İdlib’de yol haritası: Önce şehadet, sonra ricat ve biat! – Koray Düzgören

Amaç Ankara’nın kaybeden taraftan da olsa masada olması. Oysa Türkiye savaş değil, kurulacak barış masasında yer alabilse her şey çok daha farklı olabilirdi…

Soruluyor, İdlib’de Türkiye kim için, ne için savaşıyor?

Bu savaş kimin savaşı?

Cevap ülke içinden değil dışından, savaşın karşı cephesinden, Suriye’den geliyor.

Bir Suriye milletvekili, geçtiğimiz 20 Şubat’ta İdlib’de, Serakib yakınlarında Suriye (ya da Rus) savaş uçakları tarafından bombalanan bir tankın içinde yaşamını yitiren genç teğmen Ali Emre Fırıncıoğulları ve sözleşmeli er Mustafa Ertürk’ün fotoğraflarını paylaşarak soruyor:

“Neden bu adamları El Kaide uğruna ölmeleri için İdlib’e yolluyorsunuz?

Türk halkı bizim düşmanımız değil ancak Erdoğan düşmanımız. Bizimle savaşmaları için gönderdiği herkese karşı topraklarımızı savunacağız. Siz de aynısını yapardınız.”

Savaş alanlarından gelen fotoğraflar ve görüntüler de bu sözleri doğruluyor.

‘Mehmetler’ El Kaide türevi cihatçı çetecilerle omuz omuza Suriye topraklarında ne için, kimin için savaştıklarını bilmeden adeta ölümü bekliyor.

İktidar yanlısı savaş stratejistleri, uzmanlar bile endişeli, sürekli sorup duruyorlar:

“Hava desteği olmadan bu askerler Suriye toprağına niçin gönderildi?”

(Tabii “Aslında hiç gönderilmemeleri gerekirdi” diyenler de var ama onların sesleri fazla çıkamıyor.)

Nitekim İdlib’de çoğu hava saldırılarında ölen askerlerin sayısının 16’ya ulaştığı belirtiliyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Van’daki çığ felaketinde şehit olan Jandarma Uzman Onbaşı Cihan Erat için 7 Şubat’ta Ataköy’de düzenlenen cenaze töreninde yaptığı konuşmada, “Bir taraftan Van’daki hadise, bir tarafta İdlib’de yaşadıklarımız ama karşı tarafa da bedelini çok ağır ödettiklerimiz var. Şehitler tepesi inşallah boş kalmayacak” ifadesini kullandı.

Erdoğan geçtiğimiz cumartesi günü İzmir’de Kuzey Ege Otoyolu açılışında yaptığı konuşmada, Libya’da yaşamını yitiren silahlı kuvvetler mensuplarından söz ederken yine aynı şeyleri söyledi.

“Libya’da birkaç şehidimiz var. Ama birkaç şehidimizin karşılığında da 100’e yakın orada, o lejyonerlerden etkisiz hale getirdik. Şehitler tepesi hiçbir zaman boş kalmayacak.”

Genç askerler cihatçı çetelerle omuz omuza

Evet, maalesef o ‘Şehitler tepesi’ boş kalmıyor.

Gerekçeleri açıklanamayan amaçlar uğruna iki ayrı iç savaşın orta yerine gönderilen TSK (Türk Silahlı Kuvvetleri) mensubu gençler, üstelik de cihatçı çetecilerle omuz omuza savaşmaya mecbur edilerek yaşamlarını yitiriyorlar.

Söylemlere bakılırsa bu çok kutsal bir süreç. Hatta Türkiye yeni bir kurtuluş savaşını yürütüyor.

Nerede? Suriye ve Libya’da.

Ne için? Suriye’de Rusya destekli Şam yönetiminin El Kaide kökenli çetecileri İdlib’den temizleme operasyonlarını engelleyebilmek adına cihatçı militanları korumak için…

Libya’da ise Kaddafi döneminden sonra bölünmüş olan ülkede Ulusal Parlamento’ya bağlı ordu güçlerine karşı, cihatçı örgütlerin oluşturduğu Trabulus yönetimini koruyabilmek uğruna…

Genel gidişata ve savaş alanlarındaki güç dengelerine bakılırsa Ankara her iki ülkede de kazanmaları neredeyse imkânsız olan tarafları destekler pozisyonda.

Ama buna rağmen ülkenin bütün olanaklarını ve TSK’yı bu amaçlar için seferber etmiş durumda.

Bu savaşlara gönderilen gençler, ülkenin sınırlarını korumak ya da ülkeye yönelik bir saldırıyı önlemek amacıyla ölüme gitmiyor.

Niçin gittiklerini ülkeyi yönetenlerin bazı sözlerinden çıkartmak mümkün.

“Oralarda oluşturulacak masalarda yer alabilmek, savaş sonrasında o ülkeler üzerinde kurulacak hegemonyalardan, bölüşümlerden pay alabilmek için oralardayız.”

Erdoğan, İdlib’de kesin olarak geri adım atmayacaklarının mesajını vererek, “Yol haritamızı belirledik. Masada olduğumuzu her tarafa duyuracağız” derken bu amacı ifade ediyor.

“Türkiye’nin Suriye ve Libya politikaları ne bir maceradır ne de keyfe kederdir. Şehitler tepesi boş kalmayacak” diye tekrarlıyor.

“Bunun için ülke ve millet olarak yeni bir İstiklal mücadelesi verdiğimizi söylüyoruz” diye de ilave ediyor.

Kısa bir süre içinde Libya’da o ‘Şehitler Tepesi’ne tırmanan ‘birkaç şehidin’ kim olduğunu, yaşamını yitiren biri albay olmak üzere TSK mensuplarının cenazelerinin gizli olarak Türkiye’ye getirilip tören yapılmadan defnedildiğini de duyuyoruz.

Sayının da öyle birkaç değil Hafter yönetimi sözcülerinin iddialarına bakılırsa 16 olduğunu da öğreniyoruz.

Hepsinden önemlisi, resmen bütün dünyaya karşı, “Libya’ya muharip güç göndermiyoruz” denildiği halde alenen muharip güç gönderildiği ilan ediliyor. Ayrıca, yine Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarıyla Suriye’den, Ankara’nın güdümündeki çetelerin Libya’ya taşındığı da kabul ediliyor.

Böylece Ankara Birleşmiş Milletler’in silah ambargosu kararını da çiğnemiş oluyor.

Rusya’yla sorun çıkınca ABD ve NATO’ya biat

İdlib’deki gerçeklere dönersek…

Erdoğan’ın Şam yönetimine (Tabii Rusya’ya da) Şubat sonunu işaret ederek verdiği ültimatomun süresinin dolmasına birkaç gün kala Rus uçaklarının bombardımanları ve Suriye güçlerinin operasyonları devam ediyor.

Ankara’nın talebiyle yapılan ve çok umut bağlanan Erdoğan-Putin telefon görüşmesi de bir işe yaramadı.

Saray’ın, Rusya’nın Suriye güçlerinden desteğini çekmesine ilişkin talepleri kabul görmedi. Kremlin’in Şam yönetiminin cihatçı çetelere karşı yürüttüğü operasyonlarını desteklemeye kararlı bir şekilde devam edeceği anlaşıldı.

Rusya ile ilişkilerde gerginlik özellikle Şubat’ın sonuna doğru yoğunlaşırken

yüzünü şimdi de aniden Batı’ya dönen Ankara Avrupa, ABD ve NATO’yu yardıma çağırıyor.

Bu amaçla Fransa ve Almanya’nın liderleri ile Putin’in bir araya gelecekleri bir zirve planlandı. Beklenen Macron ve Merkel’in Putin’i İdlib’de bir ateşkese ikna etmeleri.

Böylece Ankara yine zaman kazanmış olacak.

Yeniden Batı’ya ve özellikle de ABD ve NATO’ya biat politikalarına dönüş sayesinde kazanılan bu zaman Ankara’nın işine yarar mı?

İdlib’de kalmaya devam etmesini sağlar mı?

Ankara’nın sonunda İdlib’den ricat etmesi yani çekilebildiği kadar geri çekilmesi kaçınılmaz bir durum gibi görünüyor.

Sonrasında, Kuzey Suriye’de işgal edilen diğer bölgelere sıra ne zaman ve hangi şartlar oluşursa gelecek bunları da zamanla göreceğiz.

Bu noktada, Ankara’nın Suriye’de (ve tabii Libya’da) savaşın tarafı olarak bulunup, özellikle de savaşın kaybedenleri tarafında yer almasının gerekçesi önem kazanıyor.

Çünkü bu uğurda ülkenin bütün kaynakları seferber ediliyor, savaş için yapılan harcamalarla ekonomik kriz derinleşiyor ve gençler anlamsız bir savaşın hedefi oluyor.

Erdoğan yazının başlarında alıntıladığım açıklamasında ne diyordu?

“Yol haritamızı belirledik. Masada olduğumuzu her tarafa duyuracağız. Türkiye’nin Suriye ve Libya politikaları ne bir maceradır ne de keyfe kederdir.”

Amaç Ankara’nın, Türkiye’nin kaybeden taraftan da olsa masada olması.

Şehadet, ricat ve biat hiç önemli değil.

Oysa Türkiye savaş masasında değil kurulacak barış masasında yer alabilse her şey çok daha farklı olabilirdi…

Ne ‘şehitler’ vermek, ne ricat etmek ne de biat etmek zorunda kalırdı.

“Bu savaş kimin savaşı?” diye sormaya devam etmeliyiz.

Kaynak: Artı Gerçek