konunun etrafında didişen tüm aktörlerin iştihayla içinde yer aldığı özelleştirme yıkımının bir ürünü olması nedeniyle bu kavganın konusu olmuştur.

Bu nedeni çok kısa bir çerçeveye sığdırmaya çalışalım:

* * *

Özelleştirmelerin önü 1980 darbesinin ardından, özellikle de 1983’ten itibaren kurulan ANAP/Özal hükümetleri aracılığıyla açıldı. TEKEL ise bütün işletmeleri ve varlıklarıyla birlikte 2001’de özelleştirme kapsamına alındı. Bugün münakaşa konusu olan İstanbul Dragos’taki arazi de –1999 ‘da doğal SİT alanı ilan edilmiş olmasına rağmen– bu kapsamdaydı.

Maliye Bakanlığı, 2007’de, Maltepe sahilindeki bu çok kıymetli arazinin kendisine devrini istedi. Gerekçe, “Tekel’in Maliye’ye vergi borcu olduğu” idi. Oysa Tekel’in Maliye’ye borcu yoktu, tersine alacaklıydı. Ama 2008’de, arazinin tamamı değilse de daha sonra Şehir Üniversitesi’ne tahsis edilecek olan yaklaşık 300 bin metrekarelik parselin de bulunduğu bir bölümü “bedelsiz olarak” Hazine’ye devredildi. Şehir Üniversitesi de, 1980’lerde kurulan İslamcı-muhafazakâr Bilim ve Sanat Vakfı uhdesinde aynı yıl kuruldu ve araziyi Maliye Bakanlığı’ndan ‘talep’ etti. Maliye Bakanı, ilk AKP hükümetinden başlayarak 2009’a kadar kesintisiz olarak bu görevde kalan Kemal Unakıtan’dı… Ancak Şehir Üniversitesi bu talepte bulunduğunda henüz arazi Maliye Bakanlığı’na geçmemişti: Bu ‘erken’ başvuruyu, hükümet ajandasının bilgisine sahip olmaya değil, Şehir Üniversitesi ve bağlı bulunduğu vakfın uhrevi ferasetine bağlamak mı gerekir acaba?

Emlak ‘piyasası’nın kirli-rantçı diliyle “Anadolu yakasının en pahalısı” gibi isimler takılan arazi, bu bedelsiz devre ilişkin yürütmeyi durdurma itirazı kabul edilen, ama sonra –hükümetle pazarlıkların bir sonucu olsa gerek– davasını geri çeken Tek Gıda İş sendikasının keskin çark edişi gibi pek çok enteresan detayın yer aldığı uzun hukuki süreç devam ederken 49 yıllığına Şehir Üniversitesi’ne tahsis edildi.*

Önce Kemal Unakıtan sonra Mehmet Şimşek yönetimindeki Maliye Bakanlığı’nın, Kadir Topbaş yönetimindeki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ve başka bürokratların, partililerin, hükümet mutemetlerinin içinde yer aldığı ve neredeyse tamamında Erdoğan’ın Başbakan olduğu bir süreçte Şehir Üniversitesi, kamuya ait Cevizli Tekel arazisine iyiden iyiye ‘yerleşti’. Bu oldu-bittiye karşı mücadeleyi ise Cevizli Dayanışması ve TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi sürdürdü.

Arazinin devrine ilişkin itirazlar üzerine verilen yeni yürütmeyi durdurma kararı, 1 Eylül 2016’da, “Allah’ın lütfu 15 Temmuz”un sağladığı OHAL ortamında, Cumhurbaşkanı imzalı 644 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile geçersiz hale getirildi. Bugün Şehir Üniversitesi’nin “hakkını hukukunu” savunanların (sanırım) hiçbiri gıkını çıkarmadı. İtiraz yine Mimarlar Odası’ndan geldi. Odanın açtığı dava 27 Eylül 2018’de (henüz Davutoğlu’nun parti girişimi bu denli açık değilken) sonuçlandı: Yürütmenin durdurulmasına karar verilmişti.

Halkbank, bu karardan bir yılı aşkın süre geçtikten sonra, söz konusu karara dayanarak Şehir Üniversitesi’nin kullandığı kredilere karşılık tüm hesaplarına tedbir koydurdu. Aradaki 1 yılda, Şehir Üniversitesi ile bağı olan İslamcı-muhafazakâr kliğin ve onun görünürdeki ismi Davutoğlu’nun yeni siyasal arayışları ayyuka çıkmış, doğum aşamasına gelmişti. Halkbank’ın siyasi iltisakları malum… Şehir Üniversitesi, henüz hukuki süreci devam eden (ve nihayetinde aleyhinde sonuçlanan) bir devirle ‘sahiplendiği’ araziyi ipotek göstererek kamu bankasından kredi almış, bu krediyle Cevizli tekel arazisine kampus inşa etmişti. Şimdi bunun diyetiyle karşılaşıyordu.

* * *

Bugün biri ötekilere ‘dolandırıcılar’ imasında bulunan, berikinin bunlara ‘mal varlıklarımızı açalım kim daha çok zenginleşmiş görelim’ diye rest çektiği bu ‘Yeni Türkiye kavgası’nın arkasında; didişen tüm tarafların haksız, hatta aynı dairede kabahatli olduğu böyle bir süreç vardır. Daha ‘rafine’ bir sağcılık yapmanın imajını ve mühimmatını üretmeye yaradığı iddiasıyla “entelektüel alan” görülme talebinde bulunan üniversite de, onu geçmişte bizzat kendi açtığı yolları tıkayarak felç eden hakim siyasal güç de, toplum karşısında aynı pozisyondadır. İçinde, 12 Eylül’ün ve tüm politikalarının, işsizliğe, güvencesiz çalışmaya, daha düşük ücretlere, kentlerin, kasabaların (birçok durumda sosyal yaşamlarını da çökerterek) kuraklaşmasına yol açan özelleştirmelerin, eğitim ve sağlığın piyasalaştırılmasının, bu piyasalaşmaya siyasal-ideolojik-dini saiklerle katılmanın son derece matah bulunduğu yılların yer aldığı bir sürecin icracı ortağıdır bunlar.

 

Davutoğlu’nun çıkışının dikkat çekici yanı, meseleyi daha önce başarısız bir girişimin konusu olan ‘yolsuzluk’ çerçevesinin dışında, ‘kim daha çok zenginleşti görelim’ çerçevesine taşımasıdır. Bu, aynı tabandan, aynı zenginleşme –ve tabii karşılık olarak zenginleşememe– ortamlarından geliyor olmalarının bir cilvesidir belki de… Bugünkü ‘yeni mağdurlar’, çoğunluk tahakkümüyle kural tanımazlığın, hukuki ve idari yolsuzluğun hepsi için makul bir yol olduğu zamanların ardından, yönteme değil, sonuçlara ilişkin bir itirazda bulunmaktadır. “Peki, biz bir araziye çöktük; iyi ama o zaman siz de ne kadar zenginleştiniz, hadi görelim bakalım” denmesi, erdemli bir meydan okuma değil, o habitatı ve oradaki sıkıntıları tanıyan bir lehçe ile konuşmadır. Davutoğlu, kriminal yolsuzluk süreçlerine değil, bölüşüm ilişkilerindeki keyfi tekelin yol açtığı tahribata işaret eden ‘zenginleşme’ tabirini kullanmaktadır. Belki de Erdoğan ve kurmaylarını asıl rahatsız eden de budur.

Öncesi bir yana, 2017 referandumuyla sistemin değişmesinden beri, bırakın parlamentoyu, Bakanlar Kurulu adı altında oluşturulan heyet bile politika üret-e-miyor. En fazla bazı projeler önerip, uygulayabiliyor. Politika süreçleri Erdoğan ve dar çevresinde olup bitiyor ve bu belli ki iktidarı bugünlere taşıyan piramidin giderek daha geniş bir kesiminde rahatsızlığa yol açıyor. İmtiyaz ve güç dağıtım mekanizmaları sınırlanıp tıkandıkça, bu çıkarcı ve oportünist ağdaki delikler büyüyor.

Kemale ermemiş bir söylemken cazibesi bulunan, “ülkeyi şirket gibi” yönetme stratejisinin, kaçınılmaz şekilde bir müteahhit şirkete dönüştürdüğü AKP aygıtı; sosyal medya trollerinden kamu ihalesiyle semiren inşaatçılara, siyaset ve/ya medya sahnesinin aktörlerinden kamu bürokrasisinin irili ufaklı koltuklarını işgal edenlere dek, karmaşık ve battal bir mekanizmaya dönüşmüşken, ihyalar kadar hayal kırıklıkları da büyük olmalı. Bugün yaşadıkları ve önemli sonuçlara yol açacağı izlenimi veren ‘iç savaş’, halen ihya edilenlerle hayal kırıklığına uğrayanlar arasındaki bir gerilim fayını harekete geçiriyor belli ki.

İktidarı nereye saklarsanız, iktidar için mücadele ve çatışma da oraya sıçrar. Erdoğan, teknik olarak bir şirkete dönüştürdüğü partisi aracılığıyla edindiği, ama sonunda “İngiltere, Almanya, Fransa ve şahsım 4’lü zirve yaptık” deme refleksine kadar varacak kişisel iktidarını, herhangi bir denetimden uzak tutmak adına, AKP’nin, hızla bir dava derdinden fayda derdine evrilen organizmasının içine yerleştirmişti. Ne burjuva sivil siyasal alan ne de şekli parlamento tarafından denetlenemeyen yürütme gücünün meşruiyet alanı varsayılan bu kütle, şimdi belli ki sarsılıyor. Bunun elbette siyasi tabloya yansıyan sonuçları olacaktır. Ama “yesinler birbirlerini” kayıtsızlığı da, bunlardan birinin diğerini zayıflatacağı yönündeki iyimser beklentiler de bu sonuçları toplum lehine dönüştürecek potansiyele sahip görünmüyor.

Şehir Üniversitesi’ne tahsis edilmiş kamu arazisi üzerinde kimin ‘haklı’ olduğu toplum açısından önemsizdir. O arazinin, bir kamu mülkü olarak topluma geri verilmesine, konut projesi de sağcı vakıf üniversitesi de iktidar mahfilleri arasındaki bir çekişmenin aparatı da değil; bir kent değeri olarak yeniden topluma kazandırılmasına ihtiyaç var… Bugün her alanda korkunç sonuçlarıyla karşılaştığımız 40 yıllık düzenin temeline yönelecek gerçek bir itiraza…

* Cevizli (Dragos) Tekel arazisinin özelleştirme adı altında ekonomik ve siyasal güç odaklarının kullanımına sunulmasının detayları için Mimarlar Odası’nın şu değerlendirmesine bakılabilir: http://www.mimarist.org/cevizli-tekel-alanina-iliskin-degerlendirme/

Kaynak: Gazete Duvar