ÇHD ve HHB’li avukatların yargılama sürecine dair bir analiz: Savunma yargılanıyor!

Açlık grevindeki eğitimciler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın 14 Eylül 2017 tarihinde gerçekleşecek duruşmasından iki gün önce, 12 Eylül 2017 tarihinde Halkın Hukuk Bürosu ve Çağdaş Hukukçular Derneği avukatlarının evlerine ve bürolarına operasyon düzenlenerek 16 avukat gözaltına alınmıştı. Avukatların Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’yı savunmaları, polisin öldürdüğü Dilek Doğan ve Berkin Elvan, uyuşturucu çeteleri tarafından katledilen Hasan Ferit Gedik davalarında avukatlık yapmaları, Sur, Cizre, Silvan, Reyhanlı, Soma ve Ermenek ile ilgili heyet oluşturmaları gerekçe gösterilmişti.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu savcılarından Can Tuncay’ın yürüttüğü soruşturma kapsamında avukatlar Behiç Aşçı, Barkın Timtik, Ebru Timtik, Aytaç Ünsal, Naciye Demir, Ezgi Çakır, Süleyman Gökten, Didem Baydar Ünsal, Ayşegül Çağatay, Şükriye Erdem, Engin Gökoğlu, Özgür Yılmaz, Ahmet Mandacı, Yağmur Ereren, Zehra Özdemir, Aycan Çiçek tutuklanmıştı. Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı da 13 Kasım 2017’de yine aynı dosyadan ve aynı gerekçelerle tutuklanmıştı.

Tutuklu avukatlar Türkiye’nin 8 farklı cezaevine gönderildiler.

Av. Selçuk Kozağaçlı ve Av. Yaprak Türkmen Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na gönderilerek haklarında tecrit hükümleri uygulandı. Av. Selçuk Kozağaçlı bir yıl boyunca tek kişilik hücrede kaldı.

Av. Aycan Çiçek ve Av. Ayşegül Çağatay Düzce T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na,

Av. Ahmet Mandacı ve Av. Özgür Yılmaz Edirne F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’na,

Av. Aytaç Ünsal ve Av. Behiç Aşçı Burhaniye T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na,

Av. Barkın Timtik, Av. Naciye Demir ve Av. Zehra Özdemir Bolu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na,

Av. Didem Baydar Ünsal ve Av. Şükriye Erden Karabük T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na,

Av. Ebru Timtik ve Av. Yağmur Ereren Evin Balıkesir L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na,

Av. Engin Gökoğlu ve Av. Süleyman Gökten Tekirdağ T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na gönderildi.

Bir sene boyunca tutuklu kalan avukatların 10 Eylül 2018 Pazartesi günü duruşması gerçekleşecekti. Fakat İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi, Halkın Hukuk Bürosu ve Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) üyesi avukatların duruşmaya katılma talebini “yol mesafesi, güvenlik, araç ve kadro durumu” gibi bahanelerle reddetmiş ve bunun üzerine avukatlar 3 Eylül’de açlık grevine başlama kararı aldıklarını duyurmuştu. Ardından sosyal medyada kampanyalar başlamıştı. Çağdaş Hukukçular Derneği avukatları “savunmaya yetki ver” kampanyası başlatarak İstanbul Barosu’na bağlı pek çok avukatın davaya dahil olmalarını sağlarken bir yandan da SEGBİS kararına karşı itiraz dilekçeleri mahkemeye sunuldu ve nihayet 5 Eylül 2018 tarihinde yine aynı mahkeme 37. Ağır Ceza Mahkemesi ara karar ile tutuklu sayısının fazla olması, SEGBİS ile bağlantı sırasında yaşanabilecek aksaklık ihtimali göz önünde bulundurularak tutuklu avukatların duruşma günü mahkemede hazır bulundurulmalarına karar verdi. 3 Eylül 2018’de adil yargılanma hakları ellerinden alınan ve açlık grevine başlayan avukatlar, SEGBİS kararının iptali edilmesi neticesinde 5 Eylül 2018 tarihinde açlık grevini sona erdirdiler.

10 Eylül 2018 günü Soma aileleri, Gezi aileleri, Temel Demirer, Acun Karadağ, Nuriye Gülmen, HDP milletvekilleri Ahmet Şık, Oya Ersoy, CHP milletvekili Mahmut Tanal, Mersin, Ankara, Antalya, Diyarbakır, Trabzon, İzmir barolarından pek çok avukat ve bazı baro başkanları ile Almanya, Fransa, İtalya, ABD, Japonya, İspanya, Yunanistan, Avusturya, İsviçre barolarından avukatlar ve bazılarının baro başkanları ve 250’nin üzerinde avukatın katılımı ile HHB ve ÇHD avukatlarının tutuklu bulunduğu davanın duruşması Bakırköy Adliyesi’nin büyük salonunda görülmeye başlandı. Duruşma 15 Eylül Cuma gününe kadar sürdü.

Sakin bir şekilde başlayan duruşmaya ara verildiği esnada, dosyada tutuksuz yargılanan avukatlardan birinin tutuklu avukatlarla konuşması üzerine jandarmalar saldırmaya başladı. Tutuklu avukatları duruşma salonunda tekmelediler, yumrukladılar. Bu esnada salona girmeye çalışan avukatlara güvenlik ve polisler engel olarak hiçbir gerekçe göstermeksizin bir süre salona almadılar. Mahkeme heyetinin salona teşrifi üzerine avukatlar ve duruşmayı izlemeye gelen izleyiciler salona alındı.

Uzun bir süredir rastlamadığımız bir şekilde başladı duruşma. Mahkeme başkanı ve heyette yer alan bir hakim tutuklu avukatların yaptığı savunmaları ilgiyle dinliyordu. Elbette avukatların saatler süren ifadelerine “savunma” demek duruşma usulünün ağzımıza pelesenk ettiği bir kelimeden başka bir şey değildi. Av. Selçuk Kozağaçlı ile başlayan “savunma” kendisinin de belirttiği üzere “savunma değildi”.

“Burada bulunacağımız tespitler Türk ceza adaleti hakkındadır. Ben dosya üzerine konuşmayı faydasız buluyorum. İki nedenden ötürü. Birincisi çok kötü hazırlanmış. Hukukçu olan bir kişinin bu dosya üzerinden konuşmaya çalışması büyük ızdırap. Bunun bir dava dosyası olduğu yanılsaması yaratılmaya çalışılmış. Ben bu yanılsamayı paylaşmıyorum. Ben Türk ceza adalet sisteminin sanığın haklarını koruyacağına inanmıyorum. O yüzden size dosya ile ilgili özel bir şey anlatmayacağım. Türk ceza adalet sistemine güvenen bir sanık da benim haklarımı korur, benim anayasal temel hak ve özgürlüklerimi muhafaza eder diye bir mahkemeye güvenen her sanık da donarak ölecektir. Öyle günlerden geçiyoruz.” diyerek başladı sözlerine Selçuk Kozağaçlı.

Ve beş günlük duruşmanın sonunda savcının tutukluluğun devamı talebinde bulunmasının ardından ise şöyle devam etti “Hikâyemizi unutmayacaksınız, unutamayacaksınız. Hep aklınızda olacak. Bu insanları anayasal düzenden bir yılın üzerinde tutuklu tuttum diye hatırlayacaksınız o da sizin cezanız. Benim yanımdaki hücrede bir günde 50 kişiyi öldürmüş bir adam yatıyor. Tek başına 50 kişiyi öldürmüş. Ben yüksek güvenlikli cezaevinde yatıyorum, tek kişilik tecritteyim. Adamla aynı klasmanda yatıyoruz. Biz mağlup değiliz, biz yenilmedik. Sizin bize yaptığınız şey;
Germanya’nın Çocukları’nda bir dize geçer, şöyledir;

” ‘Öldür, yok seni yargılayacak bu dünyada.’

“Siz de öyle sanıyorsunuz, öldür sana bir şey yapacak kim var, de tutukluluğun devamına de. Bu sizin şiiriniz; ‘öldür, yok seni yargılayacak,’ gibi gelir, cemaatçiler de, Ergenekoncular da öyle sanıyordu.

“Ama bizim de bir şiirimiz var. Direnenlerin şiiri, o da şöyle diyor;

” ‘Gücümüz eksildikçe, yiğitliğimiz artar.’ “

Yukarıda “savunma” demiştim. Evet, beş gün boyunca, beş koca gün sabahtan akşama kadar tutuklu avukatlar mahkeme heyetine, kendilerine saldıran jandarmalara, polislere ve yargı sistemine onur mücadelesini, direnenlerin tarihini anlattı ve hukuk dersi verdi. Adil yargılanmanın, adaletin tarihini anlattı. Ama asla savunma yapmadılar. Atılı suçlamaların yapılacak savunmaları yoktu, çünkü söz konusu dosya suç isnad etmek için oluşturulan, deliller arasında türlü türlü çelişkiler barındıran kurmaca bir dava dosyadan ibaretti. Ve somut delillerden yoksun bu suçlamalara yapılması gereken bir savunma da olamazdı.

Tutuklu yargılanan avukatlar beş gün boyunca Soma’da katledilen 301 işçiyi anlattı, avukatlar Berkin Elvan’ın 15 yaşında bir çocuk olduğunu ve polis tarafından öldürüldüğünü anlattı, Dilek Doğan’ın avukatları olduklarını ve cenazesinde ev sahibi olarak bulunduklarını anlattılar. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın avukatları olduklarını anlattılar. Mazlumların, halkların, öğrencilerin, kadınların, işçilerin avukatları olduklarını anlattılar. Ve tam o sırada adalet timsali, şaşalı duruşma salonunda duruşmayı izlemeye gelen Soma aileleri “Sizi çok seviyoruz” diye sesleniyorlardı tutuklu avukatlara.

Peki dava dosyasında bu avukatların bir sene boyunca tutuklu kalmaları için bulunan deliller nelerdi dersiniz?

Hemen söyleyeyim;

Bir “tanığın”, biz kendisine iftiracı diyelim, söz konusu avukatlar için Halkın Hukuk Bürosu avukatları olduklarını ve büroda çalıştıklarını söylemesi. Evet, zaten bunu kendileri de söylüyorlar.

Avukatların duruşmalara ücretsiz bakmaları ve savcılık tarafından hazırlanan bir evrakta “Soma gibi davaları alarak kendilerini haklı göstermeye çalışmaları” şeklindeki ibareler. Evet, ÇHD işçilerin, ezilenlerin davalarına bakmıştır tarihi boyunca, bunu kendileri de söylüyor.

Berkin Elvan’ın cenazesine katılmaları. Evet, Berkin’in avukatları olarak cenazeye katıldıklarını kendileri de söyledi.

Dilek Doğan’ın cenazesinde bulunmaları. Açık açık belirttiler zaten, biz Dilek’in avukatlarıyız diye.

Kısacası bugün ÇHD’li avukatlar, müvekkilleri ve müvekkillerinin aileleri ile görüştükleri için yargılanıyorlar. ÇHD’li avukatlar nezdinde bugün avukatlık mesleği yargılanıyor.

Devam edelim, dört gün boyunca Bakırköy Adliyesi’nde görülen duruşma karar celsesi olan beşinci gününde duruşmaya gelen pek çok avukat ve izleyicilerin mağduriyet yaşayacakları belirtilmesine rağmen, Adliye vasfı dahi olmayan, Silivri Ceza İnfaz Kurumu’na taşındı.

Savcı tutukluluk halinin devamını talep etti. Mahkeme kararını açıkladı;

14 Eylül 2018 Cuma saat 22:17

Atılı bulunan suçun vasfının değişme ihtimali, sanıkların avukat olmaları ve tutuklu bulundukları süre göz önünde bulundurulduğundan “Tahliyelerine”……

Sevinç çığlıkları, alkışlar, gözyaşları…

ÇHD susmadı susmayacak, sloganları…

Erkek arkadaşlar Silivri’den, kadın arkadaşlar ise Bakırköy Cezaevi’nden serbest bırakılacak. Heyecan içinde otobüslere binildi. Bir kısım Bakırköy’e geçerken bir kısım ise halaylarla Silivri’de beklemeye başladı.

Saat 02:23 bekleyiş sürüyor.

Saat 03:46 Bakırköy’de cezaevi müdürü teşrif etti.

Saat 05:27 Bakırköy Cezaevi kapısı açıldı, alkışlar, sloganlar…

Saat 07:25 Silivri’de söylenen yere değil gişelere bırakıldı avukatlar, sarılmalar alkışlar, fotoğraflar…

Ve 15 Eylül 2018 Cumartesi

Potemkin panosu yıkılıyordu *

Çağdaş Hukukçular Derneği 15 Eylül Cumartesi günü, avukatların tahliyesi sonrası İstanbul Barosu’nda bir araya gelme kararı aldı. Buluşmaya katılmak için İstiklal Caddesi Orhan Adli Apaydın Sokak’a gelen Av. Aycan Çiçek’in, İstanbul Barosu’nun kapısının önünde Terörle Mücadele Şube polisleri tarafından işkence ile gözaltına alındığı haberi geldi. Tek bir hukukî argüman kullanma gereği duymaksızın ağızlara sakız olmuş “kaçma şüphesi”nden dem vurarak, itirazda bulunduğu ve avukatları tahliye eden aynı mahkemenin, hukukî hiçbir yanı olmayan dilekçe üzerine bir önceki gün (14 Eylül Cuma) tahliye edilen avukatlardan 12’si hakkında yakalama kararı çıkarttığı haberlerini okuduk.

Potemkin panosu yıkılıyordu

16 Eylül Pazar günü, haklarında yakalama kararı çıkarılan avukatların bir kısmı müdaafi avukatlar eşliğinde Çağlayan Adliyesi’ne giderek karara itirazlarını sundular. Haklarında yakalama kararı olan avukatların işkence ile nezarethaneye indirilme görüntülerini gördük.

Potemkin panosu yıkılıyordu

Saat 15:54 sularında Selçuk Kozağaçlı adliyeye gelerek duruşma salonuna girdiğinde heyet, ara karar vermek üzere salonu terk etti ve avukatların salonu boşaltması istenerek karga tulumba bir şekilde avukatlar, duruşma salonundan dışarı atıldı.

Selçuk Kozağaçlı Vatan Caddesi’ndeki İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü.

Potemkin panosu yıkılıyordu

17 Eylül Pazartesi, Selçuk Kozağaçlı’nın saat 10:00’da Çağlayan Adliyesi’ne getirileceğini öğrendik.

Selçuk Kozağaçlı talimat infazcısı mahkeme heyetine “Bir mahkeme değilsiniz, verdiğiniz kararlar da mahkeme kararı değil. O kadar çapsızlaşmışsınız ki, yakalamam var diyerek önünüze kendim geldiğimde polis getirmedi diye beni tutuklayamadınız bile” diye anlatıyordu Potemkin panosunun çürüklüğünü.

Ve devam etti Selçuk Kozağaçlı “Eskiden polis söylemeden tahliye edemiyordunuz, şimdi söylemeden tutuklayamıyorsunuz. Sopayı yiyince 24 saatte kararınızı değiştirdiniz. Kendi kararınızdan utanacaksınız ve boğulacaksınız.”

Ardından heyet, sorguya katılacak 3 avukatın olacağını ve bu 3 avukatın kim olduğunu sordu. Avukatlar, bir mahkeme olmadıkları için sorguya katılmayacaklarını belirttiler.

Potemkin panosu yıkılıyordu

Savcıdan tutuklamaya ilişkin mütalaa alan talimat mahkemesi Selçuk Kozağaçlı’nın tutuklama kararını okurken, heyet protesto edilmeye başlandı.

14:16 mahkeme, çevik kuvvet polislerine avukatları salondan çıkarması için talimat verdi ve saldırı başladı.

Avukatlar çevik kuvvet ve adliyenin özel güvenlik görevlileri tarafından darp edilerek salondan dışarı atıldı.

Ve yıkıldı Potemkin panosu.

Birkaç saat önce “suçun vasfı ve mahiyetinin değişmesi ihtimali, AHİM, uzun tutukluluk ve sanıkların aynı zamanda avukat olması” diyerek avukat arkadaşlarımızın tutukluluklarına son verdikten sonra mahkemenin kendi kararını çiğnemesi nasıl açıklanabilir?

AHİM içtihatlarının, tutuklamanın tedbir niteliğinin değişmediği bu sürede, hukuk umudumuzun 24 saat dahi sürmediği böylesi bir durumda bu yargının bağımsızlığına, adaletine nasıl güvenebiliriz?

Biz, Potemkin’in ardındaki köyde yaşayanlar, biz panoya bakmıyoruz ve o köyün çürümüşlüğünü görüyoruz.

Gücümüz eksildikçe, yiğitliğimiz artar.

Devrimci avukatlar susmayacak!

 

* 18. yüzyılda Çarlık Rusya’sında Çariçe Büyük Katerina (II.Katerina: 34 yıl Rusya’yı yönetmiş), Rus soylu ve devlet adamı olan Prens Grigory Aleksandroviç Potemkin’e ithaf edilen bir gösteriden gelmektedir. Katerina’nın eski aşıklarından olan Potemkin, her zaman gözdesi olmuş ve çeşitli mevkilerle ödüllendirilmiştir. Potemkin, imparatorluğa yeni katılan ve fazlasıyla geri kalmış bir bölge olan Kırım’a “Yeni Rusya’nın valisi” olarak atanmıştır.

Potemkin, Rusya ile Avrupa ülkeleri arasındaki ilişkileri geliştirmek ve Katerina’nın gözüne girmek için bu geri kalmış yeni bölge olan Kırım’ı baştan aşağı inşa etmeye karar verir (Mareşal unvanını alır). Avrupa ülkelerinin elçilerinin ilgisini çekecek kadar (bazı ülkelerden ziyarete gelinecektir) yepyeni bir yer yaratmak isteyen Potemkin, refah ve modernliği ön planda tutar. Fakat oldukça masraflı ve vakit alacak olan bu iş için Katerina’nın sıkça tekneyle yolculuk ettiği Dinyeper Nehri boyunca uzanan evlerde büyük bir değişiklik yapmaya karar verir. Evlerin dış cephelerini karton panolarla giydirip modern ve refah içinde bir köy yaratır. Yani olay dışarıdan bakana gerçekte olduğundan daha iyi gözüken evlerin aslında öyle olmadığıdır.
Katerina ve imparatorluk grubu tekneyle nehir kenarında yolculuk ederken hileli bir kent görmüştür. -Hatta sonradan panoları söken Potemkin, imparatorluğun gezdiği her yeri bu panolarla kaplayıp kaplayıp sökmüştür-. Bölgenin gerçek yoksulluğunu gizleyip daha görkemli ve gelişmiş göstermek için ortaya koyduğu bu çabalara Potemkin Köyü adı verilmiştir. Hikayenin bir efsane olduğu söylense de Potemkin Köyü literatürde bu gibi hileleri ve aldatmacaları anlatmak için kullanılmaya başlanmıştır. Potemkin Panoları olarak da bilinen Potemkin Köyü tabiri o dönem savaşlarda askerleri kalabalık göstermek için onlarca komutan tarafından kullanılmıştır.