Arjantin’de birinci tur seçimleri ve finansal kriz

Korku İmparatorluğu Sınırlarını Genişletirken

Arjantin’de pazar günü yapılan birinci tur seçimleri, sürpriz sonucu ile ekim ayında yapılacak seçimin heyecanını geride bıraktı.

Ancak pazar günkü seçimler, sürpriz sonucu ile ekim ayında yapılacak seçimin heyecanını geride bıraktı. Bu ilk turda oylanan, farklı siyasi cephelerin aday listeleriydi.
Seçim cepheleri arasında en çok oy alan ikisinin başkan adaylarının resmi oy oranları şöyle: Birçok Peronist kesimi birleştiren Frente de Todos (Herkesin Cephesi) adayı Alberto Fernández yüzde 47.66 oyla birinci oldu. Şu anki hükümetin (verdiği müttefik kayıplarına rağmen) devamı olan Juntos por el Cambio (Değişim için Hep Birlikte) adayı ve şimdiki Arjantin Devlet Başkanı Mauricio Macri yüzde 32.9’da kaldı.

Seçim öncesi yapılan istatistiklere göre bu iki cephe arasındaki oy farkının yüzde 5 ile yüzde 7 arasında olacağı tahmin ediliyordu. Bu nedenle, kesin sonuçları esasen 27 Ekim seçimlerinin belirleyeceği düşünülüyordu. Ancak pazar gecesi gecikmeyle gelmeye başlayan sonuçlar bambaşka bir tabloyu işaret etti. Ardından pazartesi sabahı yaşanan finansal kriz seçimleri gölgede bıraktı. Başka bir şekilde ifade edecek olursak seçim sürecini bambaşka bir boyuta, Arjantin’de yoksulluk oranını bir gecede yüzde 37’ye vardıran müthiş bir ekonomik kriz boyutuna getirdi. Bu konunun siyasi iz düşümüne geçmeden önce kısaca siyasi arka planı ve seçim sonuçlarını ele almakta fayda var.

Siyasi arka plan

Arjantin’de 4 yıl önce 2015’te yapılan seçimlerde dönemin devlet Başkanı Cristina KirchnerMauricio Macri karşısında seçimleri kaybetmişti. Bu sadece bir adayın bir diğerine karşı kaybetmesi değil, bir siyasi projenin bir diğerine karşı kaybetmesi anlamına da geliyordu. Kaybeden siyasi proje, 2001’de Arjantin’deki ünlü ekonomik krizden sonra yönetime geçmiş Nestor Kirchner‘e referansla, daha sonraları Kirchnerizm olarak adlandırılmaya başlanmış siyasi iktisadi projeydi. Bu proje, 1940’lardan bu yana popülizmin Arjantin’deki temsili olan Peronizmin sol bir yorumu idi. Birçok toplumsal hareketi, insan hakları örgütünü, sağ ve sol Peronistleri bünyesinde toplayarak, Ernesto Laclau‘nun (Nestor Kirchner’in siyasi danışmanı) önerdiği “radikal demokrasi” kavramını hayata geçirmişlerdi. Bu siyasi projenin, iktisadi planı temelde Keynesci korumacılığı esas alıyordu. Yani devletin para politikalarını kontrol ederek iç piyasanın dış piyasadan (özellikle finansal kuruluşlardan) gelen spekülasyonlara karşı korunmasını amaçlıyordu. Ulusal sınırlar içerisinde halkın alım gücünü artırarak refah seviyesini yükseltmeyi hedefliyordu. Böylece, halihazırda dövizle ya da yurt dışıyla bağlantısı oldukça sınırlı olan çoğunluk kitlelerin memnuniyeti sağlanıyordu. Halkın temel ihtiyaçlarını karşılayacak sübvansiyonlar veriliyordu. Bu iktisadi önlemlerle halkın gündelik geçimi kolaylaştırılıyordu. Sol populist de olsa bu iktisadi politikalar sayesinde açlık ya da yoksulluk sınırında yaşamayı dayatmayan “onurlu” bir yaşamın temel koşulları sağlanıyordu.

Bu projeden memnun olmayan büyük sermayedarlar, toprak ağaları (oligarklar) ve uluslararası finansal kuruluşların da katkılarıyla sol popülizme karşı Cambiemos (Değişelim) cephesi kuruldu. 2015 seçimlerinin galibi olan bu cephenin esasen tek projesi açık, neoliberal ekonomiye geçiş yapmak ve dövizi serbestleştirmekti. Diğer yandan da sosyal devlet giderlerini (emeklilik maaşlarını reel anlamda düşürmek, verilen su, elektrik ve doğal gaz sübvansiyonlarını kesmek, milli eğitime ayrılan bütçeyi kısıtlamak, üniversiteler ve araştırma enstitülerine verilen devlet desteklerinin kesilmesi v.b.) minimize etmek amaçlanıyordu. Böylece neoliberal “özgürlüğün” tüm yükü bir kez daha yoksulların üzerine yıkılıyordu. Ve tüm bunlar son 3,5 yıldır Cambiemos hükümeti tarafından hayata geçirildi. Ayrıca bu yeni rejim, Kirchner hükumetlerinin görüşmeyi kestiği ve borcunu reddettiği IMF ile de yeniden masaya oturdu. Sonuç; halkın yoksullaşması, açlık ve işsizliğin artması, her gün daha çok insanın sokakta yaşaması, daha çok dış borçlanma, hayat kalitesinin gözle görülür biçimde düşmesi ve dolar paritesinin kontrolden çıkması ve ardı arkası gelmeyen sokak protestoları ve tabi ki şiddetin yükselmesi oldu.

Seçimler

Bu yoksullaşma, açlık ve işsizlik her geçen gün halkın memnuniyetsizliğini artırdı. Her kriz anında bir önceki hükümeti suçlayan Cambiemos cephesi güvenilirliğini yitirdi. Sonuçta pazar günü yapılan seçimlerde iki büyük cephe arasındaki oy farkı yüzdesi hiç kimsenin tahmin etmediği biçimde yüzde 15’lere vardı. Şu anki Cambiemos hükümetinin yeni seçim cephesi olan Juntos por el Cambio, Peronist/Kirchnerist cephe Frente de Todos karşısında büyük bir yenilgiye uğradı.

Ulusal düzeydeki başarısının yanı sıra; Córdoba eyaleti ile Federal Başkent Buenos Aires dışında her yerde açık ara farkla Frente de Todos seçimlerin galibi olarak çıktı. Córdoba eyaleti büyük toprak sahiplerinin ve üst orta sınıfın en önemli kalesi olarak her zaman anti-Peronist tavrıyla biliniyor. Bu nedenle; bu üst ve üst orta sınıfların sözcülüğünü yapan Juntos por el Cambio’nun -bir önceki seçimlere göre yüzde 20 oranında oy kaybıyla da olsa- bu eyalette kazanması şaşırtıcı değil. Federal Başkent Buenos Aires ise üst orta sınıfın kalesi ve şimdiye kadar hiçbir seçimde Peronistlerin kazanamadığı yer. Zira, ulus-devletin kurucu gücü olan beyaz orta sınıfın, “negro (zenci)” ya da “indio (yerli)” cephesi olarak gördüğü Peronistlere “medeniyetlerini” kaptırmaya niyetleri yok. Buna rağmen, her ne kadar galip gelmeseler de, Peronistler başkentte şimdiye kadar aldığı en yüksek oy oranına bu seçimlerde ulaştı. Frente de Todos’un Federal Başkent belediye başkan adayı, San Lorenzo Spor Kulübü başkanı Matías Lammens  yüzde 34,2 oranında oy aldı. Nüfusun 13 milyonunun (yani Arjantin nüfusunun üçte birinin) yaşadığı Buenos Aires eyaletinde ise Frente de Todos yüzde 52.4 oranında oy alarak birinci oldu. Bir önceki hükümette Cristina Kirchner’in Ekonomi Bakanlığı’nı yapan ve IMF borçlarını ödememe ve petrol şirketi YPF’nin kamusallaştırılması gibi kritik iktisadi kararların fikir babası olan Axel Kicillof, şimdiki Vali María Eugenia Vidal‘i  yüzde 21 oranındaki oy farkı ile geride bıraktı.

Esasında Frente de Todos’un devlet başkanı adayı Alberto Fernández‘in seçim vaadi olmasının yanı sıra seçimden sonra vurguladığı şu kesimler sonuçların arka planını açıklar nitelikte: Devlet üniversiteleri ve emekliler ile küçük ve orta ölçekli iş verenler ve bankalar. Devlet üniversiteleri ve emekliler şu anki hükümetin yaptığı değişikliklerden ve IMF politikalarından en çok etkilenenler. Küçük ve orta ölçekli iş verenler ve bankalar ise Kirchner’in bir önceki seçimlerde desteğini kaybettiği ve Cambiemos’u destekleyen kesimler. Bu seçimlerde görünen o ki alt orta sınıf Kirchnerci cepheye yeniden katıldı. Üst ve üst orta sınıflar ise Macri’yi desteklemeye devam etti.
Bu iki büyük cephenin yanı sıra seçimlerde yer alan sol-troçkist cephenin oylarında yarı yarıya düşüş oldu. Bir önceki seçimlerde yüzde 8’e çıkan oy oranları yine Kirchner’e gelen sol içi eleştirilerin bir sonucuydu. Bu seçimlerde ise iki ayrı cephe olan sol-troçkistlerin toplam oy oranı yüzde 3.5’larda kaldı. Seçime katılımın zorunlu olduğu Arjantin’de boş oy atanlar ile oyunu yakanların oranı ise azımsanmayacak kadar fazla. Toplamda yüzde 4’lere varan bir orandan bahsediyoruz.

Finansal kriz

Seçim gecesi Juntos por el Cambio, yani hükümet cephesi büyük bir şok yaşadı. Zira sonuçların keskinliği ikinci turdan ümitli olan Macri’nin kazanma ihtimalini ortadan kaldırmıştı. Macri birkaç dakika konuştuktan sonra tüm Arjantilileri uyumaya davet etti. Diğer yandan Frente de Todos destekçileri ve halk bütün gece kutlamalara devam ettiler. Ancak pazartesi sabahı gerçekleşen gelişmeler adeta hükümetin seçimlerdeki kaybından dolayı intikam alır nitelikteydi. Seçimlerden önce Macri’nin en büyük seçim propagandası halk, “geriye dönmek istemiyor”du. Yeniden korumacı iktisadi politikalara dönmenin ne kadar tehlikeli bir yol olduğunu vurgulayıp duruyordu. “Pazar”ın (yani finansal pazarın) bu “geriye dönüşü” hoş karşılamayacağını hatırlatıyordu. 12 Ağustos gününe, yani seçimin ertesi gününe uyanıldığında pesonun dolar karşısında bir gecede yüzde 25 oranında kayıp yaşadığına tanık olduk. Gerçekten de Macri’nin kehaneti gerçek olmuştu.

Pazartesi günü saat 11’de yapılacak olan kabine toplantısı 15.30’a ertelendi. Saat 16.30’a kadar hiçbir devlet yetkilisi açıklama yapmadı. Herkes panik içerisinde televizyonlara kitlenerek bir haber, yarına dair herhangi bir öngörü bekliyordu. 2001 krizinin hayaleti tüm ülkede dolaşmaktaydı. Saat 16.30’da basın toplantısı yapan devlet başkanı Macri’nin söyledikleri ise aklıma, Türkiye’de 7 Haziran seçimleri sonrası seçimi iptal ettirip halkı türlü şekillerde tehdit edenleri getiriyordu. Zira bombalarla olmasa da, Macri halkı verdiği oylar nedeniyle açıkça suçluyordu. Bu sırada televizyonlarda alt başlık olarak ise Macri’nin 2018’de söylediği cümle geçmekteydi: “Beni delirtirseniz size çok büyük zarar veririm.” Krizin faturası halka kesildi ve sorumlu olarak ise henüz başkan adayı dışında hiçbir devlet görevinde yer almayan Alberto Fernández tutuldu.

Devlet başkanı sıfatıyla konuşmak yerine bir devlet başkanı adayı olarak konuştuğu söylenen Macri’nin dediği ilk şey şuydu: “Kirchnerizm bu ülkeyi daha önce yönetti ve bütün dünya gördü. Dünya Kirchnerizm’e güvenmiyor… Ekime kadar halkı düşünmeye çağırıyorum. Geçmişe geri mi döneceğiz yoksa yeni bir şey mi kuracağız?”
Kendisine gazeteciler tarafından sorulan ekonomik müdahalenin ne olacağına dair soruların hiçbirine cevap vermedi. Aynı üç cümleyi yerlerini değiştirerek 15 dakika boyunca tekrar etti. Bir değerlendirme mi yapıyordu, yoksa ekim ayında yapılacak seçimler için halkı kendisine oy vermeye nasıl zorlayacağını mı gösteriyordu, bunun cevabını ilerleyen günlerde daha net göreceğiz. Şu ana kadar net olanlar ise; Arjantin’in stoklarının hızla düştüğü, ekonominin resesyona girdiği, enflasyonun yüzde 22 oranlarla dünyanın en yüksek oranlarından birine ulaştığı ve üzerinden iki gün geçmesine rağmen devlet yetkililerinin nasıl müdahale edileceğine dair hiçbir şey demediği. Hazine Bakanı Nicolás Dujovne‘nin açıklama yapmak yerine hiçbir soruya cevap vermeden ve üstelik gülerek arabasına bindiğini gördüğümüz görüntü ise geleceğin konuyla ilgili belgesellerinin baş görüntülerinden biri olacak nitelikte.

Bir devlet başkanının halkı tehdit etmesinin ne birinci ne de sonuncu örneği Macri. Aydınların bugün yaptığı Macri’ye tepki açıklamalarında ve tartışma programlarında birinci eleştiri ve kaygı “demokrasi” üzerine yoğunlaşıyor. Zira son dönemde, dünyayı yöneten sağ tandanslı liderlerin demokrasiye yaklaşımı arasında büyük bir paralellik var. Seçimler kendi lehlerine sonuçlandığında demokrasinin gereği oluyor ve boş göstergeye dönüşen bir “demokrasi”nin şakşakçılığı yapılıyor. Kaybettiklerinde ise demokrasinin adı üstünde bir numaralı dayanağı “halk kitleleri” türlü biçimlerde tehdit ediliyor. Macri özelinde bu tehdit “ya ben, ya ekonomik kriz!” Yeni bir demokrasi tanımını yapmadığımız müddetçe de sanırım bu sahnelere tanık olmaya devam edeceğiz. (DB/AÖ)

Dilan Bozgan

ODTÜ İktisat bölümünü bitirdi. Buenos Aires’te UNSAM’da (Universidad Nacional de San Martín) Sosyal Antropoloji Bölümünde doktora yapıyor.