Hiç az değiliz ve hiç çok değiller – Ender Öndeş

Neredeyse otuz yıl oluyor, cezaevinden ilk çıktığım günler… Mahallemizde bir Ali abimiz var; yalan olmasın şimdi, belediyede çalışırdı sanırım ve sendikacılığı filan vardı. Tuhaf bir lakabı da vardı da buraya yazamam şimdi; neyse işte, oğlanın sünneti varmış, çağırdı, gittim. Bildiğin sokağın ortasına masalar kurulmuş, kadehler kalkıyor, artık allah ne verdiyse yeniliyor içiliyor, klarnetler darbukalar… Belediye otobüsü yolunu değiştiriyor geçerken, “Ali abinin oğlan sünnet oluyor, bozmayalım ortamı” diyor şoför, o kadar yani!

Şimdi nereye geldik biz? Nasıl geldik buralara?

Mesele alkol ya da klarnet meselesi değil elbette, sevmem de zaten alkolü pek. Ama bakar mısınız şu güzelliğe, “ortamı bozmayalım” diyor şoför abiler.

Şimdi neredeyiz? Bu kadar kötücül insan, bu kadar düşmanlıkla dolu yürek ne ara karıştı hayatımıza? “Liste hazırladım” diyor kadının biri; bir başkası ölüm orucunun en kritik noktasındaki gencecik bir insan için “gebersin” diye höykürüyor, mezardan ölü çıkarıp yakmaktan söz ediyor ya da polisin kovalayıp ödünü patlattığı çocuk için “küçükken ezeceksin bu mikropları” diye akıllar fikirler veriyor.

Kirliliğinden emin olduğumuz sosyal medya bu konuda bir ölçü mü? Hakikaten çoklar mı bu kadar yoksa öyle mi görünüyorlar? Tamam, troller var, maaşla bu işleri yapanlar var, ‘bot hesap’ denilen şeyler var, biliyoruz ama bu kadar da basit açıklanabilir mi durum? Bundan hiç emin değilim doğrusu. Bütün bu ‘profesyoneller’ ayıklandıktan sonra yine de geriye hiç küçümsenmeyecek bir yığın insan kalıyor. Kötü insanlar bunlar. Bildiğin kötü. Yani politik nedenle şunu ya da bunu sevmemekten değil, doğrudan doğruya irin akıtan bir dilden ve zihinden söz ediyorum.

Ve uzakta değiller. Komşumuz da var aralarında, otobüste yan yana oturduklarımız da.

Kim bunlar? Türkiye’de politik sosyolojinin saha araştırmaları yerini anket şirketlerine terk edeli çok oldu. Mübeccel Kıray gibi efsane hocalar da göçüp gittiler artık. Kör gibi, el yordamıyla ilerliyoruz şimdi, çevremizde ve tweetlerde gördüklerimizle yetiniyor ya da Aziz Nesin’in yüzde 60 zırvasını tek bilimsel gerçek olarak kabul edip üstüne yatıyoruz.

Bu insanlar mesela, bugünkü düzenin rantını yiyen müteahhitler, yapsatçılar filan mı? Tabii ki değil. Onların toplamı kaç kişidir ki zaten? Tabii ki değil. Bu insanların çoğu senin benim gibi üç kuruşa talim eden sefil varlıklar. Gerçek bu. Adam taşeron şirkette mahallemizin çöpünü temizliyor ama bütün dünyanın bize düşman olduğuna, son Türk devletini yıkmak istediğine inanıyor. Zaten tarih boyunca hangi sınıf çatışmasında emekçilerle patronlar çatışmışlardır ki? Onların resmi ya da gayrı resmi orduları, sokak güçleri her zaman en diptekilerden, en umutsuz kesimlerden oluşmaz mı?

Depolitizasyon bize hep süper açıklayıcı bir kavram olarak görünür ama hayır, öyle de değil. Tam tersine, tansiyonu hep yüksek tutulan aşırı politizasyon söz konusu burada. Her sabah sanki dün iktidara gelmiş gibi -hatta hiç iktidara gelmemiş gibi- davranan bir politik güç, sürekli olarak kaos korkusu pompalıyor, insanlara bugünkü berbat hayatlarının bile tehlikede olduğu duygusunu aşılıyor ve mütemadiyen yaptığı ‘beka’ vurgusuyla herkesi şapşallaştırırken inanılmaz gerginlik yayıyor ortalığa. Daha doğrusu, toplumda var olan sınıfsal gerginliğin ayarlarını değiştirerek öfkenin yönünü yeniden düzenliyor. Beş altı yıl önce memleketimdeki küçük bir ilçenin insanları birden Romanlara saldırmışlardı, hatırlıyorum şimdi. Biraz tanırım oraları, yemin ediyorum evden kahveye gitmeye üşenen insanlardır kendileri, nasıl edip de bu enerjiyi nereden buldular, hâlâ merak ederim! Ama buluyorlar işte. Kendiliğinden doğmuyor ki nefretleri, adım adım yaratılıyor. Her yerde de öyle örgüt/organize olma hali yok; nefretin kendi doğası yetiyor her şeye.

Özünde iyi insanlar mı bunlar peki? Linç edilmeyi göze alarak söyleyeyim, evet.

Evet, öyleler ve zaten sorun da tam burada. Ve tam burası, tuzu kuru ulusalcılarla sosyalistler arasındaki farkın da açığa çıktığı yerdir. Sosyalistler, bu kötü, bu nefretle yüklü insanların nihai olarak yoksul emekçiler olduğunu bilirler. Onlara yaltaklanmak için kırk takla atmayı, onların suyuna giderek aynı çamur içinde boğulmayı akıllarına bile getirmezler ama onların kim olduğunu da unutmazlar. Büyük toplumsal değişimlerin küçük elit gruplarla yapılamayacağını, bütün ezilen kesimleri de hareket içinde, hareket sırasında değiştirmenin yolları üzerine kafa yorarlar. Dolayısıyla mevcut kutuplaşma/kutuplaştırma biçimini sabit kabul ederek yüzde bilmemkaçlık oranlara dayalı ezik teorileri kabul etmezler. Bir ülkede her yapılan ankette insanların çoğunluğu en büyük sorunun işsizlik ve yoksulluk olduğunu söylerken aynı insanlar o noktadan değil de uyduruktan sebepler üzerinden kutuplaşıyorsa, ortada bir sorun vardır ve bu sorun ondan memnun olarak, onu sabit veri kabul ederek çözülemez.

Nasıl çözülür? Kimseye harika bir formül sunmuyorum, farkındayım. Ama bir sorunun çözümünün birinci şartı, onun sorun olduğu kabul etmektir gibi geliyor bana. “Çomarlar ve biz” kolaycılığının içine sığmayacak bir şey bu. “Düşmanını sev” saçmalığı da değil söylemek istediğim. Bütün yaşamım boyunca gördüğüm en acı manzara, Madımak merdivenlerinde elinde paspas sopasıyla oturan Metin Altıok’un fotoğrafıdır ve her seferinde öfkeden deliye dönerim. O kare, bizim karşı tarafın vahşeti üzerine ne kadar safiyane bir yerde durduğumuzun belgesi olarak tarihteki yerini almıştır ve bir daha asla tekrarlanmamalıdır. Kim bizi listesine yazıyorsa, kolay lokma olmadığımızı da aklına yazmalıdır.

Ama bu kör kutuplaşmaya da mecbur ve mahkûm değiliz.

Değişeceğiz, değiştireceğiz, kazanacağız. Hiç az değiliz. Karşımızdakiler de hiç o kadar çok değil. Ama yetmez. Bu topraklar bundan daha iyisini hak ediyor çünkü.