Fehim Taştekin: İran’da yakılacak ateş geniş bir coğrafyayı içine alır

Gazeteci Fehim Taştekin, Aramco tesislerinin vurulması sonrası tırmanan ABD-İran gerilimini değerlendirdi. Taştekin, saldırının yeni bir dehşet dengesi oluşturduğunu söyledi.

Suudi Aramco tesislerinin vurulması sonrası başlayan ABD-İran-Suudi Arabistan gerilimi kaygılarla birlikte tartışmaları gündeme getirdi. İran’la bir savaş mı sorusunun gündeme taşındığı gelişmeyi sorduğumuz Gazeteci Fehim Taştekin’e göre “Saldırı Körfez’de çıkacak bir savaşın nerelere ulaşacağını göstermesi açısından bir ön atış olarak da değerlendirilebilir.” Taştekin, İran’la savaşı kimsenin istemediğini belirterek ekliyor: Silah üreticileri ve tüccarları hariç. AKP iktidarının bu konudaki tutumunu “Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen’de Suudilerle aynı koalisyonda yer alan Türkiye artık Suudilerle farklı coğrafyalarda rakip aktörlere el veriyor” sözleri ile yorumlayan Taştekin’in şu vurguları dikkat çekici: “Kriz ve savaş asırlardır barutçuların başını döndürüyor. İran tehdidiyle Amerikan silah sanayisinin cebi şişirildi. Suudi Arabistan bölgenin en fazla silaha para akıtan ülkesi. Bu lanet döngünün kırılması gerekiyor. Batı’nın silahlarıyla kendi ortak evimizi havaya uçuruyoruz.”

“ABD İRAN’IN KOLLARINI KESMEK İÇİN STRATEJİ GELİŞTİRDİ”

ABD, farklı gerekçelerle İran’la gerilimi yükseltiyor. Bu bazen Körfez’de tanker gerilimi, bazen Suriye’deki varlığı, bazen bugünlerde olduğu gibi Yemen’deki Husi hareketi üzerinden oluyor. ABD’nin İran üzerinden bölgede yapmaya çalıştığı nedir?

Bu kavganın miladı 1979 İran İslam Devrimi’dir. İran’da rejim değişimiyle ABD, Orta Doğu’daki en önemli üssünü kaybetmiş oldu. İsrail’i güvenceye alan Camp David Anlaşması’yla Amerikan kampına geçen Mısır, Washington açısından İran’dan boşalan boşluğa oturdu ve ABD’nin Ortadoğu’da oturtmaya çalıştığı en önemli kolon haline geldi. Golan’ı işgal eden İsrail’le teknik olarak savaşta olan Suriye ise Amerikan düzenine direnme anlamında İran’la aynı çizgide olan yegane Arap ülkesiydi. Haliyle Orta Doğu’da ABD açısından çözülmesi gereken iki baş ağrısı vardı: İran ve Suriye. İran, Amerikan düzenine karşı direnç noktalarına çalıştı ve nihayetinde hem Arap dünyasında kendi nüfuz kanallarını açtı hem de Amerikan düzenine çomak sokma yetenekleri kazandı. Filistin’de Hamas ve İslami Cihat gibi örgütleri, Lübnan’da Hizbullah’ı destekledi. ABD’nin İran’da karşı devrim mekaniğini devreye sokabilmek için Saddam’ın liderliğindeki Irak üzerinden yürüttüğü 8 yıllık savaşta istediği neticeyi alamadı. 2003’teki Irak işgalini tasarlayanların kafasındaki planlardan biri de direngen Şii İran’a karşı edilgen Şii Irak’ı bariyer gibi germekti. Saddam dönemi kapanırken ABD’nin şekillendirdiği politik düzen, İran’ın nüfuz alanını derinlemesine genişleteceği bir kırılganlıklar içeriyordu. İran yeni fırsatları çok iyi kullandı ve artık Bağdat’taki siyaset ABD ile İran arasındaki denge savaşlarına göre şekilleniyor. İran’ı oyun dışı bırakarak Bağdat’ta hükümet kurmak bile imkansız hale geldi. IŞİD ile savaş İran’a milis yapılar üzerinden de nüfuz kanalları açtı.

Suriye ise İran için nüfuz savaşında bir diğer dönüm noktası. İran, Suriye devletine omuz verirken oluşturduğu milis yapılanmalar ve askeri-teknik destek güçleriyle Irak’tan Suriye’ye, oradan Lübnan ve Filistin’e uzanan hatlarda operasyonel kapasite kazandı. Hizbullah Suriye savaşıyla daha da güçlendi. Beri tarafta Yemen’de İran’la çok farklı siyasal süreçlerden gelen Husilerin kurduğu Ensarullah hareketi perspektif olarak İran’ın etkisine açık bir yönelim kazandı. Husilerin uzlaşı hükümeti ve ortak anayasa planlarının çökmesinin ardından başkent Sana’yı ele geçirmesi İran karşıtı Körfez bloku ve Batılı müttefikleri için istenmeyen bir neticeydi. 2011 sonrası müdahaleler Suriye’yi dize getirme hedefine ulaşamayınca oyunun kurgusu bir kez daha değişti ve bu kez İsrail’i tehdit eder hale gelen unsurları bertaraf etmek için İran ve bağlantılı yapılar mücadelenin ana hedefi oluverdi. Yemen, Suriye, Irak ve Lübnan bu anlamda aleni ve gizli bir dizi müdahaleye sahne oldu. Özetle ABD ve Körfez’deki ortakları İran’ın kollarını kesmek için kapsamlı bir strateji geliştirdi. Bu strateji işe yararsa sıra İran’ın içine gelecek.

“SALDIRI İRAN’I ÇÖKERTME STRATEJİSİNDEN BAĞIMSIZ DEĞİL”

Suudi Arabistan petrol tesislerinin vurulması sonrası başlayan gerilimin ayrıntılarına gelirsek. Bu saldırı tam olarak neyin nesi?

Bu saldırı, failiyle ilgili tartışmalar bir kenara, özünde İran merkezli krizler paketinin ürettiği bir sonuçtur. Saldırıyı, daha önce Yemen’de 4 yıldır sürdürülen yıkıcı ve yok edici savaşa son vermesi için Suudi Arabistan’daki çok sayıda hedefi roketlerle vurmuş olan Husiler üslendi. Ancak Suudi liderliğindeki koalisyon, silah tedarikçisi ABD, Britanya, Fransa ve Almanya İran’ı sorumlu tutuyor. Tarafsız duran bazı taraflar da İran’ın şöyle ya da böyle parmağının olduğuna inanıyor. Husilerin roket-füze kapasitesini İran’ın desteği olmadan bu kadar geliştirebileceğine inanan yok. Fakat Husi direnişi İran’a mal edilemez. Çok farklı tarihi süreçlere ve iç dinamiklere sahip. İnsansız uçaklar ve füzelerin menşei ister İran ister Yemen olsun, Aramco tesislerinin bu şekilde vurulması ne Yemen’deki savaştan ne de İran’ı çökertmeye odaklı stratejiden ayrı değerlendirilebilir.

“HUSİLERİN DİRENME KAPASİTESİNİ HEPTEN İRAN’A BAĞLAMAK YEMEN’İ YANLIŞ OKUMAK OLUR”

Husiler kimdir? İran ile doğrudan veya dolaylı nasıl bir ilişkileri var?

Husilerin adı hareketin kurucusu Hüseyin Bedreddin el Husi’nin aile adından geliyor. Yemen 1962’ye kadar yaklaşık 1000 yıl boyunca Zeydi İmamet geleneğine bağlı liderlerce yönetildi. Husiler bir nevi bu geleneğin küllerine üflüyor. Zeydilik ya da Zeydiye Şiilik içinde değerlendirilen ama klasik 12 İmam inancının dışında kalan bir akım. Zeydiler esasen Sünnilere en yakın Şii grubu olarak da değerlendiriliyor. Hatta 12 İmam geleneği yer yer Zeydileri Şii saymamıştır. Haliyle mezhebi yakınlık Husilerle İran arasındaki bağı anlatmaya kafi değil. Burada siyasi çizgi ve söylemde yakınlaşma çok daha belirleyici. Ensarullah son zamanlarda Hizbullah’ı sanki model alan bir yaklaşım içinde. İran’la doğru düzgün bağları olmadığı dönemlerde de Husiler savaş yürüttü, yalın ayaklarıyla çöllük, dağlık, tepelik alanlarda Suudileri çok fena hezimete uğrattı. Husilerin yaşadığı yerler Suudi Arabistan’ın güney sınırlarına yaslanıyor. Ayrıca Husilere cephe alan cephede Zeydiler çok. Husilere karşı ilk savaşı yürütmüş olan eski Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih de bir Zeydi idi. Ensarullah’ı ayıran İran’la ideolojik söylemdeki paralellikler, bu anlamda Amerikan-İsrail karşıtı söylemleridir.

2012’den sonraki iktidar oluşumunda Suudi gölgesinin ya da müdahalesinin başlattığı kavgalar bir kenara Suudilerle Yemenliler arasındaki husumetin güncel tarihi 1930’larda başlıyor. 1934’te Suudi Kralı Abdülaziz, Yemen’i işgal edip Asir, Cizan ve Necran’ı ele geçirmişti. Şimdi politik söylemde geçmişin kavgası hemen öne çıkıyor. Mesela geçenlerde Necran’a sızıp iki askeri tesisi basan Husilerin açıklamalarına dikkat edildiğinde “Yemen’e ait Necran” ifadesi dikkat çekiyor. Yemen’i kontrol etmek zordur. Suudiler 1934’te bu üç bölge dışındaki yerlerden çekildi. Osmanlı da tam olarak başarılı olamamıştı. Yemen siyasi haritası ve tarihsel süreçleri dikkate alındığında Husilerin ülkenin tamamına hakim olabilmeleri de çok zor. El Kaide ve IŞİD etkisine de açık olan Sünni bölgeler var, Suudilerin Mısır başta olmak üzere pek çok ülkede karşı durduğu ama Yemen’de desteklediği Müslüman Kardeşler’in (Islah Hareketi) de hatırı sayılır bir gücü var. Bu gücün boyutunu aşiret bağları da belirliyor. Husilere karşı cephede yer alan ama Suudi-BAE koalisyonunda yaşanan ayrışmayla tekrar kendi bağımsızlıkçı yolunu tutturan Güney var. Siyaseten bütünlüklü bir coğrafya değil. Husilere İran’ın desteği çok politize bir konu. Amerikan istihbaratı İran bağlantısını deşifre etmek için çok uğraştı ama başarılı olamadı. Husilerin direnme kapasitesini hepten İran’a bağlamak Yemen’i yanlış okumak olur.

“ARAMCO YENİ BİR DEHŞET DENGESİ OLUŞTURDU”

Aramco’da saldırıdan sonra gelişen siyasi süreç nereye gidiyor sizce?

İlk etapta saldırının İran üzerindeki baskıyı tırmandıracağı beklentisi oluştu. Ancak saldırı Körfez’de çıkacak bir savaşın nerelere ulaşacağını göstermesi açısından bir ön atış olarak da değerlendirilebilir. Bu bakımdan yarattığı etki ilk günler İran etrafında suların köpürmesine yol açsa da siyaseten hedefini vuran bir saldırı olarak etkisini göstermeye başladı.

Bu süreçte aldığı pozisyon, İran’ın bu gerilim sürecindeki planları açısından neye işaret ediyor?

Bu saldırıyla verilen mesaj ya da alınan mesaj önemli. Mesaj iki yönlü; Yemen savaşı devam ederse Suudi Arabistan en can alıcı yerlerinden vurulabilir. Herkesin de dikkat çekildiği ikinci mesaj; İran’a bir saldırı olursa ya da İran’ı kuşatma-çökertme hamleleri kontrol dışı gelişmelere yol açarsa Körfez’de hiçbir ülke kendini güvende hissetmesin. Bunun bedelinin herkes için ağır olacağı mesajı bütün başkentlere ulaştı sanırım. İran meselesi çok çetrefilli bir mesele. İran, kolay lokma olmayacağını gösterdikten sonra ABD’ye müzakerenin ön koşulunu net olarak koydu: Önce yaptırımlar kaldırılacak, Trump’ın çekildiği nükleer anlaşmaya geri dönülecek. Bu açıdan Aramco saldırısı yeni bir dehşet dengesi oluşturdu.

“İRAN’DA YAKILACAK BİR ATEŞ GENİŞ BİR COĞRAFYAYI İÇİNE ALIR”

İran’la gerilim bu ülkenin bir şekilde etkin olduğu tüm ülkeleri etkiliyor. Bu sürecin Suriye, Lübnan, Irak gibi ülkelere siyasi etkisi nasıl oluyor?

İran’la gerilim gösteriyor ki orada yakılacak bir ateş geniş bir coğrafyayı içine alabilir. İran’a müdahale Suriye, Irak, Lübnan, Filistin, Yemen, Pakistan ve Afganistan’da ABD ve müttefiklerinin çıkar ve varlığına yönelik asimetrik bir savaşı tetikleyebilir. Irak’ta İran’a yakın siyasi-askeri unsurlar ABD’ye “git” demeye ya da Amerikan çıkarlarını hedefe alacaklarını söylemeye başladı. Suriye’de zaten aleni bir kapışma devam ediyor. Mezhepsel-dinsel bölünmeler üzerine kurulmuş Lübnan’da durum zaten çok hassas. Suudi-Fransız-Amerikan eksenine karşı “direniş ekseni” arasında kavga hep var. Lübnan’da savaş çıkmıyorsa bu ülkede halkların 1975-1990 arasındaki iç savaştan çok çekmiş olmasındandır. Lübnan’ın karışması, İsrail’i de içine çekecek senaryolara kapı açıyor. Yemen’deki savaş doğrudan Suudi Arabistan ve BAE içlerine taşınabilir. İran’ın Pakistan-Afganistan hattında da artık harekete geçirebileceği milis oluşumları var. Senaryo ürkütücü boyutlar kazanabilir.

Burada şunu vurgulamak lazım: Nüfuz savaşlarının herhangi birini matah bulmuyorum. Ortadoğu’daki nüfuz savaşı çok temel bir sorun haline geldi. Birinin nüfuzuna yararlı diğerininkine şeytani yaklaşmak meseleleri anlamayı zorlaştırıyor. Bu ülkelerin farklı tür ve tarzlarla kendini gösteren bütün müdahalelerden kurtarılması gerekiyor. Irak’ta Amerika “İktidarı ben belirlerim” diye dayatmacı olduğu sürece İran da aynısını yapmaya devam edecektir.

“TRUMP, SAVAŞA VARDIRMADAN İTİBARLI BİR ÇIKIŞ ARIYOR”

ABD, Trump İran konusunda ne kadar ileri gidebilir? Savaş mümkün mü?

Trump çevresindeki kışkırtıcı faktörlere rağmen kanaatimce İran’la savaş istemiyor. Zaten bunu kendisi onlarca kez söyledi. Aşırı ölçülere varan baskı mekanizmasından sonuç almayı umuyordu. Fakat kibir ve küstahlığın işe yaramayacağını İran deneyimiyle görmüş oldu. Avrupalı müttefiklerin Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’yi Trump’la görüşmeye ikna etmek için BM Genel Kurulu sırasında seferber olması çok enteresan bir durumdu. Özellikle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ara buluculuk çalışmalarının Beyaz Saray’la koordinasyonsuz olduğunu zannetmiyorum. Trump beklediği telefonun çalmayacağını artık anladı. Bu iş savaşa vardırmadan itibarlı bir çıkış arıyor. Bunun kendisine az da olsa bir zafer havası kazandırması lazım. Ama zor. ABD’nin beklediği tavizler ile İran’ın mevcut pozisyonu arasındaki uçurum çok büyük.

“RUSYA, ‘İRAN TEHDİDİ’ ALGISINI AVANTAJA ÇEVİRİYOR”

İran ile iş birliği içinde olan Çin ve Rusya’nın bu gerilim siyasetindeki yeri nedir? Daha önce yaptığımız bir söyleşide …. Erhan Keleşoğlu, “Türkiye’nin S-400 alması Mısır, Suudi Arabistan gibi ülkelerin de bu konuda önünü açabilir” demişti… (Onlar ne diyor bu sürece)

Çin ve Rusya Amerikan müdahaleciliğine karşı İran’ı belli ölçülerde kayıran tavırlar içinde olageldi. İki ülkenin de BM Güvenlik Konseyinde İran’ın nükleer programına karşı yaptırımların önünü açtığı zamanlar da oldu. Rusya için ABD ile kavgalı olan İran’la ortaklık pek çok açıdan kârlı ve kullanışlı. Hem İran’la ilişkileri başından beri sıcak tutarak kendi çıkarlarını gözetiyor hem de Körfez ülkeleri arasındaki “İran tehdidi” algısını avantaja çeviriyor. İran’la gerilimin yaratacağı petrol fiyatlarındaki dalgalanma bir petrol ihracatçısı olarak Rusya’nın keyfini çıkardığı bir sonuç. Çin ise bölgenin en büyük petrol ithalatçısı. Bu türbülanstan çok zarar edecek. O yüzden suların durulmasını istiyor.

“AVRUPA, İRAN’DAKİ ÇIKARLARINI ABD İÇİN DAHA FAZLA ÇÖPE ATMAK İSTEMİYOR”

İran Cumhurbaşkanı Ruhani, ABD’nin yaptırımları kaldıracağını ve hatta Merkel, Johnson ve Macron’un da “ABD ve İran arasında bir görüşmenin gerçekleşmesi konusunda ısrar ettiğini” söyledi. Gerçi ABD’den yalanlama geldi ama nasıl okunmalı bu açıklama?

Trump yönetimi, Avrupa’yı ticaret anlaşmalarından savunmaya kadar pek çok açıdan fena hırpaladı. Trump’ın 5+1 grubunun İran’la uzun süren müzakerelerden sonra elde ettiği nükleer anlaşmadan ABD’nin imzasını çekmesini de bir dayatma ve ortakları aşağılama olarak algılandı. İran’a müdahalenin yaratacağı jeostratejik ve jeopolitik depremin yıkıcı sonuçları da Avrupa’nın bir diğer kaygısı. Afganistan, Irak ve Suriye’ye müdahaleler Avrupa’yı son yılların en büyük göçmen kriziyle baş başa bıraktı. 80 milyonluk İran’ın getireceği göç dalgası Avrupa için daha büyük bir kabus. Avrupa, İran’daki çıkarlarını ABD için daha fazla çöpe atmak da istemiyor. İran elbette Avrupa açısından problemli bir ülke. Ama savaş kimsenin çıkarına değil; silah üreticileri ve tüccarları hariç. Almanya, Fransa ve İngiltere liderlerinin ortak açıklama ile saldırıdan İran’ı sorumlu tutmaları savaş istedikleri anlamına gelmiyor. Öyle sanıyorum ki bu hem Amerikalı şahinlerin önünü alma hamlesi hem de İran’ı esnetme çabası. Avrupa bir taraftan Trump’ın tek taraflı dayatmalarının sorunu çıkmaza sürükleyeceğini belirterek nükleer anlaşmayı korumaya çalışırken diğer taraftan Washington ve Tahran’ı yeniden müzakere masasına çekebilmek için İran’ı tavize zorlayan taktikler izliyor. İkincisi Beyaz Saray’daki şahinlerin saçını başını yolduğu Trump’ın da beklentisine denk düşüyor.

“KÖRFEZ ÜLKELERİ YANGINDAN KAÇAMAYACAĞINI GÖRDÜ”

Gerilimin diğer Körfez ülkelere yansıması ne oldu? Son olarak Suudi Arabistan Veliaht Prensi‚ İran’la bir savaşın petrol fiyatlarını altüst edeceğinden bahsetmişti…

Trump, “Saldırıyı İran yaptı” demeyi Suudilere bırakıp Riyad’dan gelecek açıklamaya göre İran’a yanıt için pazarlığa açık paragöz bir pozisyon aldı. Bu haliyle de Kongreden çok sert tepkiler aldı. Fakat füzelerin menzilindeki Suudiler, İran’a yanıtı 10 kez düşünmek zorunda. Geçmişte Suudiler hep ABD’yi İran’ın tepesine binmeleri için kışkırtıp duruyordu. Ama görüldü ki saldıran ABD ya da İsrail de olsa Körfez ülkeleri yangından kaçamayacak. Muhammed bin Selman’ın son açıklamalarını orta yolu bulma çabası olarak görmek lazım. Ki İranlı kaynaklara bakılırsa Kral Selman Tahran’a ‘Makul olalım’ kıvamında mesajlar göndermiş. Suudi ekonomisi de iyi günlerinde değil. Artık ABD istedi diye 100 milyarlarca dolarlık çekler yazamıyorlar. Trump İran’a karşı koruma çeki olarak Aramco’nun yarısını isterse kimse şaşırmasın.

T”ÜRKİYE ARTIK SUUDİLERLE FARKLI COĞRAFYALARDA RAKİP AKTÖRLERE EL VERİYOR”

Son olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Cemal Kaşıkçı cinayeti üzerinden Suudi Arabistan’a yönelik sesini yükselttiğine tanık olduk. Bu konuşmayı İran geriliminde bir pozisyon alma olarak değerlendirebilir miyiz? Hükümetin bu süreçteki politikası nedir?

Tepesine binilmiş İran’dan hayli avantajlı petrol alıyorlardı. Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu durum dikkate alındığında İran’a yaptırımların bizim için de epey olumsuz sonuçlar getirdiği aşikar. AKP iktidarı, Amerikan politikalarına paralel olarak İran’la pek çok yerde kapışan ya da rekabet eden bir dış politika izledi. İran’ın etkili olduğu pek çok ülkede ya hezimete ya da zarara uğradı. Sonunda krizin en ağır olduğu Suriye’de, Rusya ve İran’la aynı trene binmek zorunda kaldı. Bu kadar sorunlarla çevrilmişken İran’la daha fazla hesaplaşamaz. Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen’de Suudilerle aynı koalisyonda yer alan Türkiye artık Suudilerle farklı coğrafyalarda rakip aktörlere el veriyor. Müslüman Kardeşler ve Katar’a destek bu kamplaşmada birincil etken. Cemal Kaşıkçı cinayeti bu kamplaşmanın tam orta yerinde geldi ve simgeselleşti. Erdoğan, Kaşıkçı cinayetini bir baskı aracı olarak kullanıp Türkiye’nin nüfuz alanlarına cephe açan Suudi Veliaht Muhammed bin Selman ile BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed’i tasfiye edecek mekanizmaları tetikleyebileceğini sandı. Ama başarılı olamadı. Suudi kralı ile oğlunu ayrı kefeye koyan ve bir saray darbesi beklentisine yatan yaklaşımlar sergilendi. Hepsi çok ters tepti. Amerikalıları da Kaşıkçı cinayeti ile köşeye sıkıştırmaya çalışıyor. Mısır’da Abdulfettah el Sisi yönetimine karşı olduğu gibi bu konuda da bir ısrar var. BM kürsüsünden yapılan konuşmanın içeriği de bunlarla doluydu. Artık bu diskur kimseyi etkilemiyor. Erdoğan bundan ne umuyor bilmiyorum. Artık mantık aramayı bıraktım.

“BATI’NIN SİLAHLARIYLA KENDİ ORTAK EVİMİZİ HAVAYA UÇURUYORUZ”

Suudilere satılmış modern savunma sistemleri var. Uzun süredir gerginliklerin olduğu ülkelerde daha çok silahlanma en temel gündem. Türkiye’de sürekli, S-400’ler, SU-35’ler, iptal edilse de F-35’ler tartışması var… Bölgesel her gerilim yeni silah anlaşmalarına gerekçe yapılıyor. Güvenlik için daha çok silah politikasından başka seçenek yok mu?

Kriz ve savaş asırlardır barutçuların başını döndürüyor. İran tehdidiyle Amerikan silah sanayisinin cebi şişirildi. Suudi Arabistan bölgenin en fazla silaha para akıtan ülkesi. Bu lanet döngünün kırılması gerekiyor. Trump 2017’den beri Suudileri aşağılaya aşağılayan “450 milyar dolarlık silah anlaşması yaptım” diye övünüp duruyor. Yemen’i yakıp yıkan savaş güç ve ağabeylik gösterisinde Suudileri rezil rüsva ederken aynı zamanda Amerikan, İngiliz ve Fransız silah sanayisinin kasasını şişirdi. Evvela bu rezilliği ve aşağılık durumu bölge ülkelerinin görmesi lazım. Batı’nın silahlarıyla kendi ortak evimizi havaya uçuruyoruz. Son krizlerde bölge ülkeleri silaha ve savunmaya ayırdıkları bütçeyi daha da artırarak kendi halklarının sefaletini büyüttü. Bu ülkeler siyasi gerilimleri düşürecek, vekalet savaşlarını bitirecek, nüfuz kavgalarına son verecek mekanizmalar bulmak zorunda. Bunu yapacak akıllı ve etkili liderlerin yokluğu bölgenin en büyük talihsizliği. Bu iyiliği kimse ABD’den beklemesin. Bölge ideolojik olarak saplantılı, hamaset küpü, dinci-mezhepçi, kasaba uyanığı, heveskar, uşak ruhlu ve miyop siyasetçilerin elinde perişan oldu.

Kaynak: Evrensel Meltem AKYOL