İşte orası – Abdullah Aysu

Türkiye gerçekten güzel bir coğrafya. Çok güzel diye tanımlarsanız da, itiraz eden çıkmaz ya “başka güzel ülkeler de var” denir en fazla.

Gel gör ki sermaye zorda. Zorda olan/zora düşen sermaye sadece Türkiye’deki sermaye değil. Çok uluslu şirketler kendini yeniden üretme konusunda darda(!) Şirketler krizlerinden çıkmak için nadide coğrafyaların üstündeki güzelliklerin altını eşeliyor habire. Yerin altını da, üstünü de yaşanılamaz kılıyor.

Boş durmuyorlar tek bir dakika. Üstündeki varlıkları ele geçirmek/gasp etmek için de ayrıca faaliyetteler.
Kasalarının doluluğunu, kırsalı yok ederek var ediyorlar. Gel gör ki, insanlar dahil tüm canlılar şirketlerin altını eştiği toprakların üzerinde yaşıyor. Yüzeyden akan kullanma hakkına sahip olduğu suyu kullanarak yaşamını sürdürüyor. Gıdasını üretip karnını doyuruyor.

Bu durum, yerüstü ve yeraltında yaşayan canlılar ve tabii ki en başta insanlar ile şirketleri karşı karşıya getiriyor. Başka bir deyişle kasasını doldurmak isteyenler ile karnını doyurmaya çalışanlar bu yok etme ile yaşatma üzerinden karşı karşıya gelmiş durumda. Bu konuda hükümetler, yaşamak ve yaşatmak isteyenler tarafında değil, tüm canlıları yok ederek kasalarını şişirip semirmek isteyen şirketlerin yanında.

Bu sadece Türkiye’ye mi mahsus? Hayır! Dünyanın bütün ülkelerinde böyle. Bir de yok edici, çokuluslu şirketlerin yanında sadece Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin hükümetleri yer almıyor. Aynı zamanda arkalarında devasa ekonomilere ve askeri güçlere sahip koca koca ülkeler var.

Saldırı büyük

Yaşam alanlarına saldırı çok fazla. Türkiye’nin her noktası şirket ve hükümet eleleliğiyle sorun alanına dönüştürüldü. Hasankeyf, Karadeniz ve diğer bölgelerde HES’ler aracılığıyla suların gaspında, Anadolu’nun her tarafında madenlerle yaratılan tahribatta, Ege’deki enerji şirketlerinin talanlarında sınır tanınmıyor.

Doğa hepimizi görüyor

Amazonlar’ın yok edilişine, Endonezya başta olmak üzere pek çok ülkedeki palmiye ağaçlarının kesilmesine ses çıkarılmasına ses olmalıyız. Ne yazık ki, çoğunluğumuz kabuklarımıza çekilmişiz vesselam. Azınlığımız yaşamı savunmaya çalışıyor. Ancak bilelim ki, her ne şekle bürünürsek bürünelim doğa hepimizi görüyor.

Dünya tek

Evet. Doğa bir bütün, dünya tek. Hepimiz aynı gökyüzünün altındayız. Bir arada yaşıyoruz ve yaşamak zorundayız. Başka çaremiz yok. O zaman açık seçik bir biçimde söyleyelim. Amazonlar yok olduğunda, bizler Türkiye’de var olamayacağız. Munzur Dağları’ndaki maden işletmelerinin olumsuz sonuçlarından sadece Munzurlular zarar görmeyecek. İstanbullu, Bursalı, İzmirli bütün iller ve tüm dünya zarar görecek! “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyemeyiz. Dersek, biline ki, bu yılan, hepimize dokunacak. “Her koyun kendi bacağından asılır” da diyemeyiz. Tek başına kurtuluşumuz yok! Ekoloji bir bütün. İnsanlar bu ekolojinin bir parçası, sahibi değil. Sermaye doğadan elini çekmeli, hemen şimdi! Yarın çok geç olacak!

Kibir zamanı değil

Vakit yok. Sona yaklaşıyoruz. Yaklaşan tehlike, bir bölgede yaşanacak yer sarsıntısıyla sınırlı kalmayacak. Bütün dünyayı sarsacak. Adem kızları ve oğulları olarak kibiri bırakalım. Bugün sarsılıp, kendimize gelelim. Birbirimizin ellerinden tutalım. Parçası olduğumuz ekolojinin tepesinden inelim, ensesinde boza pişirmeyi bırakalım. Yerimize geçelim

Yerimiz neresi mi?

Çanakkale Kirazlı, HES bölgeleri, Munzur Dağları, Ege’deki jeotermal alanlar, Hasankeyf, Mersin Akkuyu vd. Orada yaşamı savunan insanlar doğanın tepesinden/ensesinden inmiş, tüm canlılar ile kendilerini eşitlemişler. Yerimiz işte orası!