Dayanışma Ağları: Deneyimler ve Ne Yapmalı – Kaldıraç

“Normale dönemeyiz çünkü eski normalimiz sorunun ta kendisiydi”

Covid-19 vakası tespit edildiğine dair ilk ‘resmi’ açıklama 11 Mart Çarşamba günü yapıldı. Hemen akabinde okulların tatil edilmesinin ardından kişisel hijyene dikkat ve ‘Evde kal’ çağrıları başladı. Milyonlar “kendi başının çaresine bakmaya” sevk edilirken, birlikte çözümler bulmak için 2-3 gün içinde hemen organize olup ilk harekete geçen, dayanışma ağları oldu. Öncelikle risk grubu olarak bildiğimiz 65 yaş üstü ve kronik hastalığı olanlarla; ama hepimizin birbiriyle dayanışması böyle başladı.

Dayanışma ağlarını geliştirmek üzere harekete geçen devrimciler oldu. Devamında, yaşamak ve yaşatmak isteyen, “bireycilikte” bir çözüm görmeyen, toplum olduğumuzun bilincinde olan örgütlü-örgütsüz yüzlerce insan el birliğiyle dayanışmayı büyütmeye başladık. Bu bizim refleksimiz. Tarihten öğrendiklerimizle, Tekel’den, Gezi’den ve pek çok direnişten edindiğimiz deneyimle ağlarımızı örmeye başladık. Dayanışma ağları İstanbul başta olmak üzere pek çok ilde hızlıca örgütlenirken, ağların telefon hatları susmadı. Gerçek, somut ve insanların birbirine güven duyduğu bir dayanışma harekete geçti ve çok kısa sürede oldukça görünür ve yaygın hale geldi. Ortak emekle her geçen gün yeni gönüllülerin katıldığı ağlara dönüştü ve gelişmeye devam ediyor.

Dayanışma hatlarını arayan birçok insan “belediyeler niye hiçbir şey yapmıyor” diye sorarken, ağların kurulmaya başlamasından sonra bazı ilçe belediyeleri ve ardından bazı büyükşehir belediyeleri de bir şeyler yapmaya başladılar. İstanbul ve Ankara büyükşehir belediyelerinde salgınla ilgili geç de olsa yapılmaya başlanan çalışmalara da saraydan müdahale edildi. Bununla beraber, devletin tepelerinden IBAN numaraları paylaşılarak biz bize yeteriz cümleleri kuruldu. Doğru, kendileri olmasalar biz bize yeteriz. Halkın zaten vergileriyle ayakta tuttuğu devlet, kendileriyle de ‘dayanışmamızı’ beklemektedir.

Burada bir konuya açıklık getirelim: Dayanışma ezilenlerin inceliğidir ve bize mahsustur. Egemenler halkla dayanışamazlar. İnsanları hasta etmek üzere organize edilmiş “sağlık” sisteminden onlar sorumludurlar.

Yönetenler ya oturdukları koltuklardan, topladıkları vergilerle, aldıkları ödeneklerle, tek kelam etmeden, böbürlenmeden gerekli önlemleri almalı; halktan edindikleri kaynakları halkın sağlığı için seferber etmelidirler; ya da halk kendi çözümlerini üretirken, o koltuklardan kovulana kadar sessizliklerini korumalıdırlar.

Egemenler cephesinde siyaset şovu ve pazarlıklar sürerken
Dayanışma ağları ne yapıyordu?

Kadıköy’de, Beşiktaş’ta, Sarıgazi’de, Sarıyer’de, Maltepe’de, Gazi’de, Üsküdar’da, Avcılar’da, Fatih’te, Bahçelievler’de, Pendik’te, Tuzla’da, Nurtepe’de, Okmeydanı’nda, Çiğli’de, Şişli’de, Ataşehir’de, Eyüp’te, Tuzluçayır’da, Esat’ta, Ayvalık’ta, Mersin’de, Antakya’da, Bursa’da, Edirne’de dayanışma ağları, mahalle mahalle gönüllülerle, özellikle 65 yaş üstü komşularına ilaçlarını, gıdalarını, sağlık malzemelerini götürüyor, hastanelerdeki sağlık emekçileri için maske ve siperlik üretiyor (şu ana kadar üretilen maskelerin binlercesi sağlık emekçilerine ulaştırılmış durumda), 3D yazıcılardan maske üretiyor, gıda dayanışması yürütüyor ve erzakların paylaşılmasını sağlıyordu. Gönüllü avukatlarla hukuk birimi ve arama hattı oluşturmaya girişiyordu. Tüm çalışanlar ve ücretsiz izne çıkarılanlar için ücretli izin talebini ve herkes için geçim ödeneği talebini örgütlüyordu. Telefonla irtibata geçenleri merak ediyor, soruyor; birbirinin yüzünü hiç görmemiş insanlar arasında gerçek bir güven gelişmesine hem yol açıyor, hem tanıklık ediyordu. O sırada milyar dolarlık şirket patronlarının karlarını kurtarmakla meşgul olan devletin sırt çevirdiği işçilerin, emekçilerin, yaşlıların, gençlerin; hem yanındakilere, hem kendilerine güven duymasına dayanışma vesile oluyordu.

Evet, kapitalist devletler bunu hiçbir zaman yapmazlar. Hiçbir zaman ücretsiz sağlık, ücretsiz gıda ve sağlık malzemesi ihtiyacı için harekete geçmezler. Çünkü yaparlarsa, bunun nasıl da basitçe yapılabilir bir şey olduğu ortaya çıkar. Sosyalizmin ne kadar gerçek ve olanaklı bir şey olduğu ve ne büyük bir zorunluluk olduğu ortaya çıkar. Bu ise onların kabuslarıdır.

Önümüzde duran konular ve ne yapmalı:
  • Biz sosyalistlerin, devrimcilerin ufkunda “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” ilkesinin geçerli olduğu bir yaşam vardır. Geliştirdiğimiz örgütlenmelere bu ufukla yaklaşırız. Dayanışma ağlarında da, tıpkı Gezi’deki gibi bu yaşamın nüvelerini görürüz; bu yaklaşıma göre kimse ‘kurtarıcı’ değildir. Olmazları olduran şey, emek ve örgütlenmedir.
  • Emek insanları birbirine yaklaştırır. Bir örgütlülük içinde fikir üretmek, tutum almak ve harekete geçmek özneleştirir. Dün egemen sınıfı karar mercii olarak görenlerin bugün kendi kararlarını almasının ve özne olmasının yolunu açar. Bu yüzden dayanışma ağlarına katılmış herkesin hem emeğini vermesinin, hem fikrini örgütlemesinin kanallarını oluşturmaya yoğunlaşmalıyız. Ne pratik meseleler herkesin fikrini katmasının önüne geçmeli, ne de fikir tartışmaları somut dayanışmanın önüne geçmeli.
  • Oluşturacağımız kanallardan dayanışmayı ve tutum örgütlemeyi sürdürürken, bu kanalların güvenliğini sağlamaya özel önem vermeliyiz. Dayanışma ağlarının suistimal edilmesine fırsat vermemeliyiz.
  • Salgın sürecinde emek-sermaye arasındaki çelişki en çıplak haliyle görünür hale gelmiştir. Bu bir sınıf savaşıdır. Dayanışma ağlarında, işçilerin süre giden eylemlerinden herkesi haberdar etmeli, evlerinde olan emekçilerin, yaşlıların da ses vereceği şekilde tüm çalışanların sağlığı için ortak eylemlilikler örgütlemeliyiz.
  • Her bir dayanışma ağının deneyimlerinden öğrenmeliyiz. Dayanışma hem yaşatır, hem öğretir! Karşılaştığımız ihtiyaçların aciliyeti, bizleri yanımızdakinden öğrenmekten, deneyimlerimizi paylaşmaktan alıkoymamalı. Özellikle Gezi direnişinden, Hayır meclisleri sürecinden öğrendiğimiz deneyimleri tekrar süzmeli, bugün bir şeyler yapmak isteyenlerin hafızalarına çıkarmalıyız.
  • İktidarın halkın dayanışmasını engellemek üzere baskıyı arttırmaktan ve kitleleri ayrıştırmaya çalışmaktan başka seçeneği kalmamıştır. Biz ise bilmeli ve her yerde anlatmalıyız ki; dayanışma en insani ve en meşru şeydir.
  • Bugün gelişen dayanışma ağları salgın süreci geçene kadar değil, sonrasında da birlikte karar alma ve harekete geçme pratiğini yaşayacağımız halkın öz örgütlenme zeminleridir. Yarından bakarak dayanışma ağlarını geliştirmeli ve sağlamlaştırmalıyız.

Şu duvar yazısı meselenin özünü anlatıyor:

“Normale dönemeyiz çünkü eski normalimiz sorunun ta kendisiydi”

Yeniyi yaratmak için öğrenmenin ve örgütlenmenin zamanıdır!

Kaynak: Kadıraç

https://www.kaldirac.org/dayanisma-aglari-deneyimler-ve-ne-yapmali/