“Kahrolsun Saray” derken, “yaşasın hürriyet” demekten vazgeçmemek – Yusuf Alp

24 Haziran’da yapılacak olan seçime dair sohbet edeceğiz. Beraber tartışalım:

Saray Rejimi’ne veya daha özelde Erdoğan’a karşı mücadele ne anlama gelir?

Saray Rejimi, dünya kapitalist emperyalist sisteminin devletlerinin savaş hazırlıklarıyla çeteleşmesinin Anadolu’da biçimlendiği yönetim modelidir.

Çetelerin devletleştiği (bkz. İslam devleti, Ukrayna devleti…) veya devletlerin çeteleştiği (Meksika, İsrail, Saray Rejimi, ABD…) sistemde, bu çetelere karşı mücadele etmek kaçınılmazdır. Bu çetelere ve temsilcilerine karşı direnmek, mücadele etmek ve zaferler kazanmak fikrinden vazgeçmek, seçeneklerimiz arasında yer almıyor.

Bu mücadele; sokakta, sandıkta veya nerde verilmesi gerekiyorsa her türlü yol ve yöntemle verilmeli, bu konuda cesur olunmalı ve ezberlerle hareket edilmemelidir. Bu mücadelede taraf olan kimseyle yan yana düşmekten çekinmemeli veya konforlu alanlarımıza sığınmamalıyız.
Ancak yol yürürken Saray’a karşı mücadele edeceğini iddia edenleri iyi analiz edemezsek istenilmeyen sonuçlarla karşılaşabiliriz. Bu güçlerin pratiği Saray Rejimi’ne, çete devlete karşı mücadele etmek mi olacaktır? Yoksa tersine bu rejimin başına mı geçmeye çalışacaklardır?

Uluslararası bir biçimde örgütlenen bu çete modelinin, bağımsız bir hattın, sistemi restore etmeye çalışan bir hatla uyuşma şansı var mıdır?

Daha açık soracak olursak, Millet İttifakı’yla yürünecek yolun işçi sınıfının devrimci örgütlenmesinin önünün açılmasında bir katkısı olacak mı? Ya da İnce, Akşener veya Karamollaoğlu’nun Saray Rejimi’ne karşı bir hesaplaşmada (ana noktası politik ve ideolojik olmak üzere) ciddi ve samimi olabileceğine inanalım mı?

“Yaşasın hürriyet” diyebilmek

Mücadele tarihimiz kahrolsun diktatörlük, kahrolsun otokrasi, kahrolsun faşizm, kahrolsun emperyalizm, kahrolsun istibdat (siz çoğaltabilirsiniz) nidalarıyla doludur. Ama tarihimizde hiçbir zaman salt bu slogan ve motivasyonla verdiğimiz hiçbir mücadele, emeğin özgürleşmesi, barışın kazanılmasını sağlayacak bir zaferle taçlanmadı.

Olumsuzlarla vakit kaybetmek yerine zaferlerimizden bir-iki tanesini sadece hatırlayalım. Mesela Büyük Ekim Devrimi’ni başarıya ulaştıran, önüne çarlığı yıkma hedefini koymasının yanında işçi köylü hükümeti hedefini koyması mıydı? Küba’da salt Batista karşıtlığıyla zafere ulaşılabilir miydi?

Biliyorum söylediklerim uzak gelebilir. Ama neden mücadele ediyoruz ki? Ufukta sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz dünya ütopyamızı bırakamayız. Önce Marx’ın tarifiyle herkesten yeteneği kadar; herkese emeği kadar; ardından ‘herkesten yeteneği kadar; herkese ihtiyacı kadar’ formüle ettiğimiz ufku atlayamayız.

Evet ufkumuz netliğinden yitirmemeli. Bu ufka varacak yolu da mücadele tarihimizdeki deneyimlerle ara sokaklarını net olarak tarif edemezsek de güncelde saklı politik manevralara ihtiyacımız varsa da, bu ufka varacak anayolu tarif edebiliyoruz.

Bunun için tarihsel ezberden burjuvaziden bağımsız işçi sınıfının devrimci hattını yaratmamız gerektiğini de biliyoruz. Ancak bu, devrimin yalın güzelliğini tarif etmek ve nasıl sorusuna kapsamlı bir yanıt oluşturmak açısından yeterli değil ama vazgeçilmezdir.

Bu sorunun muhattabı ne sadece ben, ne de bu yazının sevgili okurlarıdır. Bu sorunun muhattabı kendini toplumsal devrimlerin ve sosyal adalet mücadelesinin, adalet ve özgürlük arayışının öznesi olarak tarif eden her insanın, her devrimcinin görevidir.

Hangi netlikte olursa olsun örgütlenmekten ve örgütlemekten vazgeçmeden sormamız gereken bir soru var: Nasıl?

İşte 24 Haziran seçim sürecini bir de bu açıdan ele almalıyız? Çünkü ne hayat, ne de mücadele; ne anlara sıkışarak, ne de anı gözönüne almadan ilerletilebilir.