“Ama dışarıda korona var!” – Çocuklarla virüsü konuşmak

Henüz okullar tatil edilmeden önce, çalıştığım okul öncesi kurumda, 4 yaşında bir öğrencime eve gitme zamanı geldiğini söylediğimde kaygıyla bana bakıp “Ama dışarıda korona var! Herkes ölüyormuş” dediği sırada, konu zaten her yaş grubundan çocuklar ve yetişkinler arasında medyanın da etkisiyle kontrolsüz ve ölçüsüz bir biçimde yaygınlaşıyordu. Bugün ise ortaya çıkan paniğin çocuklardaki yansımalarını hepimiz görüyoruz.

Biliyorum, birçoğumuz konuyla ilgili okuduğumuz her yazıda, izlediğimiz her videoda madde madde açıklanan bir reçete bulmak istiyoruz. Doğru el yıkama nasıl olmalı, hangi besinler yenmeli, karantina günlerinde evde ne seyredilmeli gibi bolca öneri içeren yazılar da mevcut. Hatta gerek yazılarda, gerekse yetkili ağızlardan yapılan açıklamalarda tam bu “acil durum” atmosferine uygun üçlemelerle karşılaşıyoruz: “Hijyen, hijyen, hijyen!”, ya da “Sebze, sebze, sebze” gibi. Ya da dün CB sözcüsü İbrahim Kalın söylemişti: “Rehavet ve panik yok. Tedbir, tedbir, tedbir” diye.  Bir şeyi üç kere arka arkaya söylemek bünyeyi alarma geçiren bir etki yaratıyor olmalı ki, Sağlık Bakanlığı’nın ilk coronavirüs vakası açıklamasını takiben binlerce insan hemen bu üçleme talimatları alarak virüse karşı mücadeleyi sanki herkes kendi başına yürütebilirmiş gibi malzeme stoklamaya, el dezenfektanlarıyla yaşamaya sevk oldu.

Bu kriz ve şok halinin ve günlük yaşamdaki hızlı değişimin çocuklardaki etkisi üzerine ise, “çocuklara şöyle davranın” diyebileceğimiz bir reçete yok. Dahası, buna dair bir reçete sunulmasını da doğru bulmuyorum. Şimdiye kadar olan oldu, yayılan bilgi ve kaygı yayıldı ve yayılmaya da devam ediyor. Ama bazı yaklaşımlar üzerinde tartışmaya değer:

Örneğin bizim yetişkinler olarak kaygılandığımız konulara dair çocuklara doğru olmayan açıklamalar yapmaya, onlara inanmadığımız şeyleri söylemeye dair ne düşünürsünüz? Ben buna hayır derim. Çünkü toplumun bir parçası olarak çocukların da herkes gibi doğru bilgiye ulaşmaya hakkı olduğunu savunanlardanım. Bu yüzden inanmadığım, doğru olduğunu düşünmediğim hiçbir şeyi ne çocuklara ne de yetişkinlere söylemiyorum. Peki, bu bildiğim her şeyi çocuklara anlatacağım anlamına mı gelir? Hayır. Çünkü özellikle okul öncesi dönem çocuklarının benim bildiklerim ya da düşündüklerim üzerine düşünmesi, onların kavrayabileceklerinden daha soyut konularla ve onlara fazla gelen bir yükle karşı karşıya kalmaları anlamına gelir. Bilinmezlik kaygıyı çoğaltır. Bu yüzden çocukların yalnızca merak ettiği kadar bilgiyi, mümkün olan en sade ve somut biçimiyle onlara anlatma taraftarıyım. Örneğin coronavirüsü soran çocuklara, grip gibi bildikleri başka hastalıklarla benzerlikler kurarak ve farklarını ortaya koyarak basitçe anlatabiliriz. Coronavirüs’ü öyle ya da böyle öğrenmeyen çocuk kalmadı sanırım, ama öğrendikleri yanlış veya abartılı bilgilerin üzerinden geçmek gerekir.

Çocuklar virüsten korkuyor gibi görünüyor olabilirler, ama yaşadıkları aslında büyük bir kaybetme korkusu. Ailelerini, sevdiklerini, rutin yaşamlarını kaybetmekten korkuyorlar. Hatta aile içindeki sohbetlerde virüsün çocukları etkilemediğinden söz edildiğinde, onlar o zaman anne-babasını, nenesini, dedesini kaybedeceğini düşünerek daha çok endişeleniyorlar. Çocuklar en çok da anne-babalarını çaresiz gördüklerinde, üzerine hiçbir şey konuşulmamış olsa bile güven duygusunda kırılma yaşarlar.

Peki öyleyse, bizler de doğru bilgiye bu kadar zor ulaşırken kaygılandığımızda ne yapalım? Çaresiz hissettiğimizde bu duyguyu çocuğa yansıtmamak mümkün mü? Örneğin şimdi yeni konularla karşı karşıyayız: Vaka sayısı, virüsün ne kadar yayıldığı, nerelerden bulaştığı, işyerlerinin ücretli izin verip vermeyeceği, ücretli izin olmazsa ne yiyip ne içeceğimiz, karantina olursa temel gıda ve temizlik maddelerine nasıl ulaşacağımız gibi birçok soruyla karşı karşıyayız. Bu soruların bazılarını çocuklar da soracaktır. Örneğin parka gitme teklifini neden geri çevirdiğinizi soracaktır ve bu sorunun cevabı yeni soruları beraberinde getirecektir. “Madem dışarı çıkmamız güvenli olmayabilir, sen neden işe gidiyorsun?” diye sorduğunda, içinizden “hakikaten ya?” demiyor musunuz? Çocuk kaygılanmasın derken bu tutarlı sorgulamanın üstünü örtmeye değer mi? Bir kere çocuklar şu bir haftada göreceği kaygıyı gördü ve kendi üzerine aldı bile. Bu yüzden kaygılarımı ona geçirmeyeyim diye sistemin tutarsızlığına açıklamalar geliştirmeli mi, bir daha düşünelim.

Güven üzerine bir daha düşünelim. Çocuklar nasıl daha güvende hisseder? Biz nasıl daha güvende hissedersek öyle. Çalışanlar olarak ücretli izin hakkımızı isteyerek, devletin şu an tüm kaynaklarını, tüm insanların temel gıda ve sağlık maddelerini ve barınma koşullarını sağlamak için seferber etmesini talep ederek. Bugüne kadar verdiğimiz vergilerin karşılığını, esasında en temel insani haklarımızı talep ederek.

Biz bunu yaptığımızda çocukların kaygıları uçup gitmeyecek, ama anne-babalarının ve çevrelerindeki diğer yetişkinlerin çaresiz olmadıklarını ve insanların birbirine değer verdiğini görecek ve güven hissedeceklerdir.

Yani “Haklısın evlatçığım, şu an bizim evde olmamız, ve bütün insanların yiyeceklerini, sabunlarını ve başka ihtiyaçlarını ülkeyi yönetenlerin sağlaması gerekiyor. Ben de bunun olması için çabalıyorum” deme seçeneğinden bahsediyorum. Çocuklar için de, bizim için de hem gerçek, hem de güven verici değil mi?

Çocuklar bu dünyada yaşıyor ve birçok şeyi seziyorlar. Coronavirüs haberlerinden bir ay önce 5 yaşında bir öğrencim “Yeşillikte dünyanın sonuncusuyuz” diyordu, bir diğeri savaştan bahsediyordu. Karşılaşacakları, anlamaya çalışacakları daha pek çok zorlu süreç olacak ve bunlar içinde büyüyecekler. Onlarla hak ettikleri gerçekleri daha rahat anlayabilecekleri bir biçimde ve ölçüde konuşurken, bu gerçeklerin değişebileceğini, bizim de bunun için bir güce sahip olduğumuzu hatırlamak iyi bir başlangıç olabilir. Belki yetkili ağızlardan gelen şu üçlemelerden sonra, artık bizim kendi üçlemelerimizi yetkili kulaklara tekrarlamamızın zamanı gelmiştir.

Cemre Can Aşlamacı, Psikolog