CHP’yi anla(yama)mak – Aydın Selcen

Bir kere “ben iktidara şu kadar süre veriyorum” deyince, iktidar olmak iddiasından o ucu açık süre için vazgeçilmiş olmuyor mu? İktidar olma iddiasından belirli bir süre için dahi feragat edebilen bir ana muhalefet partisinin seçmen gözünde çekiciliği azalmaz mı? Alacağımız kapalı yanıt belli: “Mecbursunuz kardeşim!”

CHP ana muhalefet partisi. Cumhuriyetimizi kuran parti olmak gibi de bir iddiası var. Bu iddiayı, şimdiki Yunanistan’ın Antik Yunan’ın mirasçısı değil de doğrudan, bire bir devamı olmak iddiasında olduğu gibi sorgulayanlar olabilir. O ayrı konu. CHP örneğinde tarihsel, toplumsal boyutların ötesinde veyahut yanı sıra, belki münhasıran, hukuksal zeminde kalırsak, iddia doğru kabul edilebilir. Zira işte İş Bankası hisseleri vb. ayrıntılar geçerli. Biz bugünkü ana muhalefet işlevine odaklanmaya çabalayalım.

Ana muhalefet olmanın getirdiği, dayattığı sorumluluklar, yükümlülükler var. Bir de herhalde, pek çok kere o yönde izlenim alamasak dahi, iktidarı almak gibi bir iddia da kendiliğinden işin içinde olmalı. Yani özcesi, “sen inince, bisiklete ben bineceğim”; hatta ötesi, “seni indirip, seleye ben oturacağım, olmadı gidonun en azından bir tarafını ben tutacağım” gibi bir iddia sözünü ettiğim. Siyasetin abecesi.

O yönde izlenim almamak neden? Çünkü ana muhalefet iktidara zaman tanıyor. Bunu sürekli vurguluyor. Bu yaklaşımında inceci bir taktik güttüğünü, sanki hepimize göz kırparak, “sıkıntı yok, o iş bende” diyerek aktarıyor. Bir süreliğine dahi olsa, iktidar olma hevesinden, iştahından vazgeçmiş bir ana muhalefet partisi. Ekonomi giderek ivmelenerek bozulacak, adaletsizlikler giderek geniş toplum katmanlarına yayılarak artacak, seçmen CHP’ye dönüp “kurtar bizi baba” diye yalvaracak. CHP de “eh madem öyle, hadi bakalım” diyerek, neredeyse kerhen sürücü koltuğuna kurulacak.

İlk soru, ucu açık bir zaman diliminde, vadesi belirsiz olarak, söz konusu otomatizm garanti mi? “Şart midur?” CHP eylediğiyle, söylediğiyle seçmene, bizlere, halka, topluma ne gibi somut seçenekler sunuyor da, biz(ler) ikna oluyoruz? Çoğulcu, katılımcı, yerinden yönetilen, laik ve eşitlikçi Türkiye isteyenlerin karşısında çoksesli bir CHP var. Çokseslilik ile kakofoni ise sanırım aynı kavram değil. Daha düz anlatalım, her kafadan bir ses çıkması, parti içi demokrasi anlamına gelmiyor. Kaldı ki, CHP’den mevcut siyasi partiler ve seçim yasalarının tadili yahut ilgasına dair güçlü bir öneri en azından ben bugüne dek duyamadım.

Aynı biçimde CHP’den Terörle Mücadele Kanunu’nun ilgası yahut AB ülkelerindeki benzerlerine uyarlama yönünde de bir çıkışa tanıklık ettiğimi anımsamıyorum. Ekonomide de, diyelim CHP yarın iktidar olsa, ilk yüz günde hangi somut adımları atacak, en azından kötü gidişin ivmesini azaltacak ve önümüzü şimdikinden daha net görmemizi sağlayacak, bunları da bilemiyoruz. Yine hatta, örnekse CHP iktidarında, bana sorulsa doğal olarak öyle olması gereken, hazine ve ekonominin başına Sayın Selin Sayek Böke mi geçecek, hazine ve ekonomi eskiden olduğu gibi birbirlerinden ayrılacak mı, bunları da bilemiyoruz.

Esasen bir kere “ben iktidara şu kadar süre veriyorum” deyince, iktidar olmak iddiasından o ucu açık süre için vazgeçilmiş olmuyor mu? İktidar olma iddiasından belirli bir süre için dahi feragat edebilen bir ana muhalefet partisinin seçmen gözünde çekiciliği azalmaz mı? Alacağımız kapalı yanıt belli: “Mecbursunuz kardeşim!” Açık yanıt ise, “senin gibi acul taş kafalara kalaydı, İmamoğlu sekiz yüz bin oy fark atamazdı.” Öyle ya, İmamoğlu öyle muhteşem bir belediyecilik yapacak ki, dört yıl sonra, “adamımız bu” diyecek seçmen, onu cumhurbaşkanı seçecek.

Ceketimin önünü ilikleyip, ayağa kalkarak bir de ekran önünde, şekil üzerinde anlatmayı deneyeyim: Bakınız Formula-1 2000 yılı sezonunda Belçika’da Spa Francorchamps pistindeyiz. Çok acı biçimde yıllardır bitkisel hayattaki Schumacher’in çıkış zamanları. Hakkinen’in ise oğlu doğmuş, ayağını gaz pedalından (yani başparmağını gaz düğmesinden) kaldırmaya teşne, artık emeklilik yolunda. Schumacher’in Ferrari’si, Hakkinen’in McLaren-Mercedes’inden düzlükte hızlı. Linkten izlerseniz, görüyorsunuz nasıl “kaçıyor”.

Yarış felsefesi özetle “flat-out” (“sürekli tam gaz”) olan Hakkinen, Schumi’yi ancak virajlarda ve/veya trafikte enseliyor. Laboratuvar koşullarında geçmesine de, yetişmesine de olanak yok. Ancak hiç gaz kesmiyor, Schumi’nin üzerindeki baskıyı hiç azaltmıyor. Ne zamanki Schumi trafik ve virajda zoraki yavaşlıyor, Mika hem sol gösterip sağdan, hem Schumi’nin aracının yarattığı hava çekim gücünden (“draft”) yararlanarak içeriye yaptığı hamleyle rakibini geçiyor. O anda TV karşısında kanepenin üzerinde zıplayarak yumruklarım havada (şefkat ve takdir dolu galiz küfürlerin ardından) “işte bu!” diye sevinçle defalarca haykırdığımı hatırlıyorum.

Şimdi kafamız önümüzde, kalktığımız masaya ceketimizin düğmesini açıp geri oturalım, hayallerimizde coşkuyla üzerine fırladığımız kanepelerimize yığılalım. Kafamız önümüzde, kellemiz ellerimizin arasında, boşa bakarak yine CHP’yi düşünelim. İstanbul BB konusunda, dönüp göz ucuyla Diyarbakır, Van ve Mardin’e bakıp “mesele belediyecilik değil sen daha anlamadın mı?” diye soralım. AYM “Ahlat’a Cumhurbaşkanı Sarayı inşa edilmesin” diye karar mı almış? Ne gam, yetmez, yanına bir-iki de butik otel yapacağız, ama burası çok önemli: “Butik”.

Yazdıkça ben bunaldım. Yazar yazarken sıkılırsa, okur kokuyu hemen alır, Prof. Dr. Yalçın Küçük’ün ünlü gazeteyi elinden atma sahnesi gibi okumayı anında bırakır. Toparlayalım: CHP, bir STK değil, o konuda hemfikiriz sanırım. Anladığım kadarıyla, CHP’nin kaygısı kendi kurucusu olduğu iddiasındaki devleti yıkmadan, rejimi değiştirmek. Tersten ve kuşkusuz çarpıcı olması bakımından bile isteye abartarak söylersek, Irak örneğinde deneyimlenen, Suriye’de koalisyonu durduran biçimde “rejim değişikliği, özgürlük” gibi iyi niyetlerle çıkılan yolların, devletin yıkılması sonucunu vermesi, CHP’yi frenleyen temel kaygı nedeni.

CHP’nin kendi adeta kendi bir geniş seçim ittifakı. O ittifaka İYİP ve SP’yi yanaştırarak iktidara karşı ağırlık oluşturuyor. “Seçmen mi ithal edelim?” yaklaşımını özümsemiş, mevcut seçmenin “merkez sağ” denilen (ama aslında öyle de olmayan) bir eğilimden ayrılmayacağını varsayıyor. İktidarın pompaladığı “HDP=PKK=terör” anlatısını da dışa vurmadan benimsiyor, görkemli İstanbul zaferini HDP desteğinden ziyade, karşı tarafa hitabetle kazandığına inanıyor. Hiç yoktan, “HDP bana mecbur” diyor. “Toplumsal muhalefeti kitleselleştirmek” gibi gaipten sesler duyduğunda, “cam çerçeve mi indirelim, oyuna gelmeyeceğiz, asla!” diye efeleniyor.

Böyle olunca da CHP, Spa Francorchamps’da adeta İstanbul-Ankara otoyolunda seyreden bilinçli bir sürücü gibi, öndeki araçla emniyet mesafesini korumaya özen gösteriyor. “Sezon uzun bir maratondur, önümüzdeki yarışlara bakıyoruz, mühendislerimiz de aracın aerodinamiği ve mekaniği üzerinde çalışıyor” diyor. “Takım stratejistlerimiz de bu arada yeni Formula-1 yarış kuralları geliştiriyor” diye ekliyor. “Taslağa bir baksak” diye kafamızı uzatsak, bilgiç bir gülümsemeyle “her şeyin bir zamanı var” yanıtını alıyoruz. Dolayısıyla Suriye orada, Kürt Meselesi ortada, “anti-hukuk” meydanda, ekonomi harap ama CHP, hakkını verelim, yokuşu vitesle inmeye devam ediyor.

 

*Yazımı kaleme alıp gönderdikten sonra İBB Başkanı Sayın İmamoğlu’nun ilk gerçek muhalefet icraatının haberi çıktı, dilerim arkası gelir. Konu hakkında ayrıca Metin Yeğin’in  yazısı yeniden okunabilir.

Kaynak: Gazete Duvar