“Hazırım diyebilirim: Kaldığım yerden değil, beş bin kilometre ileriden mücadeleye başlamak için.”

Merhaba, Hapishane, kâğıt/kalem kullanılarak yazılıp, zarflı/pullu yolculuğa çıkarılmış “fiziksel” mektubun son kalesi. Bir gün hapishaneyi ortadan kaldırdığımızda -ki bunu mutlaka başaracağız- arkasından hayıflanıp özlenecek tek hatırası bu kalacak insanlığa.

Altı yüz on beş (615) gündür yüksek güvenlikli “Silivri Kapalı” hapishanesinde tutsağım. Bunun ilk beş yüz günü; on iki metrekarelik bir tecrit hücresinde, ziyaretçilerim ve avukatlarım dışında kimseyle temas etmeden geçti. Bir süredir, bir parça daha büyük bir hücrede iki kişi kalmamıza izin veriliyor.

Havalandırmamızın duvarları sekiz metre yüksekliğinde ve üzeri tel bir kafesle kapalı. Bazen alışkanlıkla “bahçe” diyorsak da aslında sadece baca. Daha doğrusu kamerayla kesintisiz izlenen bir kuyu.

Yirmi beş metrekareye iki kişi düşen nüfus yoğunluğumuz yüzünden sizi yanıltmak istemem, burası aslında bir hapishane kasabası. Geniş bir tarım alanına tünel betonuyla tecavüz edilerek inşa edilmiş dokuz ayrı hapishanede; sayıları on bine yaklaşan tutsak, binlerce gardiyan, asker, bazılarının aileleri ve çocukları, öğretmen, imam, doktor dersem kasaba benzetmem daha iyi anlaşılabilir. Bu çağa ait değil.

Giriş ve çıkış kapılarındaki kulelerde nöbetçi bekleyen, etrafı sur ve hendekle değilse bile yüksek tel örgülerle çevrili bir orta çağ kasabası. Kapısından girmekle ceza adalet sistemimizin bir başka rezilliği olan “yarı açık-açık” hapishaneye de girmiş olduğunuz için sokaklarımız hareketli.

Geçmişte avukat olarak gelip gittiğim için ben kasabanın görsel imgesine sahibim; yani camileri, marketleri, otoparkları, “otobüs” garajlarını, okulları size anlatabilirim. Ama kasaba sakinlerinin yarısından çoğu hiç görmeden, yıllarca bu dekorun bir parçası olarak burada yaşıyor.

Muhtemelen benimkine benzemiyordur imgeleri. Tecriti aşabilen sesler, kokular ve telle filtrelenmiş görüntüler onların kasabası. Camilerin varlığını ezan sesinden, marketleri “kapıya teslim” kantin satışlarından, okulu Pazartesi ve Cuma bayrak törenlerinin cıvıltısından, garajı duruşmalara götürülmek üzere doldurulduğumuz “ring” kamyonetlerinin pis ve dar, kameralı kabininden tanıyorlar. Üniforma ve kelepçeye ise herkes eşit düzeyde teşne.

Tabii bir de ziyaretçilerin anlattıklarından biliyorlar.

“Periyodik olarak kapıları dövüyoruz, saati gelince sloganlar atıyoruz, keyfi aramaları, tutumları, pervasızlığı protesto ediyoruz. Onlarca yıldır yapılageldiği gibi” Her belediye başkanında heyecan uyandıracak kadar turistik bir kasaba burası; binlerce haftalık ziyaretçinin yanında bayramda on binlerce insan sabahın erken saatinden hava kararıncaya kadar buralarda oluyor. Uğultusunu duyuyoruz.

Bir ve üç kişilik tecrit, başka hiçbir saldırıya ihtiyaç duyulmaksızın, yedi gün ve yirmi dört saat işkence anlamına geliyor. Bunu başka fiziksel saldırılara ihtiyaç duymadıkları anlamında söylemiyorum, hapishane her daim şiddet mekanıdır. Aynı zamanda direniş mekanıdır elbette.

Kapatılmasının haksız olduğuna inanların iradesini kırmak güçtür. Gazeteleri sınırlanan, politik dergileri verilmeyen, kitaplarına kota, mektuplarına sansür uygulanan insanlar direniyor. Bugünlerde Grup Yorum üyeleri açlık grevinin kırklı günlerindeler. Geçmişte çoğumuz yaptık ve gelecekte de yapılacak. Sesimizi duyurmak, haksız saldırıyı geriletmek için sakatlığı, ölümü göze alıyor insanlar.

Periyodik olarak kapıları dövüyoruz, saati gelince sloganlar atıyoruz, keyfi aramaları, tutumları, pervasızlığı protesto ediyoruz. Onlarca yıldır yapıla geldiği gibi.

Diğer yandan “Yüksek Güvenlikli Kapalı” sakinleri kasabanın sosyetesi kabul ediliyoruz. Diğer sekiz mahalle en fazla yirmi dört kişi için yapılmış koğuşlarda sayıları elliyi bulan nüfus yoğunluğuna sahipken bizim en kalabalık hücremiz üç kişilik.

Adalet Bakanlığı “tehlikeli teröristler” olduğumuz; hapishane idaresi de fazla “ünlü” olduğumuz için böyle olmak zorunda olduğunu savunuyor. Bakanlığa değilse bile hapishane idaresine hak vermemek mümkün değil. Bazı günler, aynı anda dolu olup birbirini görebilen on dört camekanlı avukat görüş kabini gerçek bir “all star” havası yaşıyor. Osman Kavala’dan, Eren Erdem’e; Ahmet Altan’dan Mümtazer Türköne’ye, Adnan Hoca’nın “kızlarından”, Ebu Hanzala’ya bitmez tükenmez bir çeşitlilik. Generaller, valiler, mahkeme başkanları, polis müdürleri burada vasat sayılıyor. İsimlerini bildiklerimin bile isimlerini hatırlamak müşkül; o cenah yaşlandıkça sanki birbirine benziyor.

Ve elbette devrimciler ve yurtseverler. Uzun seslenmeler, türküler, marşlar, kapı dövmeler, saldırı altında direnişler, saatli sloganlar onların bloklarından geliyor. Hapishane nüfusunun sadece onda birini oluşturmalarına rağmen hapishane mücadelesinin, neşesinin, kavgasının ve umudunun tamamı onlarda.

Kulağımızın biri dışarıda elbette. Sabah-akşam haber rutini: Fox TV. Gün ortası sohbetler: Halk TV. Kaçırdığımız bir şey var mı? CNN-NTV altyazıları Eyvah kötü bir haber mi var?: TRT Teletext Solculardan ses var mı?: Cumhuriyet (bazen var ama bunlar yazmıyor sitemiyle) Bir hata işleyip kendisini cezalandırmak isteyenler için de A Haber var. İdam cezası kaldırıldığından yirmi dakikayı geçmemeye çalışıyoruz. Yüz yirmi bin sayfa okuyup, bin sayfa yazdım. Üç bin kilometre koşup, iki bin kilometre de yürümüşüm hesaplarıma göre. Lise son sınıftaki kiloma kavuştum yıllar sonra.

Neşemde ve kararlılığımda azalma yok. Hazırım diyebilirim: Kaldığım yerden değil, beş bin kilometre ileriden mücadeleye başlamak için. Kapatıldığım günden değil, bırakıldığım andan beş sene ileriden mücadeleyi sürdürmek için. Bırakacaklar mı? Elbette bir gün, mecburen. Süre ve mesafe arttıkça onların aleyhine işliyor denklem. Kendileri bilirler. Asla vazgeçmeyeceğiz, asla teslim olmayacağız! Tam da bu nedenle mutlaka Biz Kazanacağız!

O zaman mektubun hakkını vererek bitirelim. Bir başka mektuba kadar herkesi sevgiyle kucaklıyorum. Küçüklerin gözlerinden, büyüklerin ellerinden öperim. Gerçekten kazanacağız!

Selçuk Kozağaçlı Silivri Kapalı Hapishanesi’nden