Holger Köksüz St Pauli’den Bildiriyor: G20 İzlenimleri

Dünya liman şehirlerinin korsan semti St Pauli geçtiğimiz günlerde G20 zirvesine ev sahipliği yaptı. G20 zirvesi ve öncesinde neler olup bittiğine dair çok şey yazıldı; fakat olup biteni daha doğru bir şekilde okuyabilmek için önce St Pauli semti ve Hamburg’un geçmişine göz atmakta fayda var.

Avrupa’nın en önemli liman şehirlerinden biri olan Hamburg’un Almancada “Kiez” yani “mahalle” olarak adlandırılan St Pauli semti hiçbir zaman nezih bir mahalle olmadı. İlk zamanlarında bile bu önemli liman kentinin surları ve sınırları dışında kalan, sokaklarında avlanan balina atıklarının temizlendiği leş kokulu bir işçi mahallesiydi St Pauli. 19. yüzyılın endüstriyel devrimi ile beraber de bu kimliği değişmiyor semtin. 1918’de sosyalist bir cumhuriyet kurma iddiasıyla St Pauli’nin Heiligengeistfeld bölgesinde ayaklanan işçilerin, denizcilerin ve askerlerin yaktığı kıvılcım kısa süre içinde Mühin başta olmak üzere diğer şehirlere de sıçrıyor. Sonrası bilindik hikaye… Gelişmelerden rahatsızlık duyan ulusal ve uluslararası burjuvazi, gerek açıkça gerekse yaptıklarına sessiz kalarak Nazileri destekliyor ve iktidarı gasp etmelerine göz yumuyor. Bu süre zarfı içinde, yani birinci ve ikinci dünya savaşı arasında, Hamburg tarihinin en zor günlerini de yaşıyor. I. Dünya Savaşı sonrası ekonomisini ABD’nin sırtına dayayan Almanya, 1924 ekonomik krizinden en çok etkilenen ülke olurken;  ekonomik ve doğal olarak ticari ilişkilerin sağlandığı Hamburg limanı nedeniyle Hamburg da bu krizden en çok etkilenen şehir oluyor.

Bu bölgede kriz koşulları hala kendini hissettiriyor. Özellikle St Pauli bugün de Almanya’nın en çok sosyal yardım alan ve en yoksul mahallelerinden biri. Bunun tek nedeni 1924 krizi değil elbette. 1980’lerin neo-liberal politikaları ile birlikte artan işsizliğin etkileri günümüzde de devam ediyor. Bunun yanında 1980’lerin bitmek bilmeyen kapitalist krizi Hamburg için fırsatlara da yol açıyor. Özellikle St Pauli semtinin liman kıyısındaki Hafenstrasse (Liman caddesi olarak çevirilebilir) bölgesinde işgal evleri birer birer boy vermeye ve sosyal hayatı değiştirmeye başlıyor. Günümüzde de varlığını sürdüren işgal evleri ve ortaya çıkan otonom hareketi, şehre ve şehir yaşamına olan en büyük etkisini FC St Pauli ile kurdukları ilişki ile sağlıyor. İlk olarak 90’ların başında St Pauli sokaklarında milliyetçi futbol taraftarlarının özellikle milli maçlar sonrası yaptıkları taşkınlıklara karşı örgütlenen ve müdahale eden otonomlar[1], bu tarihten sonra yavaş yavaş FC St Pauli tribünlerinde yer edinmeye başlıyor. Sonuçta Dünya’da benzeri görülmemiş bir futbol kulübü deneyimi ile FC St Pauli’nin ve mahallenin tarihini değiştiriyor ve günümüz mahallesinin temelleri atılıyor: Fahişelerin, punkların ve işçilerin semti St Pauli. Tabi bu etikette Hafenstrasse’nin namının yanı sıra mahallenin tam ortasından geçen genelevleri ile ünlü eğlence merkezi Repeerbahn Caddesi’nin de etkisi var.

Devletin St Pauli’yi “Dönüştürme” Planları

Günümüzde St Pauli’nin karşı karşıya kaldığı en büyük sorun ise kentsel dönüşüm… St Pauli kentleşmeye bağlı olarak iyice semt merkezinde kalmış durumda. Dönüşüm planı direnme kültürü gelişkin olan semt ahalisini dağıtmaya yönelik olmakla birlikte aynı zamanda limana da komşu olması sebebiyle mahalle emlakçıların ve spekülatörlerin yoğun ilgisini çekiyor. Semt 90’ların sonu ve 2000’lerin başında özellikle entelektüel, sanatçı ve akademik tayfanın aşırı ilgisine mazhar olmuş, hali hazırda kültürel sürüngenlikten nasibini alarak Cihangirleşmiş ve ev kiraları fazlasıyla artmıştı. Bu yetmezmiş gibi bugün devlet politikaları da St Pauli’yi “bir cazibe merkezi” haline dönüştürmeyi hedefliyor.

Direngen semt ahalisi bu müdahalelere sessiz kalmıyor elbetteki. Birkaç sene evvel Milerntor Stadı’nın yerine yapılması planlanan süper, hiper alışveriş ve spor kompleksi projesini FC St Pauli taraftarları omuz omuza verip engellese ve kendi statlarını kimseye bırakmadan kendileri yapmış olsa da; mahalle halkı “Elbphilarmonie” konser binası gibi devasa, pahalı ve ultra modern yapıları engelleyememiştir. 2013 yılında (sonbahar aylarında ve Gezi isyanının hemen akabinde) mahalle halkının ve otonomların başarı ile gerçekleştirmiş olduğu “Rote Flora”[2] işgal evi ve kültür merkezi[3] savunması[4] ise tam da bu rant saldırısı ile ilgilidir ve G20 zirvesine de gölgesi düşmüştür. Yerel yönetimin kararı ile yıkılmak istenen bu eski tiyatro binası hali hazırda uzun süredir otonomlar tarafından gençlik merkezi olarak kullanılmaktaydı. Yıkım kararının ardından binanın çevresinde ve ara sokaklarda insan barikatları oluşturan mahalleli ve otonomlar polislere karşı direnmiş, yıkımı engellemiş ve sonrasında imece usulü binayı baştan aşağıya tekrar yenilemişti[5]. Şu anda Rote Flora polisler dışında herkesin ücretsiz olarak yararlanabildiği, içinde konser salonları ve atölye odaları, araç gereçleri bulunan bir gençlik kültür merkezidir. Tabi rant çukurunda boğulmak istenen St Pauli gibi bir mahallede bu tip büyük çaplı özyönetim örnekleri egemenler tarafından pek de hoş karşılanmıyor. Zaten Almanya medyasında çokça eleştirilse de G20 zirvesinin St Pauli’nin hemen dibinde Rote Flora’ya birkaç yüz metre uzaklıkta, şu anda TV vericisi ve sergi alanı olarak kullanılan Nazi kalıntısı bir uçaksavar kulesinin gölgesinde yapılmak istenmesinin Hamburg’un “görünürlüğünü” arttırmak gibi rant odaklı bir de nedeni var. Öte yandan yerel polisle başa çıkamadıkları Rote Flora’nın tam karşısına tüm dünyanın eşkıya liderlerini dikmek gibi simgesel bir anlam dahi yüklenebilir G20 zirvesine.

G20 hazırlıkları yerel yönetim ve polis açısında yasaklar ve düşük ölçekli olağanüstü hal uygulaması ile başladı. Haritada yer alanda “mavi bölge” diye adlandırılan alanda zirveden haftalar önce eylem yasağı getirildi. CCH, G20 zirvesinin yapıldığı kongre merkezi, hemen yanındaki Sternschanze, Rota Flora’nın yer aldığı ve St Pauli, Altona ve Eimsbüttel mahallelerinin kesişim noktası. Sternschanze’nin hemen altı ise St Pauli…

Devlet G20’ye Hazırlanıyor

Namı her geçen gün daha da artan, “Aşırı şiddet yanlısı polis şefi” Dudde ve SDP’nin sağ kanadının aslanı Hamburg belediye başkanı “Olaf Scholz” ‘un G20 hazırlıkları kapsamında ilk işi şehri ortadan ikiye bölüp lüks alışveriş merkezleri, meclis binası ve kongre merkezini de içine alan bir bölümde gösteri yasağı getirmek ve polise sınırsız yetki tanımak oldu. Aslında bunun başka bir amacı da şehrin doğu yakasında yer alan zengin mahalleleri ve iş merkezlerini yalıtmaktı. Böylece gösteriler sırasında protestocular Altona, Eimsbüttel ve St Pauli gibi semtlere (eylemcilerin deyimi ile “kızıl bölge”) doğru yönlendirilecek ve solun daha güçlü olduğu bu mahallelerde halk ile göstericiler karşı karşıya getirilecekti. Bu sayede de her üç semtin kalbinde olan Rote Flora işgal evi tekrar tartışmaya açılabilecekti. Nitekim aslında yaklaşık olarak da hikaye böyle gelişti…

Kızıl çiçek “Rote Flora” G20 için hazır…

İkinci önlem ise Schengen’in askıya alınıp Almanya’nın sınır kapılarının kapatılmasıydı. Özellikle Kopenhag’dan gelecek otonom ve antifaşist grupları engellemek için Danimarka sınırındaki kontroller diğer sınır kapılarına göre daha sıkıydı. 12 Haziran’dan 11 Temmuz’a kadar süren uygulama özellikle sağcı Hristiyan demokratların çok hoşuna gitti. Gazetelere sınır kontrolleri esnasında birçok suçluyu sınır kapılarında yakaladıklarını gururla anlatan Alman Hıristiyan Birlik Partileri Meclis Grubu İç Politika Sözcüsü Stephan Mayer, konuyu şuraya bağlamayı da ihmal etmedi: “Avrupa’daki radikal solcular hakkında veri dosyası hazırlanması desteklenmeye değer ve yararlı bir işlem”.

Bir diğer önlem ise Hamburg’u diğer Almanya şehirlerinden ve hatta Avusturya’dan gelen destek polis birlikleri ile tıka basa doldurmaktı. Ama bu noktada işler pek de beklenildiği gibi gitmedi ve büyük bir skandal patlak verdi [6]. Berlin’den takviye gelen yaklaşık 300 polisten 220’sinin Hamburg’da düzenli olarak her gece parti ortamlarında boy göstermesi gazetelere yansıdı. Alemci polisler Türkçe’ye “parti öküzleri” olarak çevrilebilecek “party bullen” adı ile anılmaya başlandı ve pek tabi bir numaralı makara konusu oldu. Skandalın patlak vermesi ile polisler Berlin’e gerisin geri yollandı.

“Parti öküzleri”: hüllooooooğ

Zirveye sayılı günler kala en büyük gündem konularından bir diğeri ise özellikle Hamburg dışından gelen protestocular için hazırlanan kamp alanı konusu oldu. Mahkeme kararına rağmen töröröleri Hamburg parklarında barındırmayacağını hönküren polis şefi Dudde, hakikaten de dediğini yaptı ve mahkeme kararını yok sayarak zirve öncesi parklara baskınlar düzenledi. Bu konuyu sınırların kapatılması ve mavi bölgede olağanüstü hal uygulamaları gibi “önlemler” ile de birleştirince aslında zirve öncesi gayri resmi bir polis darbesi portresi ortaya çıkarttı. Ama tabii bu önlemler Hamburg dışından gelen 10.000’den fazla direnişçiyi etkilemedi. Onlar parklar yerine sokaklarda kamp kurmaya ve Hamburg’un dört bir yanına “yes we camp” sloganları ile yayılmaya başladı. Birçok mahalle sakini apartmanlarının arka bahçelerinde direnişçileri ağırlarken, FC St Pauli kulübü de Milerntor Stadı’nı kampçıların kullanımına açtı.

Kampçılar sokaklara yayılıyor: Yes We Camp

Provokasyonlar pek tabii ki bu kadar ile de bitmedi. Zirveden birkaç gün önce içişleri bakanlığı zirve esnasında gelmiş geçmiş en büyük “kara blok” eylemini beklediklerini söyleyerek hem alınan provokatif önlemleri perdelemeyi hem de polis cuntasını haklı kılmayı ihmal etmedi. Zira bunun öncesinde, zirveden bir hafta önce, Rote Flora’nın bulunduğu Sternschanze yakınlarındaki “Pferdemarkt” (at pazarı meydanı) meydanında düzenlenecek G20 karşıtı su savaşı etkinliğinde ve St Pauli’de her sene geleneksel olarak düzenlenen sokak festivalinde  polis provokasyonu zirve yapmıştı. Her iki etkinliği de “sakıncalı” bulan polis, tüm mahalleyi kuşatma altına alırken mahalleye bağlanan tüm sokaklara polis birlikleri ve tomalar yerleştirdi. Bu da yetmezmiş gibi sokaklarda keyfi “güvenlik” kontrolleri ve eşkıyalıklar her geçen gün arttı. Sokakta yürüyen insanlara dahi laf atmaktan, omuz atmaktan çekinmeyen “parti öküzleri” yaptıkları gayri ihtiyari kontrollere direnen ve avukat çağıran mahalle sakinlerini darp etmekten ve “polise mukavemetten” ceza yazmaktan da çekinmedi. Tabii ki tüm bunların kamp alanı konusunda olduğu gibi hukuksuz olduğunu söylemeye gerek yok. Sonuç olarak, hem su savaşında hem de sokak festivalinde daha fazla tatsız bir olay yaşanmadı; ama zirve öncesi sinirler yeterince gerildi. Sinirleri geren bir başka konu da özellikle son üç senede Rote Flora’da enselenen sivil polisler oldu. Ardı ardına enselenen siviller, direnişçilerin daha dikkatli hazırlanmasına yol açarken, insanların birbirine olan güvenini kırması açısından can sıkıcıydı. Zirve öncesi bardağı taşıran bir başka olay da Stalinist “roter aufbau” (kızıl inşaa) grubunun polis tarafından düzenlenen ev baskınlarına maruz kalması oldu. Baskınlarla ilgili sonradan yalan olduğu anlaşılan birçok haber bilinçli olarak dolaşıma sokulurken, karşılık olarak yaklaşık 3000 kişilik anarşistlerden ve stalinistlerden oluşan bir grup protesto yürüyüşü düzenledi. Tüm bu olanların yanında, herkesin kaygı duyduğu bir konu ise Genova eylemleri sonrası köşe bucak şehirlerden kaçan G20 ve G8 zirvelerinin, ilk kez bir şehir merkezinde yapılacak olması nedeniyle benzer olayların, Carlo Gulliani’nin öldürülmesi gibi vakaların, tekrarlanma ihtimali idi.

G20 Karşıtı Hazırlıklar

Direnişçiler ise zirve hazırlıklarına aylar öncesinden başladı. Yapılan toplantıların ve koordinasyonun merkezlerinden biri de tabii ki Rota Flora’ydı. Yapılacak eylemler için çeşitli yardım kampanyaları düzenlendi. Bunların en popüler olanı “Trump’a karşı Meksikana” hareketiydi [7]. St Pauli ve Altona çevresindeki birçok barın yanı sıra Almanya’nın birçok şehri ve Meksika, Nikaragua, İsviçre ve Avusturya gibi onlarca ülkeden barın da katıldığı bu uluslararası etkinlikte ısmarlanan her bir “meksikana” shot içeceğinden G20 dayanışmasına cüzi bir miktar para aktarıldı. Bunun yanı sıra sayısız dayanışma konseri ve partisi de düzenlendi.

Çeşitli dayanışma etkinlikleri ile G20 Karşıtı eylemler farklı kesimler tarafından desteklendi.

G20 karşıtı koordinasyonun bir başka merkezi ise kapılarını kampçılara açan FC St Pauli’nin Millerntor Stadı’ydı. Burada kurulan alternatif medya merkezi zirve öncesi ve sonrasında düzenli olarak bilgi paylaşımında bulundu [8]. Aynı zamanda St Pauli taraftarlarından oluşan gönüllüler tarafından yürütülen ve statta açılan ücretsiz mutfak ile direnişçilere bedava yemek sağlandı. Resmi hazırlıkların yanı sıra özellikle St Pauli sakinleri evlerinin balkonlarına ve pencerelerine astıkları sayısız G20 karşıtı afişlerle direnişçilere destek verdi. Mahalle sakinleri sosyal medyadan örgütlenerek özellikle polislerin konuşlandırıldığı ana caddelere “FCK CPS” yazılı t-shirtler ile halk koşuları düzenledi. Mahallede gerçekleştirilen bir başka hazırlık ise “kırmızı nokta” uygulaması oldu. Eylemler esnasında polis şiddetinden kaçanların sığınabilecekleri evler, ev sahipleri tarafından apartman zillerine yapıştırılan kırmızı noktalar ile işaretlendi ve pek tabii ki bizlerin de alışık olduğu gibi birçok evde wifi şifreleri kaldırılarak direnişçilerin kullanımına sunuldu. Zirve öncesi bu ve benzeri sayısız etkinlik düzenlenirken, medyada en çok popüler olanı ise zombilerle gerçekleştirilen bir sokak performansı oldu[9]. Kapitalizmin zombileştirdiği insanların kurtuluşunu anlatan performans gerçekten tüyler ürperticiydi.

Kapitalizm Zombileştirir…

Sosyal medyada da zirve öncesi birçok video klip ve çağrı videosu dolaşıma sokuldu [10]. Bunların belki de en ilginci kara blok eylemine çağrı yapan “Wellcome to Hell” (cehenneme hoşgeldiniz) videosu oldu [11]. Klipte kullanılan “POMA” zirveden bir iki gün önce polis tarafından yaka paça gözaltına alınıp etkisiz hale getirildi.

Tüm bunların yanı sıra burada tek tek sayamayacağımız ve yogadan, bisiklet turlarına, anti kapitalist müzeden, G20 karşıtı futbol turnuvalarına kadar sayısız etkinlik zirve öncesi ve esnasında boy gösterdi.

Ve Zirve Başlıyor

Zirve karşıtı eylemler, zirvenin gerçekleştirildiği 6-7 ve 8 Temmuz tarihlerinde yoğunluk kazandı. 6 Temmuz günü gerçekleştirilen kara blok, “cehenneme hoşgeldiniz” eylemine polis direkt olarak saldırırken, sonrasında tepkinin büyümesi ve yayılması ile beraber birçok eylemcinin polis barikatlarını aşması engellenemedi [12]. Polisin düzenli olarak gerçekleştirildiği provokasyonlar ve 6 Temmuz günü yaşananlar özellikle Cumartesi günü 100.000’in üzerinde direnişçinin (resmi rakamlara göre yüz bin. Bu tip durumlarda şöyle bir matematik olduğu pekala varsayabilir: resmi rakam X 2.5) alanlarda toplanmasıyla sonuçlandı. Polis provokasyonları ve son yaşanan saldırılar gerim gerim gerilen sinirleri tam anlamıyla kopartmıştı.  Cuma ve Cumartesi geceleri şehir gece boyu süren korsan sokak eylemlerine ve çatışmalara sahne oldu. Birçok lüks araba sabahın erken saatlerinde ateşe verilirken, REWE (süpermarketler zinciri) ve Apple Store gibi Sternschanze civarında bulunan birkaç mağaza da kamulaştırıldı. Polis bu iki gün boyunca şehirdeki bütün kontrolü kaybetti. Kaybedilen kontrol, medya baskısı ve eleştiriler polisin daha hiddetli saldırısına neden oldu.  Bunların üzerinde gazetelere verilen demeçlerde (sanki hiç yapmıyorlarmış  gibi) gerekirse St Pauli’deki tüm evlere gireceklerini söyleyerek yapıcı ve sonsuz yaratıcılıktaki bir başka çözüm ile geldiler. Öte yandan gece süren tüm bu çatışmalarda, 150 kadar direnişçinin gündüz yapılan yürüyüşlerde yaralanmış olması hatta bir kaçının gözaltında işkenceye maruz kalmış olmasının da etkisi var. Aralarında kolu bacağı feci şekilde kırılanlar ve kafa travması yaşayan çok sayıda direnişçinin olduğu biliniyor [13].

Polis şiddetine maruz kalan yalnızca göstericiler olmadı. Polisler, eylemler esnasında gönüllü olarak ilk yardım hizmeti veren doktorlara ve basın çalışanlarına da saldırmayı ihmal etmedi. Saldırılar esnasında birkaç doktor yaralanırken, görev yapmalarının bu şekilde engellenmesi sonucu yaralı sayısı da artmış oldu. Basın çalışanlarının ise basın kartlarına keyfi bir şekilde el koyan polis, gösteriler sırasında çalışanlara defalarca kez toma ile saldırmakta da hiçbir sakınca görmedi. Bunlardan en ilginci ise solcu TAZ gazetesi emekçisi (bizim BirGün’e benzetebiliriz yayın çizgisini) ve bir polis arasında yaşanan ve medyaya yansıyan bir diyalog oldu. TAZ gazetesi çalışanının basın kartını kontrol etmek isteyen zeka küpü polis, kartı inandırıcı bulmayarak “kameran nerde bakiim senin” sorusu ile bir anda terörörö basın mensubunu gafil avladı.Bunun üzerine , basına yansıyan diyaloğa göre, basın mensubunun kendisinin kamera taşımak zorunda olmadığını açıklamaya ve yazılı basın diye bir terimin varlığı hakkında bilgi vermeye çalıştığını görüyoruz. Fakat yer mi bunu Alman polisi, hele ki ukalalığa hiç tahammülü olmaz. Hemen bir kadının basında böyle bir görevde çalışamayacağını belirtip basın kartına el koyarak bu sorunu dâhiyane bir şekilde çözüyor.

Aslında buraya kadar aktardıklarım, ki özellikle polisin tutumu, Türkiye’deki toplumsal hareketlere karşı polisin tutumu ile benzerlik gösteriyor. Gözüme çarpan başka bir benzerlik ise direnişin simgeleşen karakterleri. Tomanın üzerine çıkarak yüzüne biber gazı yiyen “kırmızılı kadın” bunlardan biriydi[14]. Bir diğeri ise “bisikletli duran adam”dı [15]. Eli cebinde, gayet müsterih ve rahat bir biçimde bisikleti ile polislerin karşısına geçen 60 yaşındaki bu dayı, kendi çapındaki çılgın polis karşıtı protestosuyla eylemlere damgasını vurdu.

“Kırmızılı Kadın” ve “Bisikletli Duran Adam” direnişin simgeleri haline geldi: “Çekerim bisikleti severim adaleti”

Zirve Sonrası Cadı Avı

Eylemler sırasında 100 kadar polis de yaralandı; ama onların yaralanma sebepleri direnişçilerden biraz daha farklıydı: kendi sıktıkları biber gazından zehirlenmek ve giydikleri ağır koruyucu üniformalar, sıcaktan ve susuzluktan bayılmak gibi…

Zirve öncesi partiliyenlerin kafalar bir milyon… uçuşa geçmiş..

Beklendiği gibi medyanın bu durumu sunuş biçimi çok daha farklı oldu. Bir kahraman-zavallı polis kampanyasının hemen ardından cadı avı başladı. Yeşillerin desteklediği ve Hamburg’un sağcı ama SDP’li belediye başkanı Scholtz (öfff ne biçim bir denklem yaa) polislerin yanlış bir şey yapmadığını ve şiddet uygulamadığını her fırsatta dile getirmeye başladı. Tek eksiği polisin destan yazdığını söylememiş olmasıydı bana göre. Ama yürütülen soruşturma ve şimdilik 35 polis hakkında açılan dava, başkanı yalanlar nitelikte. Öte yandan eylemler sonrası gazeteler (özellikle en azından bizdeki Sabah kadar leş Bild gazetesi) boy boy eylemci fotoğrafları göstererek kendi kendilerini yargıç tayin edip yargısız infazlara girişti. Hatta eylemler sırasında molotof kokteyli kullanıldığına dair yalan haberler yaptılar ki bu haberler daha sonra resmi makamlarca bile destek görmedi. Bir başka enteresan gelişme ise o sıralarda Venezuela’da yaşananların Almanya medyasına yansıtılış biçimi oldu. Buram buram cinsel istismar kokan; ama kendilerince sevimlileştirdikleri “Venezuela’nın en güzel eylemcisi” haberleri[16] tam da o sırada Hamburg’da yaşananların aktırılışına nedense hiç de benzemiyordu…

Alman medyasına göre Venezuela eylemcileri çok şükela ama Alman eylemciler pis kaka

Eylemler sonrası Rote Flora’nın bulunduğu Sternschanze sokakları bir takım “duyarlı” girişimlere de maruz kaldı. Liberal hümanizmin zirve yaptığı bu girişimlerde, St Georg gibi daha varlıklı mahallelerden gelen ve olanı biteni sadece medyadan duyan, gören bir ekip sokakları temizleme misyonu edindi kendi kendine. Ama işin ilginç yanı St Pauli ve çevresinden bir haber bu kitlenin sokaklardaki grafitti, yazılama ve stickerların ve hatta bozuk yolların ve kaldırımların hepsinin G20 eylemleri esnasında direnişçiler tarafından yapılmış, tahrip edilmiş olduğunu zannetme zavallılığıydı. İşçi mahallesi St Pauli’nin duvarlarının ve sokaklarının zaten hep “öyle” oldukları gerçeğini öğrendiklerinde (ki belki hala öğrenmemiş de olabilirler) iş işten geçmişti tabi. Medya bu “eylemi” allayıp pullayıp günlerce sattı. Ama bunlara direnişçilerin yanıtı netti: “G20 zirvesi sonrası çıkartılacak savaşlarda dökülen kanları da böyle mi temizleyeceksiniz?” Ha bir de aynen Gezi’de olduğu gibi eylemlere katıldığı halde yine insanlık sevgisi bir anda tavan yapan çiçekçi bir güruh ortaya çıktı. Polislere çiçek ve çikolata hediye eden bu kitle acaba gözaltında kolu bacağı kırılanlar hakkında ne düşünüyor?

“İnsanlar ölüyor ve siz sessizsiniz. Taş havada uçuyor ve siz çığlık çığlığasınız.”

G20 protestolarından tam bir hafta sonra ise St Pauli mahalle sakinleri birer birer şehri terk etmeye başladı. Şaka değil, gerçekten şehri boşalttılar. Ama nedeni G20 falan değil “geleneksel” Schlager move festivaliydi. İçkinin hunharca tüketildiği, St Pauli sokaklarına serbestçe işemenin ve hatta sıçmanın özgürlüğünün tadıldığı ve daha da vahimi gasp, adam yaralama, hırsızlık ve cinsel taciz/tecavüz gibi suçların tavan yaptığı bir festival… Festivalin G20’nin hemen sonrasına denk gelmesi ise birebir karşılaştırma yapabilmek adına güzel bir olanak. G20 esnasında yaygarayı koparanların, suç oranının bu derece arttığı Schlager move ve Oktober fest gibi etkinliklere sesini çıkarmaması, kadına şiddetin meşrulaştırılması, hoşgörüyle yaklaşması ve hatta turizm bahanesiyle reklamının yapılması da zirve sonrası konuşulan konulardan biri oldu: Kapitalizmin tek ahlakı kar etmektir. Kar edemediği her şey ahlaksız ve yasadışıdır.

Schlager move ile geçen yıkıcı bir hafta sonundan sonra otonomlar da ve pek tabii ki içi insan sevgisi dolu “o arkadaşlarla” dalga geçmek için St Pauli sokaklarını boktan ve sidikten temizlemeye koyuldu.[17]. 

“Tüm Hamburg Schlager move’dan nefret ediyor”

Sonuç Yerine

G20 zirvesinin ardıllarını yaşadığımınız bugünlerde, ana akım medyanın temel gündemlerinden biri Rote Flora adlı “pislik yuvası”. G20 öncesi türlü provokasyonlar, deformasyona uğramış gerçekler, yalan haber ve ajitasyon ile buna zaten adım adım hazırlanılmıştı. Aşırılık yanlısı Hamburg polis şefi Dudde, uyguladığı şiddet ile Rote Flora’nın tekrar tartışmaya açılmasını bir başarı olarak da görebilir. Ama mahalle halkı Rote Flora’yı bundan sonra da desteklemeye devam edecektir.

Benim için G20 zirvesi esnasında ilginç olan şey ise Gezi ve benzeri toplumsal hareketler ile “muassır medeniyet seviyesi” Almanya’daki benzer bir olayı karşılaştırma imkanı idi. Zorda kalınca egemenlerin nasıl da sahte liberal-hümanist demokrasi maskesini attıklarını ve kendilerini rahatlıkla faşizmin konforlu kollarına doladıkları ve nasıl da birebir aynı uygulamaları hayata geçirdiklerini görmek ilginçti. Burada işler biraz daha sinsi, bizde ise kütük gibi maşallah daha bodos. Görebildiğim tek büyük fark bu oldu. Ama tüm bu benzerlikler, daha kendine bakmadan Avrupa’ya ulu orta faşist diyenleri haklı çıkarmaz. Aksine bize, anti faşist mücadelenin evrenselliği ve tüm Dünya’yı yavaş yavaş sarmakta olan tehlikenin boyutu hakkında fikir verir.

Dipnotlar: 

[1] Belgesel “….und ich weiß warum ich hier stehe-Fc ST Pauli Fans 1991” : https://youtu.be/wTLd_XP28CA?list=LLwl4y9KI_i5tDGFXV3pf2bw

[2] https://www.nadir.org/nadir/initiativ/roteflora/

[3] http://m.roteflora.de/

[4] http://florableibt.blogsport.de/

[5] https://youtu.be/0LcQpbe3N84

[6] http://www.mopo.de/hamburg/g20/party-und-gaestlistenplaetze-so-feiert-berlin-seine-sauf-polizisten-27876140

[7] https://www.g20hamburg.org/de/mexikaner

[8] https://fcmc.tv/

[9] https://1000gestalten.de/

[10] https://www.youtube.com/watch?v=QZRvFVWleyc

[11] https://www.youtube.com/watch?v=4CXJvJBjqLg

[12] https://www.youtube.com/watch?v=sF12Fsfn2ao&feature=youtu.be&t=889

[13] Polis şiddetini teşhir için oluşturulmuş sayfalardan biri: https://www.facebook.com/PolizeigewaltHamburg bir diğeri ise https://g20-doku.org/ incelemeizde fayda var…

[14] https://g20-doku.org/2017/07/07/frau-klettert-auf-raumpanzer-und-wird-mit-pfefferspray-attackiert/

[15] http://www.nerdcore.de/2017/07/15/the-g20-riots-bike-guy/

[16] https://www.welt.de/vermischtes/article164245687/Sie-ist-Venezuelas-schoenste-Demonstrantin.html

[17] https://www.facebook.com/hamburgermorgenpost/videos/10155536586302520/?hc_ref=ARToiEcFHYjJsUM3JzbVbvEY02cRBTF26ClZ5BPVQreX5EMFEPp7H6mlefDdea2X18U