Belediye işçisi Mahir Kılıç açlık grevinin ikinci ayında… ‘Ölümüne onur mücadelesi’

Belediye işçisi Mahir Kılıç üçüncü açlık grevini İstanbul’da, CHP il binası önünde sürdürüyor. İki aydır açlık grevinde olan Kılıç’ın talebi İzmir Büyükşehir Belediyesi’ndeki işine geri dönmek. birartibir.org’dan Bekir Avcı, onu İzmir ve Ankara’nın ardından İstanbul’a getiren, üçüncü kez açlık grevi yapmaya zorlayan süreci konuştu. Biz de olduğu gibi yayınlıyoruz.

İki aydır açlık grevindesiniz, sağlığınız ne durumda?

Mahir Kılıç: Evet, açlık grevinde 58. gün, ama 152 gündür buradayım, İstanbul’da. Sağlığıma gelirsek. Geçtiğimiz günlerde bilincimi kaybettim. Taksim İlkyardım’a götürüldüm. Orada “tıbbi müdahale kabul etmeyeceğimi” yazılı beyanla söyledim. Kan tahlili yapıldı. Kan değerlerim bir hayli kötü çıktı doğal olarak.
50’li günler aslında açlık grevleri için vücuda zarar verecek günler değildir, ama benim üçüncü açlık grevi direnişim ve birbirine çok yakın bunlar. O yüzden kas yıkımı var, böbreklerimde sorun var, karaciğerim de aynı şekilde. Zaten çalıştığım işten dolayı sarılık taşıyıcısıyım. Sağlığım bir hayli kötü durumda.

İşten atılınca açlık grevine başlayacağımı deklare ettim. Dokuz arkadaşım oturma eylemiyle açlık grevime destek oldu. Direnişimiz 184 gün sürdü. Aynı haklarla Karşıyaka Belediyesi’nde işe başlatılacağımız protokol altına alınınca, direnişimizi sonlandırdık. Yedi ay bekledim. Ne bir iş veren oldu ne arayan ne de telefonlarımıza yanıt veren.

Kritik eşiği aştınız mı?

Kritik eşiği geçtim, çünkü üçüncü açlık grevi bu. Her insan kendi vücudunun doktorudur. Böbreklerimin şu an için sıkıntılı olduğunun farkındayım zaten. Karşıdan baktığınızda gözlerimdeki sarılığı fark edebilirsiniz. Çünkü belediyede çalıştığım birim çöptü, çöpten kaynaklı birçok işçi sarılık mikrobu taşıyıcısıdır. Bu nedenle karaciğerim de sıkıntılı durumda. Tansiyon problemleri çok yaşıyorum. Doğal olarak çok zor şartlarda açlık grevi yapıyorum. Daha ötesi yok yani.

Ayrıca şimdi sokaktasınız. Burası Şişhane ve işlek bir cadde. Bir açlık grevcisi için gereken koşullar mevcut değil.

Evet, koşullar gerçekten çok ağır. Tam 36 gün betonda yattım.

Gerekli vitaminleri alabiliyor musunuz?

B1 kullanıyorum. Gerekli miktarda şeker ve sıvı alıyorum. Onun haricinde zaten açlık grevi…

Buradan en başa dönersek; Mahir Kılıç kimdir?

Mahir Kılıç babadan Dersimlidir. İstanbullu bir annenin tek çocuğuyum. 2006’da annemi kaybettim, babam sağ. İki çocuğum var, 13 yıllık evliyim. Kızım 11 yaşında, oğlum bir buçuk. Kızımın ismi Yaren, oğlumunki Yoldaş.
Politik bir aileyiz. Sosyal her türlü olaya duyarlı bir aileyiz. Kızım olsun, eşim olsun, ben olayım, bize yapılan veya yapılmayan her tür haksızlığı kendi üstümüze alırız. Karşımızdakinin yüzüne atılan tokadı, kendi yüzümüzde hisseden insanlarız. O yüzden çok rahat bir şekilde direnebiliyorum. O gücü kendimde bulabiliyorum. Kitap okumayı çok seviyorum. Sürekli, özellikle açlık grevinde beynimi sürekli taze tutmak zorundayım.

İzmir’de yaşıyorum, evim kira. Dostlarımızın yardımlarıyla ayakta durmaya çalışıyoruz, çabalıyoruz. Bu süreçte eşim benim için çok büyük fedakârlıklar yapıyor. Maddi ve manevi bütün sorunlarla ilgileniyor. Kendisi için ne söylesem azdır, kelimelerle anlatamam. CHP aileme de bana da bir dram yaşatıyor.

Size yaşatılan bu “dramı” anlatır mısınız? Çünkü Kasım 2017’de başlayan bir eylemliliğiniz var, bu üçüncü açlık greviniz. Sizi İzmir ve Ankara’nın ardından İstanbul’a getiren süreci özetleyebilir misiniz?

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne kadro davası açtık biz. İlk açtığımızda herhangi bir sıkıntı yoktu. Bu davayı açan işçi sayısı fazla değildi zaten. Biz ilk davayı açan arkadaşlara, Yargıtay ve bölge mahkemesi de onaylayınca, kadrolu işçi olma hakkı doğdu. Çünkü belediyede hileli işçi çalıştırıldığına mahkemeler, yargı karar verdi. Durum böyle olunca binin üzerinde işçi açtı. Doğal olarak, bu İzmir büyükşehir Belediyesi’ne külfet getirdi. Büyükşehir Belediye Başkanı da bu yapmış olduğu hileli işçi çalıştırmanın önünü kapatabilmek, işçilere davaları geri çektirebilmek adına bizleri işten çıkardı. Ben en son atılan işçiydim. Zaten CHP ile DİSK birbirlerinin arka bahçeleri oldukları için sendika herhangi bir eylemlilik koyamadı. Herhangi bir rahatsız edici durum olmadığı için de Büyükşehir Belediyesi çok rahat işçi çıkardı.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ndeki işimden atılınca açlık grevine başlayacağımı deklare ettim. Benden beş-altı ay önce atılan dokuz arkadaşım oturma eylemiyle açlık grevime destek oldu. Buradaki direnişimiz tam 184 gün sürdü. 184 günün sonunda aynı haklarla Karşıyaka Belediyesi’nde işe başlatılacağımız protokol altına alınınca, direnişimizi sonlandırdık. Sonra yedi ay bekledim. Ne bir iş veren oldu ne arayan ne de telefonlarımıza yanıt veren.

Tabii protokol yerine getirilmedi. Ben de tek başıma ikinci direnişimi yedi ay sonra, daha toparlanamadan –çünkü çok uzun bir süreç 184 gün– Ankara’ya, CHP Genel Merkezi önüne taşıdım. Orada 35 gün oturma eylemi yaptım. 36. günden itibaren de 67 gün süren ikinci açlık grevi yaptım. Canan Kaftancıoğlu’nun avukatıyla telefonda görüştüm. İstanbul’daki arkadaşlarım Canan Kaftancıoğlu’nun avukatıyla birebir görüştü. Kaftancıoğlu işin siyasi sorumluğunu üstleneceğini bizlere söyledi. Biz de görüştük kendisiyle, taleplerimizi yineledik. Talebim çok basit. Kıdem ve ihbar tazminatım verilmemişti, onu talep ettim. Bir de İzmir Büyükşehir Belediyesi’ndeki işimi talep ettim. Fakat o süreçte İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı belli değildi. Aziz Kocaoğlu, yani bizi işten atan kişi, belediye başkanıydı. Kıdem ve ihbar tazminatını Canan Kaftancıoğlu kendisi ödedi. Hesaplamalarımız net olarak yapıldı, ne eksik ne fazla. Sonuçta maddi olarak kıdem ve ihbar tazminatımı kuruşu kuruşuna uzmanlar tarafından hesaplanmış olarak kendisinden aldım. İşi için de; seçime kadar Çiğli Belediyesi’nde, 31 Mart seçimine kadar taşeron bir firmada çalışacaktım. Eğer Aziz Kocaoğlu tekrar aday gösterilmezse, onun yerine aday gösterilen aday İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni kazanırsa, atıldığım işime geri döndürüleceğime söz verdi. Bunu şu gün bile bizimle görüşmeyi yapan avukatı açık açık söylüyor, Kaftancıoğlu’nun böyle bir söz verdiğini.

Kaftancıoğlu’na şunu söyledim: “Karşıyaka Belediyesi tarafından bir kere kandırıldık, seçimi kurtarmak için bir hamle yapıyorsanız üçüncü direnişimi sizin kapınızda yapmaktan geri kalmam. Çünkü ben hakkımı istiyorum.” O nedenle buradayım.

Şimdi düşünün, bana Çiğli Belediyesi’nin taşeron firmasında 2.200 lira maaşla iş verdiler. 2.200 lira… Mantıklı düşününce İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde benim şartlarım, maaşım, sosyal haklarım ortada. 2.200 liralık bir iş karşılığında direnişimi bitirseydim, zaten hiç direnişe başlamaz, atıldıktan sonra hemen gider 2.200 liraya bir yerde çalışırdım.
Canan Kaftancıoğlu her yerde, “Biz Mahir’e iş verdik” diyor. Ben de kendisine şunu sormak istiyorum: 2.200 liralık işle direnişimi bitireceksem, neden 184 gün açlık grevi yaptım? Madem sizin vermiş olduğunuz işle ben direnişimi bitirecektim neden 67 gün ikinci açlık grevimi yaptım? Her yerde bana söz vermediğini söylüyor, ama avukatı söz verip vermediğini kendisi size söylesin. Görüşme talebimizi geri çeviriyor. Bakın, haklı olduğum için tam 152 gündür kapısındayım. 58 gündür, 24 saat bilfiil hiç ayrılmadan, kapısının önündeyim.

Burası CHP İstanbul İl Binası’nın önü. Hiç karşılaştınız mı onunla? Tepkisi ne oldu, konuştunuz mu?

Defalarca karşılaştık. Defalarca beni şikayet ederek gözaltına aldırttılar. Beş defa “kabahatler kanununa muhalefet”ten ceza kestiler. Bakın, Canan Kaftancıoğlu’nun düşmanı değilim, onunla alıp veremediğim konu da yok. Kaldı ki ben Ankara’daki direnişimi bitirdiğimde birçok insana teşekkür etmemi söylediler. Ben hayır dedim ve sadece Canan Kaftancıoğlu’na teşekkür ettim. İnsani olarak bu sürece katkı koyduğundan dolayı, müdahil olduğundan dolayı kendisine bizzat teşekkür ettim. Ama kendisine şunu söyledim: “Ben ve dokuz arkadaşım, Karşıyaka Belediyesi tarafından bir kere kandırıldık –yine seçim vardı önümüzde–, seçimi kurtarmak için bir hamle yapıyorsanız üçüncü direnişimi sizin kapınızda yapmaktan geri kalmam. Çünkü ben hakkımı istiyorum. İzmir Büyükşehir Belediyesi’ndeki hakkımı istiyorum. Çünkü ben, çok emek vererek bir şeyler kazandım. İzmir’in çöpünü temizleyerek haklar elde ettim.” Şimdi bana diyorlar ki; “2 bin lira sana iş, git orada çalış.” Madem direnişimi bitirecektim, niye direniş yaptım ki?

Bir insanı suçlarken ona söz hakkı vermezseniz, bu etik olmaz, doğru olmaz. Yine söylüyorum, Canan Kaftancıoğlu’yla alıp veremediğim bir nokta yoktu ki. Kendisi müdahil oldu. Müdahil olduğunda da söyledik, açık açık söyledik, “gelir kapınızın önünde direniriz.” O nedenle buradayım.

Burada esnafın ve diğer partililerin size karşı tutumu nasıl?

İlk geldiğimde esnaf beni AKP’li olarak nitelendirdi, MHP’li olarak nitelendiren oldu, ama şimdi aynı esnaf sayesinde ben burada direnişimi yapıyorum.

Partililer taban olarak geldiklerinde konuşuyor, sohbet ediyor. Ama “patron siyasetçiler” geldiklerinde hiç oralı olmuyorlar. Burada açlık grevi yapılmış, burada bir insan ölmüş önemli değil onlar için. Burada CHP’nin önünde öldüğünüzde buna üzülecek insan kimdir? Buradaki insanlar üzülür. Çevredeki insanlar her gün gelip soruyorlar beni.

Yine de yalnız hissediyor musunuz bu direnişte?

20 milyonluk nüfusu olan bir ilden bahsediyoruz, 20 milyon! O anlamda direnişimin çok, çok yalnız kaldığını görüyorum. Ama yine söylüyorum, herkesin kendisine göre bir sıkıntısı var, problemi var, hayat mücadelesi var. Kimseye kızmıyorum, kimseye kırılmıyorum.

İnsanlar diyorlar ki, “İzmir’de direndi, Ankara’da direndi, şimdi de İstanbul’da direniyor, belki bu işin altında başka bir iş var.” Hayır, benim tarafımda herhangi bir şey yok. CHP’nin kirli siyaseti var. Ben İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden atıldım. Oradaki işim için mücadele ediyorum.

Şimdi bakın, ülkemizde, 130 bin kamu emekçisinin atıldığı bir yerde, Yüksel direnişi binlerce günden beri sürüyor. 1100 güne yaklaştı. bir avuç insan orada mücadele ediyor ve günde iki defa işkenceyle gözaltına alınarak mücadele ediyorlar. Yani onların yalnız kaldığı yerde, ben burada oturuyorsam çok da dert etmiyorum.

Çok güzel dostluklarım oldu. Daha dün akşam eşiyle buraya gelen bir kardeşim var, Fatma yengem var. Kaldığım arabanın içinde oturduk kahve içtik, çay içtik sohbet ettik. Bana kitap armağan ettiler, eşya getirdiler. Burada birçok insan aç mısın diye soruyor, yemek yer misin diye soruyor. Ben burada halkın gözünde zaten kazandım. Benim için en önemli kazanç budur.
Bak görüyorsun (handaki genç bir çalışanı işaret ediyor), yaş olarak benden kaç yaş küçük, abi-kardeş olduk. Burada bana dükkanını emanet edecek insanlar oluyor. Bak, malzemesini bırakıp gidebiliyor (bir esnaf “Mahir abi sana emanet” diyor o sırada). Neden? Bu güveni benden aldılar, ben de aynı şekilde onlardan aldım. Çay veren kardeşimiz var mesela, “Bir ihtiyacın var mı abi?” diye her zaman soruyor. Halkın gözünde yaptığım direniş meşru. Ben de meşru hakkımı istiyorum CHP’den. Ekstra bir şey istemiyorum ki.

Diğer siyasetlerden gelen giden var mı?

Hayır, hiç yok; hiç yok, hiç yok, hiç yok!

Ankara’da olmuştu ama, değil mi?

Ankara’da oldu, evet. İzmir’de de oldu. Ama insanlar belki kendi pencerelerinden haklılar, diyorlar ki, “ya işte İzmir’de direndi, Ankara’da direndi, şimdi de İstanbul’da direniyor, belki bu işin altında başka bir iş var.” Hayır, benim tarafımda herhangi bir şey yok. CHP’nin kirli siyaseti var. Kimseden mevki talebim yok. Ben İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden atıldım. Oradaki işim için mücadele ediyorum.

İzmir’in yeni belediye başkanı Tunç Soyer’den bir ses var mı?

Onun süreci bildiğinden eminim. Ama “Çav Bella” söylemekle devrimci olunmuyor. Benim bu sürecimi bitirmek için bürokrat olmasına da gerek yok insanların. İnsan olsunlar, vicdanlı olsunlar yeter.

Ben İstanbul gibi bir yerdeyim ve konum olarak gerçekten çok tehlikeli bir yerdeyim. Çünkü Taksim’in hemen altında. İstanbul’u bilenler bilir. Buradan her türlü insan geçiyor geceleri, her çeşit insan var. Bir aydan fazla sokakta yattım.

Bir aileniz var…

Tabii ki.

Onlar İzmir’de…

Evet, onlar İzmir’de.

Ama siz aylardır buradasınız. Aileniz ne durumda?

Beş aydır İstanbul’dayım. Ailem ekonomik olarak bitik durumda. Tamamen dostların dayanışmasıyla geçinmeye çalışıyoruz. Evimiz kira. İki-üç ay veremiyoruz, sonra bir şekilde oradan buradan topluyoruz veriyoruz. Bir şekilde evimizin iaşesini dostlarımız karşılıyor ama çok gideceğini de düşünmüyorum.
Kızım okuyor, beşinci sınıfa geçti. Şu anda psikolojik olarak çok büyük bir yıkım içinde. Gerçekten çok büyük bir yıkım, çünkü çok duygusal bir insan. Biz duygusal bir aileyiz. İnsanlığı ön planda olan bir aileyiz. O anlamda kızım bana çok üzülüyor. Ve bana bir şey olacak kaygısı taşıyor. Üçüncü direnişimden haberi yok kızımın. Yani açlık grevi yaptığımdan haberi yok.

Bana yapılan gerçek anlamda işkence, gerçek anlamda! Evlatlarımı çok özledim, onlar da beni çok özledi. Düşünebiliyor musunuz, oğlum bir buçuk yaşında. Düşünün yani (sesi buruklaşıyor)… CHP’den lütuf değil, hakkım olanı istiyorum. Bir telefonla çözülecek sorununun bu kadar uzatılması… Demek ki bana karşı ayrı bir kinleri, öfkeleri var ya da benim bilmediğim kabahatlerim, suçlarım var! Varsa da çıkıp kamuoyunu en azından doğru bilgilendirmek adına anlatsınlar.

Yine söylüyorum, Canan Kaftancıoğlu her yerde “biz ona iş verdik” diyor. Tamam, geçici olarak verdiğiniz işin şartlarını da insanlara anlatın. Ben hangi iş için mücadele veriyorum, o işin şartlarını da anlatın ve insanlar kıyaslamayı yapsın. Yine söylüyorum, sizin verdiğiniz işle direnişimizi bitireceksek madem, neden direndim. Gider her yerde 2 bin liraya çalışırdım. Neden 184 gün açlık grevi yaptım, 67 gün açlık grevi yaptım? Neden burada, 152 gündür sokakta yaşıyorum? Çıkın açıklayın!

Canan Kaftancıoğlu her yerde “biz ona iş verdik” diyor. Tamam, geçici olarak verdiğiniz işin şartlarını da insanlara anlatın. Ben hangi iş için mücadele veriyorum, o işin şartlarını da anlatın ve insanlar kıyaslamayı yapsın. Neden burada, 152 gündür sokakta yaşıyorum? Çıkın açıklayın!

Canan Kaftancıoğlu, şu an için CHP içinde çok değerli bir insansınız. Çok kolay çözebileceğiniz bir sorun bu. Bir anne olarak empati yapıp eşimin çektiklerini düşünmüyorsanız, doktorluğunuz nerede kaldı?
Ben çocuklarım için buradayım, onlar için mücadele ediyorum, onların geleceği için mücadele ediyorum. Yine söylüyorum, kimseden lütuf istemiyorum. Hakkım olanı istiyorum. Canan Kaftancıoğlu’nun da vermiş olduğu söze riayet etmesini istiyorum. Direnişim her şeyden önce halk tarafından meşru görülüyor. Burada birçok insan CHP’li, ilk günlerde bana tepki gösteriyorlardı. Ama o insanlar artık her gün sağlığımı, sıhhatimi soruyorsa, direnişimin haklılığını söylüyorsa, zaten halkın önünde kazanmışımdır.

Yine söylüyorum, direnişim sonuna kadar gidecek, CHP bu direnişin altında kalacak. Kemal Kılıçdaroğlu da altında kalacak. Haktan, hukuktan, adaletten bahsederken, kapının önünde bir işçi açlıktan ölüyorsa, valla kusura bakma, bu ne hakka ne hukuka ne adalete ne de insanlığa sığar. Bir kere sen işçiden, emekçiden bahsediyorsan ilk önce kendi kapının önüne bakacaksın. Bugün Aydın Büyükşehir Belediyesi’nin önü de aynı…
Biz ne yapmışız? Bu kininiz, öfkeniz neden? Direniyoruz diye mi? Haksızlık, hukuksuzluk yapmayın, sizi alkışlayalım. Diyebilelim ki “bakın CHP işçiye, emekçiye bakışıyla örnek bir parti, bütün partiler böyle olsun.” Ama sizin belediyelerinizde böyle direnişler olacak, Mahir olmayacak, başkaları olacak, olacak yani. Ben direnmeyi tercih ettim. 258 işçinin atıldığı yerde tek başıma direniyorum. Onurumla direniyorum. Ve ölümü göze alarak direniyorum.

İzmir’de de söyledim bunu, Ankara’da da söyledim, İstanbul’da da söylüyorum: Ben adımı Mahir Çayan’dan aldım. Onurla da taşıyorum. Onurla da her yerde söylüyorum. Buraya dönmeye değil ölmeye geldim. Ya işimi geri verecekler ya da beni öldürecekler. Başka alternatifi yok. İnsanlar şunu düşünebilir: Değer mi? Evet kardeşim, iş için belki değmez, ama insanlık onuru için değer.

Diğer işçilerin durumu ne?

Diğer dokuz arkadaşımız hâlâ Karşıyaka Belediyesi’nde. Protokolün yerine getirilmesini bekliyorlar. Onlara saygı duyarım.

Ama siz bunu kabul etmiyorsunuz.

Tabii ki kabul etmiyorum. Kandırıldığımızı biliyorum, görüyorum. Belediyeye veya “x” bir yere işçi alınacaksa bir sene bekletilmesinin anlamı yok. Başka açıklaması yok bunun.

Aydın’da yine belediye işçileri, Manisa’da madenciler, Bursa’da Cargill işçileri ve daha birçok yerde işçiler direnişte. Sizin de iki yılı aşan bir direnişiniz var. Buna ilişkin bir mesajınız var mı?

Biz işçilerin, emekçilerin direnmekten başka alternatifi yok. Bakın ülkede sendikaların geldiği durum zaten ortada. Sendikacılık yağlı bir meslek oldu, saltanat sürüyorlar ya da sendika başkanları bürokratik bir milletvekili olabilmek için şube başkanlarını kullanıyor, kendilerini bir yere getirmeye çalışıyor. İşçilerin sırtına basarak makam, mevki derdine düşmüş insanlardan oluşuyor sendika yöneticileri. Aslında sendikaların gerçek sahipleri işçiler, emekçilerdir, ama ne yazık ki ülkemizin geldiği durum ortada. DİSK’in, KESK’in durumu içler acısı. Tamamıyla partilerin adeta arka bahçesi olmuş durumda. O anlamda aslında üzücü bir durum, ama işçiler elbette o sendikaları çok rahat yönetebilir, olması gereken de odur. Çünkü işçilerin en örgütlü olduğu yerler sendikalardır, kurumlardır. Sınıfsal anlamda sendikaların artık kendilerine çekidüzen vermesi gerektiğine inanıyorum.

Buradaki direnişinize farklı bir müdahale olabilir mi?

CHP de “bir terör örgütü üyesi” diyebilir, bunu yapabilir. Çünkü faşizm kendisine direneni sevmiyor. Faşizme karşı mücadele etmek devrimcinin görevidir. Ben böyle bakıyorum. Sadece CHP’nin yapmış olduğu faşizme karşı direnmiyorum. AKP’nin faşizmini de biliyorum, onlara karşı da mücadele ediyorum. Defalarca Yüksel mücadelesinde gözaltına alındım.

O zaman anaakım medya sizi haber yaptığında tepki göstermiştiniz.

İki seçim arası, İSPARK işçileri beş günlük bir eylem yaptı. İnsanlar şunu söylüyor: “AKP oturtuyor onu” veya “MHP oturtuyor”. Bakın, altını çizerek söylüyorum, o işçiler burada CHP İl Başkanlığı önünde polis korumasında direniş yaptılar, ama ben yapayalnızım. Bütün medya buradaydı, birçok ulusal kanal, ulusal basın buradaydı. Onlar geldiğinde yazılamalarımı ve önlüğümü oradan kaldırdım, onlara malzeme vermemek adına. CHP’yi düşündüğüm için yapmadım bunu, devrimci kişiliğimden dolayı yaptım.

Buraya gelen iki milletvekili vardı, seçim öncesi benim direnişim üzerinden CHP’ye yıpratma politikası uyguladı. Onlara da aynı şeyi söyledim, “Benim direnişim üzerinden CHP’yi yıpratmanıza izin vermem” dedim. Çünkü eğer samimiyseniz, önce AKP’nin yapmış olduğu işçi, emekçi kıyımlarına müdahale edeceksiniz. AKP bu ülkede yüz binlerce kamu emekçisini bir gecede işinden, ekmeğinden etti. Öğretmenler bu ülkede intihar etti, işsiz aşsız kalan insanlar bedenlerini ateşe verdi, insanlar çaylarda, derelerde boğuldu. Bunun sorumlusu AKP faşizmidir. Ama yadırgadığım şey şu: Sen CHP olarak bunları eleştirirken, senin belediyelerinde de bunlar oluyorsa, senin bu faşizmden bir farkın yok demektir. Bunu ben söylemiyorum, bunu siz kendiniz yaptıklarınızla zaten söylüyorsunuz.

Ya işimi geri verecekler ya da beni öldürecekler. Başka alternatifi yok. İnsanlar şunu düşünebilir: Değer mi? Evet kardeşim, iş için belki değmez, ama insanlık onuru için değer.

Aydın Büyükşehir Belediyesi’nde 500 güne varan direniş var. Neden bu insanlara bu zulmü reva görüyorsunuz? İnsanlar ne yapmış? Bu insanların bir suçları varsa çıkın kamuoyunu aydınlatın, bu insanları teşhir edin. Yine söylüyorum, lütuf istemiyoruz, çocuklarımızın ekmeğini, geleceğini istiyoruz.

Geçtiğimiz günlerde Ekrem İmamoğlu geldi buraya. Sayın İmamoğlu’na sosyal medyadan teşekkür ettim. Kendisine oy kullanmadım, seçmeni değilim, ama insanlığından dolayı teşekkür etmeyi bir borç bildim. Düşünün, 147 gündür buradaydım, birçok siyasetçi, bürokrat, vekil geldi buraya, selam dahi vermedi, ama Ekrem İmamoğlu “merhaba” dedi, sağlığımı, sıhhatimi sordu. Bu benim için çok değerli bir şeydir.

İmamoğlu’nun bir girişimi oldu mu?

Şu an için bana gelen herhangi bir şey yok. Görmedim, duymadım. Sürece katkı koyuyorsa kendisine teşekkür ederim.

İzmir belediye başkanı Tunç Soyer’e bir çağrınız var mı?

Bugüne kadar kendisine en ufak bir sözüm olmadı. Çünkü beni ne Tunç Soyer işimden attı ne de bana “seni işe alırım” diye söz verdi. Ama bir partili olarak, insan olarak müdahil olmasını canı gönülden isterim. İşimizi, ekmeğimizi geri verirse, çıkar kendisine şükranlarımı sunarım, asla gocunmam. Nasıl eleştiriyorsam, teşekkür etmeyi bilirim.
Kimseden lütuf istemiyorum, makam, mevki talebim yok. On yıl İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde çöpçü olarak çalıştım. Sendikalı, sosyal haklarımın olduğu işimi istiyorum. Bu anlamda mücadelem sonuna kadar devam edecek.

Başka bir mesajınız var mı?

Sadece kendim için çağrı yapmak istemiyorum. Bu ülkede bütün direnen insanların artık işlerine, ekmeklerine, çocuklarının geleceklerine kavuşmalarını canı gönülden temenni ediyorum. Çünkü “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diye diye ülke bu duruma geldi. Bana dokunmayan yılan denen yılan gün geliyor sizi de sokabiliyor. Bunu herkesin bilmesi lâzım. Hiç kimsenin ülkemizde iş garantisi yok. Bakın devlet memurları bir gecede işlerinden, ekmeklerinden edildiler. Hiç kimsenin yarın işinden, ekmeğinden edilmeyeceğinin garantisi yok. Bu anlamda da bütün direnen insanları saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.
Yine söyleyeyim, CHP’ye düşman değilim. CHP’yi karalamak gibi bir derdim de yok. O yüzden buradaki esnaf beni benimsedi, bana sahip çıkıyor. Çünkü neyin mücadelesini verdiğimi insanlar çok iyi gördü, çok iyi anladı, anladıkları için burada bana kol, kanat geriyorlar.

Son söz?

İşime döndüğümde benim kazancım olur, ama asıl önemli olan işçi ve emekçi arkadaşlarımızın, her yerde haksızlığa uğrayan insanların, yapılan direnişleri örnek alarak direnmeleri. En büyük kazanım budur.

Söyleşi: Bekir Avcı
Kaynak: birartibir.org