Aşı üretimi, kâr maksimizasyonuna dayanıyor ve bu, halk sağlığını tehdit ediyor!

Yeterince çok ve yeterince çeşitli aşı üretemiyoruz; çünkü firmalar kâr edemeyecekleri aşıları üretmiyorlar!

Evrim Ağacı’ndan Çağrı Mert Bakırcı’nın aşı üretiminin önemine ve neden üretilemediğine dair kapsamlı yazısı aşağıdadır:

Daha önceden aşıların neden önemli olduğunu, aşıların hayatımızı nasıl kökünden değiştirdiğini ve aşı karşıtlığının neden baştan sona hatalı argümanlarla bezeli olduğunu ve ciddiye alınmaması gerektiğini tüm detaylarıyla izah etmiştik. Aşılar, modern tıbbın en büyük zaferlerinden ve hastalıklarla mücadele yönündeki alet çantamızın en önemli parçalarından birisidir. Buna yönelik en ufak bir şüphe kırıntısı dâhi bulunmuyor.

Ancak gerçekten de aşılarla ilgili bir sorunumuz var: Aşıları yeterince hızlı ve çeşitli üretemiyoruz. 2011 yılında The Lancet‘te yayınlanan bir makale, bunun nedenlerini şöyle sıralıyor:

Bunu şu anki nedenleri kısmen yatırım maliyeti nedeniyle lisansın ilk yıllarında küresel talebi karşılamak için nadiren yeterli olan üretim kapasiteleridir; kısmense Ar-Ge yatırımını telafi etmek isteyen şirketlerin (yeni bir aşının üretim maliyetleri 1 milyar Amerikan doları civarındadır) yüksek bir fiyatı sürdürebilen pazarlara arz önceliği vermesidir. Bu nedenle de, eğer özel bir satın alma ve tedarik anlaşması yoksa, yeni aşılar çoğu zaman birçok ülkeye uzun süreler boyunca ulaşamaz veya ulaşsa da uygun fiyata elde edilemez.

Yani aşı karşıtlarının hatası şurada: Aşıların işlevsiz olduğuna veya insanları bilerek hasta etmeye yönelik üretildiğine inanan (daha doğrusu bu tarz bir inanca “iman eden”) aşı karşıtları, bu sözde “işlevsiz” ve “zararlı” aşıları üreten firmaların insanları önce bu aşılarla hasta edip, sonra tedavi ederek kâr maksimizasyonu sağladıklarını iddia ediyorlar. Bu tamamen uyduruk bir komplo teorisinden ibaret; geçerli hiçbir tarafı bulunmuyor. Tabii aşı karşıtlarının yücelttiği alternatif tıbbın da, modern tıp kadar kârlı bir müessese olduğu ve aşı karşıtlığının çok daha az sayıda aktör tarafından yönetildiği gibi gerçekler de işin cabası!

Gerçekte olan ise şu: Aşılar tamamen faydalı ve insan hastalıklarını önleme gücüne sahip; ancak bu aşılar arasından sadece en fazla kâr elde edilebilenler yaygın olarak üretiliyor, onlara yönelik araştırmalar fonlanıyor. Öte yandan halk sağlığını geliştirme potansiyeli olan sayısız aşıya yeterli kaynak ayrılmıyor, bunlar ya hiç üretilmiyor ya çok kısıtlı bir şekilde üretiliyor. İşte halk sağlığını tehdit eden nokta da bu: Aşıların kendisi tehdit unsuru değil; az ve sınırlı çeşitte üretiliyor olması tehdit unsuru!

Aşıların kâr amacı/maksimizasyonu güden firmalarca üretildiği doğru; zaten modern ekonomide bir “firma”nın tanımı budur. Eğer ki devlet veya kâr amacı gütmeyen sivil toplum kuruluşları aşı üretimine başlamayacaksa, en nihayetinde kâr amacı gütmek işin bir parçası olacak. Bunun yarattığı asıl sorun şu: Aşılara yönelik bilimsel çalışmalar saf meraktan veya insanlığı/bilimi ilerletmek için yapılsa da, bu araştırmaların öncelikle düzgün bir şekilde fonlanması gerekiyor, sonrasındaysa geliştirilen yeni aşıların milyonlarca üretilmesi ve Dünya’nın dört bir yanına ulaştırılması gerekiyor. Aşı dediğimiz şey en nihayetinde her şey gibi kimyasal bir madde olduğundan, belli bir raf ömrüne sahip oluyor. Dolayısıyla bu aşıların düzenli olarak üretilmesi, yeni evrimsel değişimler sonrası yeniden elden geçirilmesi ve sil baştan üretilmesi gerekiyor. Sonra tekrar dağıtılması gerekiyor ve bu döngü durmaksızın devam ediyor.

Her bir virüs için. Her bir ülke için. Her yıl, durmaksızın…

Bu, tek (veya en azından ana) amacı kârlarını arttırmak olan firmaların yapmayı tercih ettikleri bir yatırım değil. Örneğin az sonra detaylarını göreceğimiz gibi, Ebola virüsünün keşfinden sonra üretilen ve Batı Afrika Ebola Salgını’na karşı kullanılabilecek bir aşı, herhangi bir maddi gelir sağlamadığı için yıllarca bir kenara atıldı, üretilmedi. Aşı, hastalığa karşı %100 koruma sağlıyordu ve aslında 2010-2011 yılına hazır edilebilirdi; ama edilmedi. Bu nedenle de 2013’te başlayıp, 2016’ya kadar süren salgının önüne geçilemedi; çünkü insanlar üzerinde yapılması gereken deneyler vakitlice yapılmamıştı. Bu basit hata, 11.000’den fazla insanın canından olmasına neden oldu.

2019-nCoV salgınında hazırlıksız yakalanmamızın nedenlerinden birisi de bu: SARS Salgını ve Zaire/Kongo Ebola Salgını gibi salgınlar bize aşıların önemini tekrar hatırlattı; ancak bu salgınları kontrol altına aldığımız anda, bu alandaki önlem-amaçlı aşı üretim araştırmalarını yine unutuverdik. Çünkü risk algımız son derece çarpık, son derece sınırlı: Sadece “o anda” tehlikeli olan şeylere odaklanıyoruz. “Gelecekteki potansiyel tehditleri” umursamak konusunda kitlesel olarak bir atalete sahibiz.

Bu, berbat bir strateji, çünkü acil ihtiyaç olduğunda sadece canları kaybetmekle kalmıyoruz; aynı zamanda maddi olarak da etkileniyoruz. Örneğin Ebola salgını o kadar hızlı ve tehlikeli bir yumruk attı ki, tıpkı 2019-nCoV salgını sırasında firmaların birden aşı ve ilaç yarışına girmesi gibi, Ebola virüsüne karşı aşı için de çılgın bir “arayış” başladı (evet, çözüm burnumuzun dibinde bekliyor olmasına rağmen!). Sadece ABD hükümeti bile süreci hızlandırmak için 1 milyar dolardan fazla para harcadı ve sonrasında da ek harcamalara devam etmek zorunda kaldı.

Virüsler Her Yerde!

Memeli hayvanlara bulaştığı bilinen en az 320.000 farklı virüs tipi bulunuyor ve bunların bazıları (200’den fazlası) memeli bir hayvan türü olan insana halihazırda bulaşıyor, geri kalan yüz binlercesi de evrimsel süreç dolayısıyla insana bulaşabilir hale gelmeye aday olan virüsler. HIV bize maymunlardan bulaştı, SARS misk kedilerinden, MERS tek hörgüçlü develerden… Zoonotik bulaşma, insan-harici bir hayvan türünden insana bulaşma anlamına geliyor ve yeni hastalıkların evriminde büyük bir risk teşkil ediyor. Tabii diğer hayvanlara gerek olmadan, insandan insana bulaşabilen yüzlerce farklı virüs bulunuyor. Dahası, virüslerin bakterileriden yüzlerce kat daha fazla sayıya sahip olduğu düşünülüyor.

İnsanları enfekte eden virüslerin bir kısmı
İnsanları enfekte eden virüslerin bir kısmı
Viral Zone

Buna karşılık, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre toplamda sadece 26 hastalığa yönelik geliştirilmiş 59 farklı çeşitte aşımız var. Bunlardan ortalamada sadece 14 tanesi rutin olarak uygulanıyor; Sağlık Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de 10 hastalığa karşı aşılama yapılıyor.

Aşılar, hastalığa yakalanmamak için bir duvar görevi görüyor; ancak aşılanmama halinde hastalığa yakalanılacak olursa da modern tıbbın sizi iyileştirmek için kullanabileceği bazı silahları mevcut: Bu virüsleri bulaştıkları zaman tedavi etmek için antiviral ilaçlar kullanabiliyoruz. Genel olarak viral hastalıklar iki şekilde tedavi edilebiliyor: Virüslerin üremekte kullandığı proteinlerine engel olan moleküller kullanmak veya antijenler kullanarak virüsleri yok etmek. Bu yöntemlerden ilki, eğer çalışırsa, tedavi açısından çok etkili olsa da, ne yazık ki bu amaçla üretilmeye çalışılan ilaçların %99’u başarısız oluyor. Bu nedenle araştırmalar, antijen üretimine odaklanıyor. Sağlıklı bir insanın doğal yollarla antijen üretmesi 2 haftayı bulabiliyor – ki bu, çoğu durumda salgınların yayılması için yeterli bir süre.

Dolayısıyla virüsleri bulaştıktan sonra tedavi etmek oldukça zorlu ve masraflı bir iş. Üstelik virüslerin çoğu durumda aşırı hızlı bir şekilde evrimsel değişim geçirmeleri de büyük bir problem. Tıpkı bakterilerin antibiyotik direnci kazanması gibi, virüsler de antiviral direnci kazanabiliyorlar.

Ön Hazırlık, Milyonlarca Hayatı Kurtarabilir!

Yeni bir hastalığa yönelik aşı geliştirmek için, elbette o hastalığa neden olan virüsü tespit etmemiz gerekiyor. Dolayısıyla aşıları kitlesel olarak üretsek bile belli bir zaman alması kaçınılmaz olacak. Ancak yeni aşıların üretilmesi için gereken süreler aşırı yüksek ve kabul edilebilir düzeylerde değiller. Örneğin 2014 yılındaki Batı Afrika Ebola salgını için Kanada Toplum Sağlığı Ajansı tarafından üretilen (ve sonradan Merck firması tarafından hakları satın alınan) Ervebo (rVSV-ZEBOV) isimli aşı, tarihte en hızlı üretilen aşılardan birisiydi. Ancak buna rağmen geçerli bir tedavi olarak onaylanması 5 yıl sürdü!

5 yıl o kadar uzun bir süre ki, aşı resmi olarak onaylanana kadar, 2018 yılında Kongo’da ve Zaire’de yeni bir ebola salgını başladı. Ancak henüz resmi onaylar alınmamışsa bile Ervebo, Kongo’da kullanıldı (buna “merhametli kullanım protokolü” adı veriliyor) ve salgının kontrol altında tutulmasında büyük bir rol oynadı. Yani bir hastalığın türevlerine karşı hazırlıklı olduğumuz müddetçe, yeni bir evrimsel varyant karşımıza çıktığında çok daha hızlı tepki verebiliyoruz. Öyle ki, 2019-nCoV salgını sırasında “çözüm” olmaya en büyük aday olan ilaç etken maddelerinden ikisi, halihazırda tanıdığımız diğer hastalıklara (örneğin oto-immün hastalıklara) karşı kullandığımız ilaçlardı.

Yani ön-hazırlık her şeydir! Bunu şöyle görebilirsiniz: Ebola virüsü yeni bir virüs değil; 1976 yılından beri tanıyorduk. Ama eğer bu virüse karşı zamanında önlemimizi alsaydık, Batı Afrika Ebola Salgını sırasında 28.464 vakadan 11.323’ünü (tüm vakaların yaklaşık %40’ını) kaybetmeyebilirdik! Tarih boyu Ebola salgınlarının öldürücülük oranı %25 ila %90 arasında değişmesine rağmen, gerekli önlemleri almadık. Kıyas olması bakımından, 2019-nCoV’un öldürücülük oranı sadece %2-3 civarında. MERS gibi ölümcül bir kuzeninin bile öldürücülük oranı %35-40 arasıydı.

Buna rağmen, aşının etkisi barizdi: Batı Afrika Ebola Salgını’ndaki 11.000 küsür ölüme karşılık, 2018’den bu yana devam eden Kongo ve Zaire’deki salgınlarda hastalık sadece 62 kişiye bulaşabildi ve sadece 37 kişi öldü. Bu, halen muazzam bir öldürücülük oranı; ancak hastalığın salgına dönüşemiyor oluşu, salgına karşı ön hazırlığın ne denli önemli olduğunu gösteriyor.

Çözüm Ne?

Bu hayati soruna sosyolojik, ekonomik ve politik birçok çözüm önerisi ileri sürülebilir. Ancak British Medical Journal için yazan Seth Berkley şöyle diyor:

Yenilikçi bir şekilde uyarlanabilir deneme tasarımları geliştirebilirsek, yeni aşıların denenme hızını artırabiliriz. Bu, aşının işe yarayıp yaramadığına dair bir cevap alma hızımızı artıracaktır, ancak yine de önemli ölçüde zaman gerektirir. Kullanılabilirliği hızlandırmanın daha iyi bir yolu, önceden deneme yapmaktır. Aşı platform teknolojileri bunu daha modüler bir yaklaşımla yapma potansiyeline sahiptir. Bunlar, belirli bir hastalık sınıfı için bir dizi farklı antijen taşıyabilen tek bir ortak moleküler platforma sahip olmayı içerir. Güvenlik denemelerinin çoğunu bu platformda ihtiyaç duyulmadan önce gerçekleştirip (yani bir araca binmeden önce “lastiklerini tekmeleme yoluyla” onu kontrol etmeniz gibi), daha sonra bir salgın meydana geldiğinde bu platforma yeni bir antijen eklersek, acil bir durumda yeni aşı üretim hızını dikkate değer miktarda arttırabiliriz.

Bunu aslında yapıyoruz: Sezonluk influenza (grip) aşısını düşünün. Bu virüs aşırı hızlı evrimleşiyor ve çok sayıda alt türü bulunuyor; dolayısıyla gribe karşı Dünya’nın “en etkili” aşısını üretmek imkansıza yakın. Böylesine zorlu bir rakibe rağmen grip aşısı her yıl on binlerce insanın hayatını kurtaracak kadar etkilidir. Bu gücü ona veren şey, yeni sezonda en aktif olan grip virüslerini tespit edip, onlara yönelik aşılarının üretiminin önceden yapılmasıdır.

İşte kritik nokta da bu: Bunu yapabiliyoruz; çünkü grip virüslerini artık çok iyi tanıyoruz. Dahası, grip virüsü o kadar geniş kitleleri hastalandırıyor ki, firmalar için grip aşılarına yatırım yapmak makul bir seçenek oluyor. Gerçi aynı ekonomik kaygılar, var olan aşıların da tüm Dünya’ya yayılması ve erişilebilir hale gelmesini zorlaştırıyor. The Lancet makalesi, kâr amacı güdülmesinden ötürü çocukların aşısız kalması konusunda şöyle yazıyor:

Küresel Aşı ve Aşılanma Birliği (GAVI), yaklaşık 129 milyon çocuğu kapsayan 2008 küresel doğum kohortuna göre çocukların %34’ünün HepB, %71’inin Hib, %92’sinin rotavirüs ve % 93’ünün pnömokok konjugat aşılarıyla aşılanmadığını tahmin etmektedir.

Elde aşısı var olan virüsler bir yana, geriye kalan ve insanlara an itibariyle bulaşabilen yüzlerce virüs türüne aynı aşı üretim, araştırma ve geliştirme önemini vermiyoruz. Kaldı ki henüz insanlara bulaşmayan ama 2019-nCoV örneğinde olduğu gibi sonradan bulaşabilir hale gelme potansiyeli olan binlerce virüse karşı önlem alabilelim! İşte bu nedenle de, bir noktada bu potansiyel tehditlerden birisi evrim geçiriyor ve ölümcül bir salgına sebep oluyor. Biz de hazırlıksız yakalanıyoruz; çünkü ne spesifik olarak o virüse hazırız ne de onun yakın akrabalarına yönelik hazır aşılarımız ve ilaçlarımız var. Olanlar da yeterince yaygın olarak erişilebilir değil.

Bunu çözmek için küresel bir çaba sarf etmek şart; çünkü güncel ekonomi-politik, anlık veya en azından kısa vadeli kâr ihtimalleri olmaksızın yatırımdan uzak duruyor. Bunu önlemek adına Batı Afrika Ebola Salgını sonrasında Epidemik Hazırlık ve İnovasyon Koalisyonu (CEPI) kuruldu. Zaten 2019-nCoV için üretilen aşılardan birinin destekçilerinden birisi de CEPI. Benzer şekilde, Küresel Aşı ve Aşılanma Birliği (GAVI) de benzer amaçlarla kuruldu. Fakat tekil koalisyonlar, sayısız potansiyel viral enfeksiyona karşı önlem almak için yeterli olmayabilir. Halkın daha fazla önlem talep etmesi ve bu yönde hükümetlere ve firmalara baskı uygulaması şart gibi gözüküyor.

Sonuç

Sonuç olarak, salgınlara artık daha fazla önem vermemiz gerektiği aşikar. Aşı karşıtlığı gibi antik düşüncelere “düşünce ve ifade özgürlüğü” maskesi altında platformlar sağlayarak, halk sağlığını doğrudan tehlikeye atıyoruz. Daha da fenası, aşıların üretilme süreçlerine gerekli miktarda fon ayırmayarak ve halk olarak daha fazla aşı talep etmeyerek bu tarz salgınların önünü kendi ellerimizle açmış oluyoruz. Eğer 2019-nCoV gibi küresel krizlerin önüne geçmek istiyorsak, daha fazla eğitime, bilime ve teknolojiye ihtiyacımız var. Veya Seth Berkley’in sözleriyle:

Aşıların üretimi çok yavaş değil. Bizler, aşılara yönelik ihtiyacı anlamak ve gerekli çabaları sarf etmek konusunda çok yavaşız.