Baskın basanın mıdır? – Yusuf Alp

Olağan koşullarda 2019’da yapılması gereken seçimin 2018 sonlarında yapılacağına dair kulislerde dedikodular dolanıyordu. Ekonomik ve politik krizin daha fazla sürdürülemeyeceği, bunun için Erdoğan ve Saray eşrafının seçimleri erkene çekerek bir süre daha iktidarı elinde bulundurmaya çalışacağı konuşuluyordu.

Ancak Nisan sonunda erken seçimin asla gündemlerinde olmadığını belirten Saray’ın sahiplerinden Erdoğan, Saray’ın sözcülerinden Bahçeli’yle yaptığı görüşmenin ardından Mayıs başında erken seçim tarihini 24 Haziran olarak belirledi.
Erken seçimi değerlendiren muhalefet örgütleri, seçimi yönetememenin itirafı ve muhalefeti hazırlıksız yakalamak için yapılan baskın seçim olarak değerlendirdi.

Peki bu baskını yapan Erdoğan ve ranta dayalı şürekâsı seçime çok hazır ve kendinden emin görünüyor mu?

Saray çöküyor

Çürümüş bir binanın olduğu bir sokakta yaşayanlar bilirler. O binalar ses çıkarırlar, kokarlar. Kiriş ve destek bölümlerinde kısık ama çok tiz sesler çıkarırlar. Binanın sahibi terk etmemişse sürekli tadilat sesleri duyarsınız. Sabahları uykunuzdan kulaklarınızı parçalayan, sinir bozucu, bangır bangır inşaat sesleriyle uyanırsınız.

Kendinize bir kahve koyup gazete okumak isterseniz ya da akşam yorgun argın gelip dinlenmek isterseniz gene aynı sesle mutlaka karşılaşırsınız. Öyle bir zaman gelir ki, sokakta hiçbir anlamı olmamasına rağmen çürümüş bir bina bütün sokağın konusu, hatta yaptığı etkilerle belirleyeni olur. O taraftan yürümez, aracınızı o tarafa park etmez, onunla uyur, onunla uyanır, yıkılmasın diye konulan desteği aman üstümüze yıkılmasın diye takdir etmeye başlarsınız. Ama çürümeye başlamış bir bina için son hep aynıdır. O bina hep yıkılır. Yıkılırken toz duman çıkarır, ses çıkarır, çıkardığı sesten korku yaratır, yarattığı korkudan endişe yaratır ama hep yıkılır.

Erdoğan’ın hızla düşen siyasi itibarı, üçte birine, beşte birine boşalmış miting alanları, üst üste yapılan gaflar, sızan videolar, siyasi cesetlere son çare olarak sarılmalar… hepsi yıkılacak bir binanın yıkılma anından önceki sesleridir. Yaptıkları bütün saldırılarda iktidarlarını ayakta tutmak, çökmesin diye konulan destek kolonlardan başka bir şey değildir.

Suruç; aynı yer, ikinci senaryo

Suruç’ta HDP seçmeni iki kardeş ve babasıyla beraber aynı aileden üç kişi ve AK Parti milletvekili adayının ailesinden 1 kişinin öldüğü bir olay yaşandı. HDP, Suruç’ta yaptığı inceleme sonrası ön inceleme raporunu açıkladı. Bu rapordaki kan dondurucu bilgiler, IŞİD’vari cinayetler bir yana hastanede herkesin gözü önünde linç edilen babanın öldürüldüğü sırada hastane bahçesinde, bakan, vali ve kaymakamın olduğu iddiası, İçişleri Bakanı Soylu’nun zıplayıp bunu HDP, Demirtaş ve muhalefete karşı bir kampanyaya devşirme denemeleri her şeyi çok açık ortaya koyuyor.

Trajedinin ‘komedi’si

Üç sene önce önü açılan 100’den fazla dostumuzun yaralandığı, 33 canımızın alındığı bir saldırı düzenlenmişti. Suruç davası sırasında açığa çıkanlar, davaya şehit ailelerine takınılan tutum, yaralıların tutuklanması benzeri durumlar olayı biraz daha açığa çıkarmış, ülkemizi bir katliam sarmalının içine sokan süreci gün be gün hâlâ açığa çıkarıyor.

Kolay mı, Polen’in, Ezgi’nin, 33 canımızın gözleri orda durur bakarken, üç sene, evet yüreklerimizi soğutmadı ancak bu üç sene bu katliam sarmalını da hafifletmedi.

Üç sene sonra gene Suruç’ta tezgâhlanan olay ve bakanların iddiaları, halkın geniş kesimlerini geçiyorum, AK Parti’nin kendi kemik kadrosunu bile ikna eder ciddiyette değil.

Duyduğunuz çakalların ulumasıdır

Halklar ve işçi sınıfı kendi acı veya mutlu deneyimlerinden, kendi zafer ve yenilgilerinden öğreniyor. Yeterli örgütlülükte değil ve bu mutlaka giderilmeli. Ama bu bilinci geliştirecek bir öğrenme ve direnme sürecinden geçiyor.

Irkçılık duvarının tekrar yükseltilmesi, eskiye dönülmesi artık mümkün değil. O yüzden bu saldırıları aynı desteği alamayacak. Bu saldırılar acizliğin göstergesidir.

Safları sıklaştırın

HDP’nin mitinge dönüşen büro açılışları, kendi organik çevresinin dışında gördüğü yüksek sempati, Demirtaş’ın kitlelerle kurduğu kesilemeyen sıkı bağ, seçimde de, sokakta da mücadelenin geliştirilebileceğini, daha ileri taşınabileceğini gösteriyor.

“Aleykümselâm”

17 Haziran’da İstanbul’da yapılan mitingde, yaşanan Suruç katliamına rağmen, kitleler onbinler olup alana aktı. 4 saat boyunca alanı boşaltmayan ve çok yüksek derecede coşkulu olan, Demirtaş’ın sözlerini birlikte dinlemek için geç saate kadar bekleyen dirayet çok önemliydi.

Emekten ve özgürlükten yana ve emperyalist savaşa karşı olmak konusunda doğal olarak yan yana gelebilecek tek doğal ittifak olan ve seçimlerde HDP ve Demirtaş’ı destekleyecek olan blok, kendi gücünü, kitlesini görmüş oldu.

Miting alanındaki halkın öncüleri alandaki kitlenin coşkusuyla beslenmeli ve direnişi büyütmek için gün be gün çalışmalı. Ve alandaki insanların özgüvenlerini ve yaşadığı yere sahip olma, parçası olma isteklerini hem kendi de kazanmalı hem bunu değerlendirmeli.

Öyle ki, sahneden “selâm olsun İstanbul’a” denildiğinde, daha ötesi HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan “selâm olsun HDP’ye” dediğinde aleykümselâm diyen, kendini olduğu yerin sahibi olarak gören bir toplam özgüvenli bir toplamdır.

Selâm olsun halklara…

Saray çöker, Gezi kalır

7 Haziran’da, 16 Nisan’da gördük. 24 Haziran sonrasında da göreceğiz. Herhangi bir çürük binaya bakınca görüyoruz. Bunu Saraylılar da biliyor artık. Saray sonun başlangıcıydı.
Bu nedenle halktan korkuyor, saldırıyorlar.

Ama baharın gelişini engelleyemezler. Güneşin doğuşunu, yarının bugünü yıkışını engelleyemezler. Özgürlük istemini, eşitlik ve adalet arayışını kimse engelleyemez. O bina hep çöker, o güneş hep doğar.

Bu geleceğin kurucusu; tüm emekçi halklar, öğrenciler, kadınlar, gençler… kısacası biziz “Geziciler”iz. Örgütlenme yolunda attığımız her adım bütün sistem partileri ve çözümlerinden kurtulmaya atılmış olacaktır.

Biz “Gezici”yiz. Dün, bugün ve yarın.

Siz gidici. Er ya da geç.