‘Geliyor, ama niye bilmiyoruz’ – Ergin Yıldızoğlu

Geçen hafta The Economist, dünya ekonomisindeki, anlamlandırmakta zorlandığı “garipliklerden” yakınıyordu. Bu hafta The Times gazetesinde yazan SKY News kanalının ekonomi editörü Ed Conway: “Küresel slump (resesyon) geliyor, ama niye bilmiyoruz” diyor ve ekliyordu “siyasiler çaresiz görünüyorlar.”

Aslında biliyoruz
Aslında ortada bir gariplik yoktu, ekonomi krizdeydi ve düzenin yazarlarının ezberledikleri dogmalar iflas etmişti, o kadar…
J. M. Keynes, 1932’de (bugüne benzer bir dönemde), ekonomik krizi yaratan koşullarda eğitilmiş insanların, krizin sorunlarını çözemeyeceğini vurguluyordu. Egemen modellerden (ekonomik liberalizm) kopmuş, yeni düşünceler gerekiyordu. Belki Keynes, kendi modeline yer açmaya çalışıyordu ama en azından yeni bir şeyler söylüyordu. Söyledikleri de II. Dünya Savaşı sahayı “temizledikten” sonra, kapitalizmin yeniden inşa sürecinde çok yararlı olacaktı.
Bir resesyonun niye gündemde olduğunu görmek için birkaç veri yeterli. Örneğin, geçen ay Financial Times’da, Martin Wolf’un aktardığı prodüktivite grafiği gelişmiş ülkelerde 2000’li ve 2010’lu yıllarda prodüktivitenin (saat başına çıktı oranı) belirgin bir biçimde gerilemekte olduğunu gösteriyordu.
Bir diğer veri de şirket borçlarının sürdürülemez düzeyde artmış olmasıdır. IMF, bu ay yayımlanan raporunda bir resesyonda, bu şirketlerin en azından ‘40’ının faizlerini bile ödeyemeyeceğine işaret ediyordu. Gelir dağılımındaki muazzam bozulmanın tüketici talebi, bunun da genel olarak sermaye yatırımları üzerindeki olumsuz etkisini de göz önüne alabiliriz. Küresel sermaye yatırımları 2016 – 2017 yıllarından yıllık yüzde 8 artarken 2018-19 döneminde yüzde sıfır düzeyine inmiş. Küresel ticaret hacmi de geriliyor.

Savaşların arkasındakileri de…
Bunların üzerine gelir dağılımındaki aşırı bozulmanın seçmenin ruh hali üzerindeki, kapasite fazlası sorununun da sanayi üzerindeki basıncından kaynaklanan “milliyetçiliği”, buna cevap olarak gelişen “korumacılığın”, giderek dünyanın en büyük iki ekonomisi, ABD ve Çin arasındaki bir ticaret savaşına dönüşmeye başlamasının getirdiği belirsizliği ekledik mi resesyonun niye ve nasıl gelmekte olduğunu, hatta kapıya dayandığını kolaylıkla anlayabiliriz.
Ancak, serbest piyasa Ayetullahlarının bu verileri bir araya koyması olanaklı değil; eleştirel bir yaklaşım gerekiyor.
Bu olmayınca da şu paradoks piyasa ekonomistlerinin, iş çevrelerinin liderlerinin kafasını çatlatıyor: Finansal krizin mali sektörü çökertmesini önlemek için piyasa enjekte edilen 12 trilyon dolar kaynak ve buna eşlik eden sıfır faiz oranları, ekonomik büyümeyi ve enflasyonu tetiklemedi, aksine, dünya ekonomisinde, özel sektör, devlet borçlarının yükü o krizden bu yana daha da arttı. Şimdi, iş çevreleri ve ekonomistler, “Bu düşük faizler yeni bir mali kriz yaratacak” diyorlar. Ancak ekonomiler yavaşlar, hatta resesyona girerken faizlerin artmaya, para musluklarının kapanmaya başlamasının çöküşü derinleştirmesi kaçınılmaz; bu da IMF’nin işaret ettiği gibi yine bir mali krize açılıyor. Gel de çık içinden!
Çıkabilmek için kapitalizmin krizinin kaynağındaki “kârlılık oranları” sorununa, bunun dolaşım düzeyinde kendini açığa vuran aşırı birikim (kapasite fazlası) ve yetersiz tüketim biçimlerine bakmak gerekiyor. O zaman, “Peki bu kapasite fazlası nasıl yok edilecek? Bu sorundan kaynaklanan borçlanma eğilimi, bunun yarattığı borç yükü nasıl eritilecek? Yok etme ve eritme sürecinin toplumsal yükünü kim üstlenecek” gibi tatsız sorular gündeme geliyor.
Tatsız, çünkü bunlar büyük savaşları harekete geçiren dinamiklerle yakından ilişkili sorular. Her devlet/egemen sınıf kendi ülkesindeki kapasite fazlasını koruyarak, başka ülkelerdeki kapasitenin yıkımını, o yıkımla açılacak pazarları hedef almaya başlıyor. 19 yüzyılın jeopolitik akıllarından Amiral Mahan’ın dediği gibi, büyük güçler arasında başlayan ticari rekabet giderek, önce ticaret savaşlarına sonra da gerçek savaşlara yol açıyor.
Evet, resesyonun niye yeniden gündeme geldiğini de biliyoruz. Yazık ki kapitalist toplum “engelleyecek aklı” üretemiyor. Kapitalizmin krizi de bir tyıkıma, “temizliğe” doğru ilerlemeye devam ediyor.