Dünya Sağlık Örgütü ne kadar sağlıklı – İhsan Hacıbektaşoğlu

İkinci dünya savaşı bitiyor. Savaş bütün dünyayı derinden yaralıyor. Bu durum tüm devletleri içine alan bir örgüt kurulması ihtiyacını doğuruyor. Birleşmiş Milletler örgütü 1945 yılında böyle doğuyor.

Ne ki dünyanın onlarca ortak sorunu var. Başta da sağlık sorunları. Çicek, tifo, kuduz, tüberkuloz vb salgın hastalıklar dünya nüfusunu kırıp geçiriyor. Tek başına devletlerin bu salgınlarla baş etme gücü yok. 1945 yılında kurulan Birleşmiş Milletler örgütü Çin ve Brezilyalı delegelerin önerisiyle BM’ye bağlı sağlık örgütü kurulmasını öneriyor.

Öneri kabul ediliyor ve 19-22 temmuz 1946 yılında uluslararası sağlık örgütü toplanıyor. Toplantıya 51 ülke temsilcisi ve FAO, İLO, UNESCO, Kızıl haç gibi örgütler de katılıyor. Asıl önemlisi de Rockefeller vakfı da kurucular arasında yer alıyor.

Kısaca Dünya Sağlık Örgütünün kuruluşu böyle gelişiyor.

Çok ilginçtir, DSÖ’nün ana gelir kaynağını ABD karşılıyor. Daha da ilginç olanı Rockefeller vakfı da kaynak aktaran önemli kurumlardan oluyor.

Gelelim Rockefeller ailesine. Dünyanın kanını emen böyle bir sermaye grubunun dünyanın sağlığıyla böyle ilgili olması birçok soru işaretini barındırıyor. Ailenin başı olan ve acımasızlığıyla bilinen David Rockefeller’in dünya nufüsunun azaltılması gerektiğini ifade eden düşüncelerini ise sağır sultan dahi biliyor.

Biraz daha açalım.

1917 Ekim devrimi ile dünyada yeni bir dönem açılıyor. Yeni kurulan ilk işçi devletinin ilk icraatlarından bir halk sağlığı örgütlenmesi oluyor.

Ekim Devrimi ile oluşan işçi devletinin ilk sağlık bakanı Dr Semaşko oldu. Dr. Semaşko devrim öncesi çarlık Rusyasının sağlık alanındaki tablosunu şu sözlerle özetledi. “kapitalist devletin tüm özelliklerine sahipti; zenginler için daha iyi hizmet, yoksullar için daha kötü hizmet. Önleyici hekimlik hemen hemen hiç yoktur, yoksullara özel bir bakım yapılmaz, sanatoryum sağlanmaz ve sağlık hakkı tamamen zenginlerin tekelindedir.”

Sovyetler, dönemin yoklukları içinde sağlık alanında yaptıkları çalışmalarla büyük başarılara imza attılar.

Ne mi yaptılar?

* İstisnasız bütün ücretli işçilere, kent ve köy yoksullarına sigorta.

* Sigortanın bütün hastalık, yaralanma, vandalizm (barbarlık, yıkıcılık), yaşlılık, analık, dulluk, yetimlik ve işsizlik gibi bütün özürlülük türlerini kapsaması.

* Sigortanın bütün maliyetinin işveren tarafından karşılanması.

* Özürlülük veya işsizlik durumunda tam tazminat sağlanması.

* Sigortalıların, sigorta kurumları üzerinde tam kontrole sahip olması.

Sovyet yönetimi bu hakları vermekle kalmadı. Günlük çalışma saatlerini 8 saate indirdi. Dünya genelinde ortalama çalışma saatinin 12 saat olduğu dikkate alınırsa bu uygulamanın devrimsel niteliği daha iyi anlaşılabilir.

Yukarda sıraladığım hakların bir teki dahi o tarihlerde kapitalist ülkelerde yoktu.

Sovyet yönetiminin sağlık ve iş yaşamını birlikte ele alarak örgütlemesi ve elde ettiği büyük başarılar kapitalist dünyanın da dikkatini çekti. Elbette kapitalist dünyanın ilgi duymasının altında yaşadığı korku yatıyordu.

Düşünün; kapitalist dünyada günde 12 saat çalışan ve hiçbir hakkı olmayan işçi kitleleri mutlaka gözlerini Sovyetler birliğindeki uygulamalara çevirecekti. Bu durum kapitalist dünyada sert işçi eylemlerini tetikleyecekti.

Sağlık ve iş yaşamına dönük uygulamaları yerinde görmek için kapitalist merkezlerden delegasyonlar Sovyetler Birliğine gitti. Rockefeller vakfına bağlı insanlarda bu gezilere katılarak raporlar hazırladı. Raporları okuyan Rockefeller bu uygulamaları asla kabul edilemez şeklinde değerlendirdi.

Biraz daha açalım.

Sovyetler Birliği, koruyucu sağlık anlayışı ile herkese eşit ve parasız sağlık hamlesiyle kendi toplumundaki temel sağlık sorunlarını etkili kampanyalarla kısa zamanda çözüme ulaştırdı. Çiçek, verem, tifo, kolera vb salgın hastalıklar yenilgiye uğratıldı. Çocuk ölümleri neredeyse sıfır noktasına düşürüldü.

Sadece bu kadar da değil, Sovyetler Birliği DSÖ’ne basınç yaparak dünyadaki salgınların önlenmesi için ortak çalışmalara da önderlik yaptı.

Şayet bugün dünyada verem, çiçek, tifo, veba, kolera gibi salgınlar bitirildiyse bunun baş kahramanı Sovyetler Birliğinin kendisidir.

Hadi tekrar DSÖ’nün kurucusu ve finansörü olan Rockefeller vakfına dönelim. Sovyet yönetimi dünya halklarının sağlığı için cansiperane çalışırken Rockefeller vakfı ne yapıyordu. Hemen söyleyeyim, dünya nüfusunun azalması için azgelişmiş ülkelere kadınların doğum yapmasını engelleyecek aşılar satıyordu. DSÖ’nü de bu alçakça kampanyasına alet etmekten de geri durmuyordu.

Sovyetler Birliği yıkıldı. Dünya emperyalist haydutların zalim ellerine kaldı. Bu haydutlar yaşamlarımız üzerine diledikleri gibi karar alma haklarını kendilerinde görmekten geri durmuyor.

Sovyetlerin yıkıldığı 1990 yılından bu yana bir bakın. Dünya halkları bir mutlu ve kaygısız gün geçirmedi. Savaşlar, yağmalar, salgın hastalıklar.

Taşları bağlamışlar, vahşi köpekler gibi üzerimize saldırıyorlar.

Sovyetler Birliğinin basıncıyla kendi halklarına vermek zorunda oldukları hakları 30 yılda tek tek geri aldılar. En önemlisi ise sağlık hakkımızı yok ettiler. Kolaylıkla kontrol altına alabilecekleri COVİD19 salgını tüm rezilliklerini ortaya döküverdi. Dünyanın salgına yönelik çaresizliğinin altında “ne kadar para o kadar sağlık” anlayışı yatmaktadır.

Bu yaşadıklarımız gösterdi ki, sosyalist bir dünyanın varlığı emperyalist haydutlar için fren işlevi görüyordu…
Yine görüyoruz ki küçük bir ada ülkesi olan sosyalist Küba bugün insanlığın umudu olmuştur.

Şimdi soruyorum size; Rockefeller ailesi gibi insanlığa karşı suçları boyunu aşmış, Bill Gates gibi bugünkü salgını yıllar öncesinden birebir gelişmeleriyle haber veren, ABD gibi eli tüm dünya halklarının kanına bulaşmış baş finansörleri olan Dünya Sağlık Örgütü ne kadar güvenilirdir.

Bütün bu gelişmeler bize açıkça göstermektedir ki dünya sosyalizme muhtaçtır.

Başka da söylenecek söz yoktur…