Kapitalizm insanlığı köleliğe sürüklüyor – Yusuf Gürsucu

Kapitalizm, insanları salgından korunmak, sadece yaşayabilmek, karnını doyurabilmek ve derme çatma da olsa sığınacak bir mekana sahip olma noktasına geriletmek için koronavirüs salgınını kullanarak yeni bir baskı sistemini hayata geçirme peşinde. Bu durumu sürekli kılmak içinse büyük bir gözaltı sistemini kurma hazırlığını daha net görebiliyoruz. Kapitalizm, daha keskin sınıfsal farklıları besleyecek ve gettolar yaratıp salgın nedeniyle ölüm korkusunu yaygınlaştırıp kullanarak büyük insanlığı bu gettolarda hapsedip, bir lokma yiyecek veya bir miktar ilaç için kölelik koşullarında çalıştırma hedefine kilitlenmiş durumda ve tüm veriler bu noktaya işaret ediyor.

Kapitalizm koşullarında daha güzel günler görme, yaşama olasılığımız bana göre sıfır. Koronavirüs salgını bazı iddialara göre kapitalizmin basiretsizliğini ortaya çıkardığı belirtilirken, bunun bir basiretsizlik olmadığı görülebilmekte. Kapitalizmin sermaye çıkarları dışında herhangi bir motivasyonu asla olmadı ve olamaz da. Sosyalist ülkelerin ortadan kaldırılmasıyla birlikte ileri sürülenlere göre tek yolun kapitalizm olduğu söylemi salgın sürecinde çökmüş durumda. Trump’ın konuşmalarına ve salgına yönelik tutumuna bakınca insan yaşamının onlar için ne kadar değersiz olduğu gerçeğiyle karşılaşmaktayız

Trump böyle de diğerleri farklı mı? Tek farkları uygulamada değil kullandıkları dilde değişim gösteriyor. Trump gibi kaba saba bir kişilikle Merkel’in söylemleri farklılık gösterse de kapitalist üretimlerin ve sermaye birikim sürecinin kesintisiz sürdürülmesi hepsinin ortak yanı. Bu uğurda yapamayacakları hiçbir kötülüğün olmadığını biliyoruz. Kötülüklerine, çirkinliklerine, iğrençliklerine katlanmak zorunda değiliz. Ancak bunun için bireysel herhangi bir tutumun da anlamı maalesef yok. Ezilenler ve sömürüye tabi tutulanlar olarak bir araya gelmeye, topyekun örgütlü bir güçle insanlığın ve doğanın çıkarlarını temel alan bir programa, bir önderliğe ihtiyaç duymaktayız. Bu programın çok net bir şekilde kapitalizmi ve sermayeyi dışlayan içerikte olması ise yaşamsal düzeyde bir zorunluluk.

Küresel ısınma ve iklim değişiminin nelere yol açabileceğini tek başına bu salgın bile göstermeye yetiyor. Dünyada daha önce böylesine geniş, tüm dünyayı saran bir salgın yaşanmamıştı. Bölgesel düzeylerde kalan salgınlarda belki çok daha yüksek oranda insan ölümleri yaşandı ama bu kez yaşadıklarımızın kapitalizmle bağını kurmak zorundayız. Doğal yaşamın her noktasına burnunu sokup tüm yaşamı birikim sürecine bağlayan kapitalizmin önümüzdeki süreçte doğal yaşama yönelik saldırıları misliyle artarak devam edeceğini belirtmek gerekiyor. Doğa, kapitalizm için sadece ve sadece bir hammadde deposu olarak değerlendirilmektedir. Birtakım insanların iyi niyetli çabaları bu süreci tersine döndürmesi olanaksızdır.

Kömür ve diğer karbon yakıtlardan kurtulmak küresel ısınmanın ve iklim değişiminin geriletilmesinde bir ön koşul olarak öne sürülürken, kapitalizmin bu süreci hayata geçirmesi mümkün değildir. Bu amaçla ortaya atılan ‘yenilenebilir’ enerji vb. iddialar kapitalizmin kendisini dönüştürmesine yetmez. O en yakın ulaşılabilir olana ilgi gösterir. Yenilenebilir enerji meselesini de bir birikim yolu olarak değerlendirmektedir. Yani enerji ne ile üretilirse üretilsin kapitalizmin aşırı üretim politikasında bir gerileme yaşanması olanaksızdır. Bu nedenle hammadde deposu olarak görülen doğal yaşam sürekli üretim süreçlerinin bir parçası olarak kalacak ve aşırı büyüyen sermayenin yeniden büyüyebilmesi noktasında dönüp dönüp tekrar başvuracağı doğanın, kendisini onarmasına olanak sağlanmayacaktır.

Salgın sürecinde görece yaşanan doğadaki toparlanma, insanlığa aşırı üretimlerden vazgeçilmesi noktasında ciddi bir uyarı niteliğindedir. Bu uyarıyı sermayenin idrak etmesini beklemek ise ancak ham bir hayaldir. Dünyada azımsanmayacak büyük bir insan kitlesi sorunun kapitalizmden kaynaklandığını net biçimde görmeye başladığı bu süreçte, yeni bir yaşamın mümkün olabileceğini yalın bir dille tartışmaya açmak ve bu amaçla ciddi örgütlenmeler yaratmak artık ertelenemez bir durumdur. Bu nedenle doğal yaşamı savunan ve bu amaçla örgütlenenlerin çabaları çok daha görünür kılınarak siyasallaştırılması gerekmektedir. Halkın yanında tutum alan siyasi örgütler doğa mücadelesine pragmatist bir tarzda yaklaşımını derhal terk etmelidir. Doğanın yok edilme sürecini temel alan bir programı tartışmalarla oluşturmak ve ortaya çıkarmak zorunluluktur.

Yerel mücadeleler çok değerli ve bunların bir araya gelerek oluşturdukları birlikler ve platformlar da çok değerli ancak sermayeyi geriletme noktasında yeterli olması mümkün değil. Yinelemek gerekirse bu süreç siyasi bir süreç ve ancak siyasi hareketlerin bunu içselleştirerek bu mücadelelerde okun sivri ucunu sermayeye ve onun siyasi iktidarları ile sözde muhalefetine yöneltmek zorundadır. Kalkınma odaklı programlar reddedilmeli ve doğayla uyumlu karşılıklı yarara dayanan bir yaşam biçimi hedeflenmek zorundadır. Bu da elbette üretim araçlarının halkın elinde bulunduğu sosyalizm koşullarında mümkün olabilir. Ancak geçmişte yaşanmış olan sosyalizm uygulamalarında görülen kalkınma politikasının eleştirisi yapılmadan yeni bir gelecek hayali kurmak olanaklı değildir.

İnsanlığa ihtiyaçlar listesi hazırlayıp insanları tüketime yönlendiren kapitalizm dışlanarak tüketim alışkanlıklarının yerle bir edildiği ve doğa ile uyumlu bir yaşama kavuşmak için büyük bir örgütlenmeye insanlığın bugün geçmişe göre çok daha fazla ve acil ihtiyacı var.