‘Kapalıçarşı’da daha erken önlem alınabilir miydi?’ – Pınar Öğünç

Nasıl diyeyim size, Kapalıçarşı Türkiye’nin darphanesidir; borsasıyla, kuyum sektörüyle, mülk zenginliğiyle, marka imitasyon sektörüyle… Hiçbir şey imal etmeden ülkeye para kazandırır. İnsanlara çok ciddi para kazandırdığı için de bu sevdadan kolay kolay vazgeçilmez.

Baharat, lokum vs satılan turistik bir dükkânda çalışan 36 yaşındaki Alper, turizm sektörünün binlerce işsizinden biri; ufku karanlık. İlk korona virüsü vakalarının çıktığı söylenen Kapalıçarşı’dan aktardığı canlı tanıklık ayrıca mühim; şubat boyu süren ağır grip vakaları, “milli” korona esprileri, yalanlamalar… Çarşıda erken önlem alınsaydı her şey farklı olabilir miydi? Alper, ekonomisine ve aktörlerine dair 25 yıllık gözlemiyle “darphanenin” işleyişini de tarif ediyor.

Toplamda 25 seneden fazladır Kapalıçarşı’dayım. 17 şubesi olan büyük bir şirketin dükkânında çalışıyordum; baharat, lokum, turistik ürünler… Durumları çok iyi olmasına rağmen daha ilk haftadan bütün elemanlarına ücretsiz izin muhabbeti yapmaya başladılar. Hukuksal yanını da öğrenmişler, işten çıkarmıyorum bak, ücretsiz izin… İki gün sonra da arama zahmetine bile girmeyip mesaj attılar: “Süresiz izindesiniz, isterseniz kendinize iş bakabilirsiniz”.

Kapalıçarşı’da korona olduğu söylenen kuyumcuyu biliyorum tabii, bize yakındır da zaten yerleri. Tam tarihi hatırlamıyorum, uçakların yavaş yavaş iptal olmaya başladığı günlerdi, dükkânı kapandı zaten. Ailesinden, personelden başka insanlardan virüslü çıkanları da duyduk. Ama defalarca yalanladılar. Yok zatürre, dediler, kuş gribi dediler. Kapalıçarşı Derneği ayrı yalanlıyor. Çarşının en eski kuyumcularındandır, iyi insanlardır aslında, iyi esnaftır. Ama gerçekten çok zengin, Türkiye’de lobisi olan biridir. Güya “Benim hakkımda iftira atanlara karşı bütün haklarımı kullanacağım, bütün servetimi onlara hapis cezası verdirtmek için kullanacağım” demiş. Üç gün, beş gün derken, on beş, yirmi gün oldu, dükkân kapalı ama. İnsanlar haliyle hastaneden aldığı zatürre belgesinin yalan olduğunu düşünmeye başladı. Korona virüslü olmayabilirler de, ama korona virüslüyseler bunu açıklamakta ne var anlamıyorum. Her insanın başına gelebilir sonuçta.

Kapalıçarşı, Birleşmiş Milletler gibidir, Türkiye’de ne kadar din, etnik köken varsa orada bulunur, ne kadar tür insan varsa, hepsi çarşıdadır. Mesela bir abimiz vardı, dalga geçer gibi yabancı turistlere gidip “Türkiye’de korona yok, niye maske takıyorsunuz?” diyordu. Daha ocak ayında Asya’dan gelenler maskeliydi çünkü. Eşim Belçikalı olduğu için dış kaynaklı haber çok dinleriz evde, “Abi aylardır adamlar bununla uğraşıyor” diyordum. “Yok, Türk insanın genetiğine bir şey yapmaz. Bu Asyalıların virüsü” diyordu. “Yayılacak” dedim, ama ben bunu dediğimde yayılmıştı belki de zaten. Bu işin Türkiye’de celallenmesinden önce ocak sonu, şubat başından beri takip ediyorum ben bu meseleyi. Dünya Sağlık Örgütü, para bağışlayacağını açıklayınca ancak “Bizde de olma ihtimali var” denmeye başlandı. Öncesinde neler gördük Kapalıçarşı’da. Virüs milli damarları kabarttı sanki. Sosyal mesafesini korumaya çalışan bir Çinli’nin, inadına dibine kadar gidip “Biz Türküz, bizde korona olmaz” demek nedir ya? Komik, trajik…

Çarşıda her tür insan var dedim, bilinçli olan da ona göre davranıyordu. Bir dışlama gibi değil ama ben de şubat boyunca gelen Uzakdoğulu müşteriden bir metre uzak durayım diye baktım hep açıkçası. O zaman maske yoktu çünkü hayatımızda. İki çocuğum var sonuçta. Eve getirmekten korktum. Dükkânda hiç bunlara dikkat etmeyen Suriyeli bir arkadaş vardı. Şubat ayında çok ağır hasta oldu, bir hafta işe gelemedi. Belki korona virüsü atlattı. Genç biri; biliyorsunuz kronik rahatsızlığı olmayan böyle de atlatabiliyor. Size şöyle söyleyeyim çevredeki dükkânlardan şubatın başından martın ortasına kadar durmadan değişik bir grip duyduk biz. Üç günlük grip gibi değil, on gün yatırıyordu insanları. Yan komşum on beş gün yattı, beti benzi atmış döndü.

Kapalıçarşı’da daha erken önlem alınabilir miydi? Alınsaydı her şey farklı olabilir miydi? Nasıl diyeyim size, Kapalıçarşı Türkiye’nin darphanesidir; borsasıyla, kuyum sektörüyle, mülk zenginliğiyle, marka imitasyon sektörüyle… Hiçbir şey imal etmeden ülkeye para kazandırır. İnsanlara çok ciddi para kazandırdığı için de bu sevdadan kolay kolay vazgeçilmez. Bir karar alınacaksa ertelenir, ertelenir, son damlaya kadar beklenir. Menfaatten vazgeçmek kolay değildir. Bu kafanın değişmesi lazım. Hep böyle… Bizim insanımız istifçidir. Bir bina dolusu parası olandan sebze halindeki esnafa kadar herkes… Nasıl açıklayayım daha iyi, hem büyük bir kaybetme korkusu, hem sonradan görmelik…

Daha önce de krizler oldu ama turizm dünyada en çetin döneminde. Tamam son dönem Arap turist sayısı artmıştı ama sadece onlar da değildi. Hatta bizim milletteki kazıklama politikası yüzünden Arapları da kaybetmeye başladık, iki-üç yıl öncesi gibi değildi. Virüs dünyayı sarsan bir olay, ama bir yandan bizim de ekonomimiz ortada. Ben bundan büyük darbe alacağımızı düşünüyorum. İki sene dünya totalde toparlanamaz, önümüzdeki bir yıl da Türkiye’ye çok az turist gelir bence.

Sekiz yaşında çalışmaya başladım ilk ben Kapalıçarşı’da. Evet, gerçekten sekiz yaşında. Maddi durumu çok zayıf bir ailenin çocuğuyum, Doğuluyuz. Liseye kadar da hem okudum, hem çalıştım. Yaz tatilleri full zaten. Kışın da okulda öğlenci olmayayım diye habire sınıf değiştirdim. Sabahçı olabileyim ki, öğlen 1 gibi Kapalıçarşı’da işe gideyim. Çalışmaya mecburdum, ihtiyacımız vardı. Şu an 36 yaşındayım Kapalıçarşı dışında hayatım olmadı. Her dönemine şahidim. Eskiden tezgahtarlık bilgisi, dil kapasitesi çok daha üst seviyedeydi. Turistle idare edecek üç-beş cümle değil, anadil seviyesinde konuşan ustalarımız daha fazlaydı. Bir Ermeni abimin sayesinde ben de dil kurslarına yöneldim, bir ara inanın maaşımın yarısından fazlasını dil kurslarına veriyordum, arkadaşlarım gülüyordu. Sonra ben onlardan fazla kazanmaya başlayınca kaldılar öyle. İngilizce, İspanyolca ve Fransızca’yı iyi derecede biliyorum şu an. Artık zaten çarşıda daha çok marka imitasyon satıldığı için, tezgahtar diye gelenin de bildiği dile değil, boyuna posuna bakıyorlar. Yakışıklı mı, gözleri nasıl, kızları etkiler mi… İnanın böyle.

Bugün benden daha beter hikâyesi olan insan var. Uzun yıllardır çalıştığım için ufak tefek birikimim var, bilmiyorum beni belki iki, en fazla üç ay idare eder. İki çocuğum var, çalışmadan sürdürmem mümkün değil sonra. Çocuk bezi ne kadar olmuş… Zaten oralı olduğu için eşimle Belçika’ya yerleşmeyi istiyoruz. Biz Kapalıçarşı’da değil, tatilde tanıştık. Sekiz yıldır evliyiz, ama 19 yaşımdan beri birlikteyiz, gençlik aşkı. O zamanlar internet yok gibi, mail atacağım, kardeşime gidip “Bana mail adresi açsana” demiştim. Oralardan bugünlere… Bakalım, Belçika’ya gideceğiz işte. Oradaki sosyal devlet anlayışı bambaşka. Baldızlarım, kayınçolarım evde oturuyor, maaşları takır takır yatıyor şu an. Bizimkine sosyal devlet mi denir onlarınkinin yanında?

Konuştuğumuz gün 34.109 vaka, 725 ölüm açıklanmıştı.

 

*Gezegeni saran bir virüsün birkaç ay içinde yarattığı bu öngörülemez olağanüstü halin, kapitalizmin hâlihazırdaki eşitsizliklerini görünür kıldığından, derinleştirdiğinden ve bundan sonra hiçbir şeyin aynı kalamayacağından konuşuyor çok insan. Kalamayacak mı gerçekten? Neden kalmasın ki? Varlığını, her veçhesiyle sömürgeciliğe, cinsiyetçi iş bölümüne ve tam da derin bir eşitsizliğe borçlu bu düzen kötücül bir virüs gibi ruhlarımızı ve bedenlerimizi sarmışken “iyileşmek” nasıl mümkün? Kadınlar, erkekler, işçiler, memurlar, işsizler, beyaz yakalılar, mavi yakalılar, “yaka” devri değişti diyenler, serbest çalışanlar, evde çalışanlar, hâlâ çalışanlar, zorla çalıştırılanlar, karantinadakiler, geleceği göremeyenler, gördüklerinden yorgun düşenler anlatıyor. Neden bu uzun yazı dizisine başladık? Çünkü birbirimizin sesini, derdini duymaya, diğerinin dermanında kendimizinkini aramaya ihtiyaç var.