Ali Ulvi-Aysin Büyüknohutçu’yu anarken: Salgında yaşam savunucularına saldırı arttı – Pelin Cengiz

Gelecekteki olası salgınların yayılmasının önüne geçmek için karar vericilerin, siyasilerin çevre korumacı topluluklara ve aktivistlere daha çok kulak kabartması gerekiyor.

Küresel kapitalizm pratikleri doğayı geri dönüşsüz biçimde tahrip ederken, insan da dahil yeryüzündeki tüm canlı yaşamı yok oluşa sürükleniyor. İçinden geçmekte olduğumuz koronavirüs salgın süreci, bu tahribatın en çarpıcı sonuçlarından biri olarak karşımızda duruyor.

Covid-19 salgını da daha önceki dönemlerde olduğu gibi doğa ve yaban hayatı tahribinin en yoğun yaşandığı bölgelerden birinde başlayarak, kısa sürede tüm dünyayı etkisi altına aldı.

Herkes yaşadığımız düzenin eskisi gibi olmayacağından, yeni normalin artık daha farklı ilerleyeceğinden bahsediyor.

Yeni dünya düzeni şimdikinden daha iyi de olabilir, daha kötü de. Neyi nasıl hayal ettiğimize ve nasıl gerçekleştireceğimize bağlı…

En belirleyici noktalardan biri, hiç şüphesiz insanın doğaya ve kendisini de içine alan canlı yaşamına bundan sonra nasıl davranacağında saklı olacak…

Son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalar, insanın varlığının sürdürülebilir olmasının doğal varlıkların devamlılığıyla hiç ilişkisi yokmuş gibi insanın dünyayı tükettiğini gösteriyor.

Giderek artan tüketim ve bunun sonucunda yükselen enerji, arazi, gıda ve su talebinin gezegeni “antroposen çağ” olarak adlandırılan yeni bir jeolojik çağa sürüklediği, dünya tarihinde ilk kez insan türünün gezegen üzerinde bu denli güçlü bir etki yarattığı en temel tespitlerden biri…

Ne uğruna?

Sürekli büyümek, sürekli kalkınmak, sürekli tüketmek ve arsızca daha çok tüketmek için…

Dünyada aşırı sağcı, popülist, milliyetçi politikacılar sahnede daha çok yer aldıkça, bu siyasetçilere birtakım sermaye grupları ve lobiler arka çıktıkça çevre mücadelesinin de giderek zorlaştığı bir dönemden bahsetmiş oluyoruz.

Dünyada sadece insan topluluklarının değil, insan dışındaki canlıların ve doğanın haklarını savunmak için mücadele eden, onları korumaya çalışan pek çok insan son yıllarda giderek daha fazla dava, şiddet, ölüm tehditleri altında yaşamak zorunda bırakılıyor, hatta kimileri ölümle karşı karşıya kalıyor.

Denizleri kaçak avlananlardan, ağaçları talancılardan, dereleri inşaatçılardan, dağları, ormanları madencilerinden, tarım topraklarını her türlü kapitalist, küresel endüstriyel üreticinin gazabından korumak için şiddete uğradılar, ölüm tehditleri altında yaşamaya zorlandılar ve hatta öldürüldüler.

Bugün kapitalizmin ve neoliberal politikaların sonucu olarak, gezegen öyle büyük bir tahribat ve saldırı altında ki, dünyanın neredeyse hemen her noktası korunmaya ve savunulmaya muhtaç durumda. Sadece insan ve insanın bitmek bilmeyen tüketim ihtiyaçları eksenli bir yaşam biçimi ekosisteme ne kendini yenileme ne de kendi döngüsünü sürdürebilme fırsatı tanıyor.

İngiltere merkezli izleme örgütü Global Witness ve insan hakları üzerine çalışan Business & Human Rights Resource Centre, Investor Alliance for Human Rights ve International Service for Human Rights geçtiğimiz günlerde ortak bir açıklama yaptı.

Dünyadaki yaşam savunucuları açısından durum giderek acil bir hal alıyor.

Business & Human Rights Resource Centre, 2015’ten bu yana 2 bin 200’den fazla tehdit, cinayet, halkın katılımına karşı stratejik dava ve yaşam savunucularını korkutmak ya da susturmak amacıyla yapılan diğer saldırıları izledi.

Global Witness, 2018 yılında topraklarını ve doğal yaşam alanlarını birtakım talan projelerine karşı barışçıl bir şekilde savunmak isteyen insanlar arasından her hafta ortalama üçten fazla kişinin öldürüldüğünü tespit etti. 

2012 yılında bu yana dünya genelinde en az 1400 kişi bu şekilde hayatını kaybetti. Elbette gerçek sayı bundan çok daha yüksek, çünkü güvenilir kanıt bulmak zor. Ayrıca, kırsal alanlarda ve sivil toplum faaliyetlerinin çok kısıtlı olduğu ülkelerde cinayetler rapor edilmiyor.

İşin bir diğer kritik boyutu ise, ormansızlaşmanın ve vahşi yaşam kaybının koronavirüs gibi salgın hastalıkların artmasına sebep olduğu ortaya konmuşken, yaşam savunucularına yönelik saldırıların salgın döneminde artmış olması. 

Oysa, gelecekteki olası salgınların yayılmasının önüne geçmek için karar vericilerin, siyasilerin çevre korumacı topluluklara ve aktivistlere daha çok kulak kabartması gerekiyor. Onların deneyimlerinden faydalanılması gerekiyor. 

Salgın sürecinde sosyal mesafe kurallarının korunduğu protestolar, virüs bahanesiyle yaptırılmıyor ya da savunuculara yönelik gözetimler artırılıyor. Ama örneğin önlem almadan halk sağlığını tehdit edecek biçimde kaçak madenciler maden sahalarına girebiliyor. Hükümetler, bu tür uygulamalara göz yumuyor. 

Defending Land and Environmental Defenders Coalition’ın bir parçası olan Global Witness, Covid-19’un sivil topluma, yerli halklara olan etkisini izleme altına aldı. İklim kriziyle mücadelenin en ön saflarında bulunan yaşam savunucularına destek için hükümetlerin ve şirketlerin yapması gerekenlere yönelik bazı öneriler de sıralandı.

Bundan tam üç yıl önce 9 Mayıs 2017’de Antalya Finike’de sedir ormanlarını talancılara, taş ocaklarına karşı korumak için büyük bir çaba sarf eden yaşam savunucuları Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu kiralık bir katil tarafından katledildi. 

Dün bu katliamın yıldönümüydü. 

Onlar, Alacadağ’da, Gökçeyaka’da, Adala ve Kızılcık’ta, mermer ocağı için asırlık sedirlere kıyılırken, bu vahşete, katliama sessiz kalmamışlardı.

Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu çifti hem açtıkları davalarda hem de buldukları her fırsatta hiçbir yasa tanınmadan yapılan bu orman katliamını gündeme getirdi.

Yaşamı savunurken katledilen bu çiftin başına gelenler, sermaye çetelerinin rant için ne yapabileceklerinin ve yaptıklarının ardından korunup kollanarak cezasız kalacaklarına olan inançlarının en acı örneklerinden biridir.

Bu cinayet aynı zamanda Türkiye’de yaşamı savunurken, sık sık şiddete maruz kalan yaşam savunucularına yönelik ilk planlı cinayettir.

Cezasızlık kültürünün giderek yaygınlaşmasıyla birlikte çevreyi tahrip edenler bundan güç alıyor, cezasızlık bir anlamda çevreyi yok edenler için dolaylı bir teşvik gibi işliyor. Üstelik, cezasızlık kültürü sebebiyle önüne gelenin çevre mücadelesi verenleri öldürebileceği, yolunda çıkan herkesi ortadan kaldırabileceği yönünde bir kabul de oluşuyor. 

Günümüzde gerek kentlerde gerek kırsal alanlarda sürdürülen mücadelede hem cinayet yaşanan ülkelerin hem de öldürülenlerin artışı dikkat çekici.

Artıştaki en önemli etken ise suçluların ceza almaması. Dolayısıyla sermayenin yanında saf tutan devletlerin hiçbir sorumluluğa sahip olmaması…

Doğayı katleden ve toplumları yerinden yurdundan eden, geleceklerini ellerinden alan projelere karşı gerçekleştirilen bu hak mücadelesini yürütenlere yönelik meydana gelen cinayetler, hepimizin meselesi.

Ekolojik olarak sürdürülebilir, sosyal adalete, eşit haklara sahip, sağlıklı bir dünyada yaşama hakkı, herkes için talep edilen haklar, hepimizin meselesi.

Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu’nun hatırasını yaşatırken, bunları da unutmadan geçmeyelim.

“Her 9 Mayıs’ta sedirlerin ağıdı yükselir Finike dağlarından.

İki canımızı, dalımızı kırdılar o gün, hoyratça, alçakça!..

Ağaçlar da ağlar dalları kırılınca…”