Doktorun izinden gitmek – M Ender Öndeş

9-10 yıl önce, sağlıkçıların bir eyleminde genç bir hekim “Doktor Che’nin izindeyiz” dövizini açtığında ne yaygara kopmuştu ama! Havuzun soytarıları hep bir ağızdan Che’nin doktor değil ‘azılı bir katil’ olduğunu kanıtlamaya çalışırken, dönemin sağlık bakanı Recep Akdağ, yememiş içmemiş hekimlere cevap yetiştirerek, “Biz onun izinde değiliz. Biz, Refik Saydamların izindeyiz, biz İbni-i Sinaların ve Mustafa Kemal Atatürk’ün izindeyiz” gibi manasız laflar etmişti.

Her akşam ölülerin sayıldığı koronavirüs günlerinde Che’nin yazılarını yeniden elden geçirirken, savaşçılığı bir yana, Che’nin bir hekim olarak sağlığa bakışını yeniden anımsamak ilginç oluyor. Ta ne zaman, 1960’larda Devrimci Tıp Üzerine başlıklı konuşmasında söyledikleri mesela: “Hastalığa karşı mücadelenin temel ilkesi sağlıklı bir beden yaratmaktır; fakat sağlıklı bir bedeni bir doktorun zayıf bir organizma üzerindeki çalışmasıyla değil; daha çok, sağlıklı bir bedeni toplumun/kolektivitenin tamamının bütün toplumsal kolektivite üzerinde çalışması yoluyla yaratmaktır.”

Hasta garantili şehir hastaneleri açmakla övünen müteahhit kafaların anlamadığı, anlayamayacağı bir şey var burada değil mi?

Bir sonraki paragrafta, onlar bile anlayabilsin diye daha da net söylüyor Che: “Bir gün, bu yüzden, tıp kendini hastalıkları önleyen ve halkı tıbbi görevlerini yapması konusunda yönlendiren bir bilime dönüştürmek zorunda kalacak. Tıp sadece, yaratmakta olduğumuz yeni toplumun becerileri dışında kalan çok uç, kritik durumlarda ameliyat yapmak ya da benzeri bir şey için müdahale etmelidir.”

Küba bütün bunları yapabilmiştir yapamamıştır tartışmasından tamamen bağımsız olarak söylüyorum, tıp biliminin amacı nedir gerçekten? Yalnızca hastayı iyileştirmek mi? Yoksa insanın (ve doğanın tümünün) sağlıklı yaşaması ve sağlıklı kalması için çaba göstermek mi? Ve dahası: Sağlıklı bir evrende yaşamak ve hasta olmamak, temel insan haklarından biri değil midir? Tam da bütün hekimler can pahasına gece gündüz ter dökerken, haşa, kimseye ukalalık etmek niyetinde değilim elbette. Ve elbette, bu sözünü ettiğim şey, yalnızca hekimlerin değil, bir bütün olarak toplumun işi. Sözünü ettiğim ve hep birlikte yeniden öğrendiğimiz şey, herhalde bugünlerde en çok hekimlerin derinden hissettikleri şu gerçekliktir: Tıp sadece tıp değilmiş meğer! Ama mühendislik de yalnızca mühendislik değildir zaten, mimarlık da yalnızca mimarlık değildir. Bir adım daha ileri gidersek, ki gitmeliyiz, zaten bilim ve teknoloji aynı şey değildir. Bilimden söz ettiğimizde, bütünlüklü bir şeyden, arka planında felsefe ve etik bulunan bir geniş açılı bir yaklaşımdan söz ederiz; teknoloji ise adı üstünde teknolojidir. Siz bir mimar olarak Salda Gölü’nü mahvedecek bir yapının planlarını çizerken bunun sadece bir mimari plan olduğunu düşünürseniz örneğin, teknisyen unvanına bile layık değilsinizdir. Bir mühendis olarak Cerattepe’yi kazıp maden çıkarmanın bütün teknik ayrıntılarını mükemmel olarak planladığınızda, yaptığınız şey, ne kadar mükemmelse o kadar berbattır; dahası, işlenen cinayetin suç ortaklığıdır. Daha da uç olsun, siz bir kimyager olarak tahrip gücü yüksek bir bomba türünü yaratmakla öğünüyorsanız, aşağılık bir yaratıktan başka hiçbir şey değilsinizdir.

Karmaşık değil çok basit bir şeyden, bilimin her bir alanını diğerinden koparıp kendi dar kompartımanlarına hapseden, böylece bilim insanları sadece ve sadece önündeki işe odaklanırken insanın ve doğanın geleceğini düşünmekten aciz hale getiren bir sistemden söz ediyorum. Marks ve Engels’in Komünist Manifesto’da “Burjuvazi, şimdiye dek saygı duyulan ve saygılı bir korkuyla bakılan bütün mesleklerin halelerini söküp attı” derken kastettiği de basit bir ‘satın alma’ değil, tam olarak buydu: Onları kendi alanlarına hapsederek sıradanlaştırmak ve bir adım ötesini düşünmeksizin verilen işi yapan ücretli köleler haline getirmek!

Bir köşe yazısı için ağır gelebilir belki ama bir süredir haksız yere ‘kaba pozitivizm’le suçlanan Marks-Engels ikilisinin bütün derdi, tam tersine bu ‘kabalığın’ da yolunu açtığı sahte ve hastalıklı iş bölümünü eleştirmekti. Engels’in 400 sayfayı aşan Doğanın Diyalektiği eserinin belki de tek amacı, ahmak doğa bilginlerini felsefenin alanına çağırmaktı. “Doğa bilginleri, felsefeyi ihmal ederek ya da kötüleyerek ondan kurtulacaklarına inanıyorlar” diyordu Engels ve şöyle sürdürüyordu: “Ama düşünce olmaksızın ilerleyemezler ve düşünce için de düşünce belirlenimlerine gereksinmeleri vardır. (…) Felsefeye en çok sövenler, en kötü felsefenin en kötü vulgarize edilmiş kalıntılarının tutsaklarıdır. Doğa bilginleri hangi tutumu benimserlerse benimsesinler, felsefenin egemenliği altındadırlar. Sorun, kötü ve moda olan bir felsefenin mi, yoksa düşünce tarihi ve onun başarıları ile yakınlık kurmuş teorik düşüncenin bir biçiminin mi egemenliği altında olmak istedikleridir.”

Sonuçta adına ister felsefe, ister politika, ideolojik tutum, dünya görüşü deyin, her durumda varacağınız yer, nedenleri-sonuçları, bugünü-geleceği birbirine bağlayan bir bütünlük olmak zorundadır. Tam da bu anlamda ve tam da bugünlerde, artık tıp biliminin de sadece bir X momentinde önüne çıkan Z pandemisiyle boğuşmakla (ve onu bertaraf ettikten sonra bir yenisini beklemekle) yetinemeyeceği, yalnızca hekimlerin değil hepimizin bir bütün olarak salgınları besleyen-tetikleyen mekanizma ve toplumsal/ekolojik düzenle, bu düzenin kökten değiştirilmesiyle ilgili daha fazla düşünmemiz gerektiği ortaya çıkıyor. Tıp bilimini ve bütün diğer bilim alanlarını hızla politikleştiren olgu, böyle giderse elimizde bildiğimiz anlamda bir gezegenin de kalmayabileceği gerçeğidir.

Tamam, belki Brecht’in işçi-doktor diyalogu üzerine dizeleri bazılarımıza kaba görünüyor olabilir ama şu sözlerdeki sağlam mantığa kim itiraz edebilir: “Sırtımızdaki sancı / rutubetten diyorsun / evimizin duvarındaki / lekeler de rutubetten / Peki söylesene: / Rutubet neden?”

Dolayısıyla, Che’nin izinde olmak, genç bir hekimin ilginçlik gösterisi filan değildi bana sorarsanız. Şimdi de değil. Yalnızca sancıyı değil, sancıyı yaratan rutubeti, rutubeti yaratan yoksulluğu, yoksulluğu yaratan düzeni sorgulamak gitgide daha fazla önem kazanıyor.

“Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”sa eğer, olmasın. Ama iletişim şarlatanlarının sözünü ettiği anlamda değil, gerçekten olmasın!