Ad(l)ileştirilmiş fişlemeye ‘Şule Çet’ örneği – İnci Hekimoğlu

Utanma duygusunu bile buharlaştıran iktidar politikaları sonunda oluştu, bu yeni ‘aile değerleri.’

Şule Çet davası bir kadın cinayetinin, ölümle sonuçlanan bir cinsel saldırı vakasının ötesine geçmişti zaten. Sanıkların kimliklerinin, siyasi ve ticari bağlantılarının, ailelerinin yer aldığı siyasi oluşumların davanın seyrini etkileyebildiğine de epeydir tanıklık ediyoruz.

Şule Çet davasında da Rabia Naz Vatan’ın ‘trafik kazası’ sonucu ölümünden gazeteci tehditlerine uzanan politik gerilim örneği davada da, Nadira Kadirova’nın siyasi-polisiye hatta uluslararası ilişkileri kapsayan şaibeli ölümündeki soruşturma(ma) sürecinde de.

AKP iktidarından önce de adli vakaların bazılarının siyasi konjonktüre, iktidarın kamuoyunu yönlendirme ihtiyacına veya sanıkların siyasi bağlantılarına göre örtbas edildiğine, masum birinin üzerine yıkılarak kapatıldığına tanık olmuşluğumuz vardı elbet.

Ama bu kadar sistematik hale geldiğine, yargının adaleti bu denli duruşma salonlarından kapı dışarı ettiğine hiçbir dönem tanık olmadık. Kimilerine iddialı gelse de adliye muhabirliğinden gelmiş biri olarak bunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Bu iktidar dönemine kadar tanık olmadığımız bir başka olgu da özellikle tecavüz gibi yüz kızartıcı suçlarda ailelerin çocuklarına, babalarına ya da kocalarına sahip çıkması.

Kadına ve çocuğa yönelik cinsel saldırı ve cinayet faillerinin ailelerinin hiç rahatsızlık duymaması, tersine sonuna kadar katil ve saldırganlara sahip çıkmasının, bu muhafazakâr-dindar iktidarın kurduğu dille yakın ilgisi var.

Kadın erkek eşitliğini reddeden, çocuğa yönelik cinsel saldırıyı “bir kereden bir şey olmaz” diyerek sıradanlaştıran, ayetlerle hadislerle sapkınlığı meşrulaştıran; empati, adalet, vicdan bir yana utanma duygusunu bile buharlaştıran iktidar politikaları sonunda oluştu, bu yeni ‘aile değerleri.’

Örneğin Şule Çet davasının sanıkları Berk Akand ve Çağatay Aksu’nun ailelerinin çocuklarını kurtarmak için başvurdukları yöntemler çocuk sevgisi ile açıklanamaz herhalde. Dehşet verici olan –ne yapmış olurlarsa olsunlar– haklı olduklarına inanmaları. Ve ne pahasına olursa olsun bedel ödemeden kurtulmaları.

Bu ve benzer davalarda “en iyi savunma saldırıdır” şiarıyla hareket eden failler ve destekçilerinin şimdilerde kullanmaya başladığı bir başka araç daha ortaya çıktı ki, zamanın ruhunu anlatan muhteşem bir örnek.

Şule Çet davası sayesinde devletin fişleme geleneğinin de özelleştirildiğini öğrendik.

Davada sona yaklaşılırken Çağatay Aksu ve Berk Akand’ın ailelerinin hazırlattığı ve AKP’li milletvekillerine iletildiği söylenen bir rapor ortaya çıktı. Gazetecileri, kadın hakları savunucularını ve hatta milletvekillerini hedef gösteren rapordaki imza Aksu ailesine ait.

Bu arada Çağatay Aksu’nun annesi Gülümser Aksu’nun İYİ Partili olduğu ve bazı partililer aracılığı ile dava sonucunu etkilemeye çalıştığı iddialarını hatırlatmakta yarar var.

Benimki de dahil gazetecilerin yazdıklarının pek çoğunu yalanlayamayan ama susturulmalarını sağlamak üzere iktidarın muhalifler üzerinde kurduğu baskıyı dava lehine kullanmaya çalışan rapor, profesyonel ellerden çıkmışa benziyor.

Yakın zamanda tartışma konusu olan SETA’nın gazetecileri fişlediği raporla ikiz kardeş gibi duran rapor, ilk özelleştirilmiş fişleme örneği olarak da yargı tarihine girmiş oldu.

Aksu ve Akand ailelerinin söz konusu raporu iktidar milletvekillerine göndermesinin ve kendilerinde gazetecileri, milletvekillerini, kadın hakları savunucularını hedef gösterme cesaretini bulmalarını yan yana koyunca ortaya çıkana aslında “rejim” deniyor işte.

Kaynak: Artı Gerçek