Kapitalizmin İflası Sedanter Yaşam Biçimi Ve Koronavirüs Krizi

Sedanter yaşam; hareketsizlik, tembellik, uyuşukluk, depresif olma hali içinde sürdürülen bir yaşam biçimidir.

Derya GÖREGEN’in Dr. Çınar ÖZDEMİR ile röportajı

Bir yaşam biçimi olan kapitalizm, insanların savaş, açlık, yoksulluk, hastalık yüzünden ölmelerine neden oluyor. Tek tek ölümlerin olabileceği gibi milyonlarca insanın aynı anda ve benzer şekilde ölmesine tanık olduğumuz bu günlerde, benzer yaşam şekillerimiz, benzer ölümleri mi beraberinde getiriyor diye sorgulatırken, Türkiye’li bilim insanı ve tıp doktorlarından Çınar Özdemir’in, 2000’li yılların başında gündeme getirdiği  günümüzü öngören sedanter yaşam biçimi dikkatimizi çekiyor. Endüstriyel gelişme koşullarının bizleri ekolojik yaşamdan tam olarak kopartması, aktivitelerimizi giderek daha da sınırlandırıp genelleşmekte olan sedanter yaşama ittiğini belirten Özdemir’e göre sedanter yaşam biçimi kapitalizmin çağımızın insanına sunduğu ve sonucunun ise hastalıklarla boğuşmak olduğu bir yaşam.

Dünyayı etkisi altına alan koronavirüs (Covid-19) krizini yaşadığımız şu günlerde can kayıplarının yanında bu yaşam biçiminin yaygınlaşmasından da endişe duyulduğunu belirten Özdemir, bu süreç ister istemez bir başka soruyu da akıla getirdiğini söylüyor ve ekliyor: “Koronavirüs olarak isimlendirilen hastalık, bir biyolojik savaş doktrini mi?”

Evet, aslında her birimizin yaşadığı ama dönüp de bu sedanter yaşam nedir, nasıl anlaşılmalıdır ya da bu yaşamın bir tanımını yapmak mümkün müdür? Bu soruların cevabı bizler açısından o kadar kolay olamazken bu son derece ehemmiyetli konuyu sizler için konunun uzmanı olan Dr. Çınar Özdemir’le konuştum.

Hareketsizlik, tembellik, uyuşukluk… 

Endüstri ve teknolojik gelişmenin bizden götürdüklerinin başında hareketliliğimizi kısıtlaması günümüzde bizleri birçok kişinin adını bilmediği yeni bir kavramla tanıştırdı. Beslenme alışkanlıklarımızdan fiziksel ve düşünsel aktivitelerimize kadar bizleri olumsuz etkileyen ve çağın getirdiği bu yaşam biçimine sedanter yaşam biçimi deniyor. Dr. Çınar Özdemir’in Sedanter yaşam biçimi nedir ve insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir sorumuza verdiği yanıt şöyle: “Sedanter yaşam; hareketsizlik, tembellik, uyuşukluk, depresif olma hali içinde sürdürülen bir yaşam biçimidir. Endüstriyel ilerleme ile ilişkili toplumsal gelişmenin insan sağlığı üzerinde bir takım etkileri neredeyse kaçınılmazdır. Bilindiği gibi, artık birçok insan çalışma ve gündelik yaşamlarında yapacakları işleri fazla emek gerektirmeyen teknolojik araçlar kullanarak yapmaktadırlar; masa başında çalışmakta, daha çok cep telefonuyla, ekran ve klavye, tuş ya da buton ile görmekteler işlerini. Apartmanda 8. ya da 10. katta oturur, plazada 20. katta çalışırlar; çıkıp inmeleri asansörledir. Tabii bu örnekler çoğaltılabilir; benzer sebeplerle, her yaptıkları ya da yöneldikleri şeyde, elleriyle yapacakları işleri arasına giren en az bir teknolojik araç veya aparattan faydalanmaktalar.”

Modern çağın hastalıkları

Sedanter yaşam biçiminin son yirmi yılda hızla artış gösteren hipertansiyon, kalp-damar hastalıkları, kanser, diyabet, aşırı kilo, vb. çağımızın hastalıklarına yol açıyor. Bu dünya genelinde de böyle. Sedanter yaşam biçiminin ikincil etkilerini bunlardan bağımsız olarak görülebileceği gibi, bu hastalıklarla birlikte görülme oranında yüksek artış olduğunu belirten Òzdemir, ikincil etkileri şöyle sıralıyor: “Depresyon, panik bozukluğu, obsesif kompülsif bozukluk, suçluluk duygusu, öz güven yitimi, kişisel bakıma muhtaç olma, sosyal sınıf ve cins boyutlu çatışmalı kişilik, negatif sosyal kabul, ölümle sonuçlanan ya da sonuçlanmayan intihar girişimleri, suça yönelme.”

Özdemir, ayrıca şunu da hatırlatıyor: “Bugün koronavirüs salgınında bu saydığımız kronik hastalıkları yaşayan insanlar, risk gurubu olarak sınıflandırılıyor.”

 

Neoliberal kentleşme 

Kent yaşamı oldukça dinamik bir süreç. Endüstriyel toplum biçiminin devamlılığını sağlayacak olan ilişkiler bütünü, kentsel mekânlarda gerçekleşiyor. Sosyal yaşam alanları, iş ve ticaret alanları, alışveriş merkezleri, sınıfların yerleşimi bu kent anlayışına göre düzenleniyor. İnsanların ilişkilerini ve değer yargılarını, geleneklerini, eğitim ve inanç mekanlarını bu yapı üzerine oturtarak kent kültürünün oluşumu gerçekleşir; öte taraftan bu süreç, kenar mahallelerde farklı kültür gruplarının yoğunlaşmasının önünü de açmaktadır.

Neoliberal kentleşme anlayışı, kentin en iyi ve merkezi yerlerinde ekonomik gücü elinde bulunduranların konumlanmalarını sağladığını belirten Özdemir, emekçi kitleleri kentin dışına, onları düşük reel ücretle çalıştırıldıkları fabrikaların bulunduğu alanlara yakın bölgelerde yapılmış toplu konutlarda yaşamaya zorlandığının altını çiziyor. Bunun sonuçlarını ise Özdemir şöyle açıklıyor. “Bir arada yaşadıkları halde, birbirlerine yabancılaşmış, sosyal, sınıfsal ve kültürel etkileşimlerini en aza indirgemiş, paylaşma ve dayanışma ruhu köreltilmiş bireylerden oluşan parçalı bir toplumun yaratılması ve onun denetim altında tutulmak istemesi söz konusudur.”

 

Savaşın dışında kalanlar…

Endüstriyel gelişmeler ve üretim biçimleri, toplumların yaşamlarında anca ilk 50 yıllık  süreç için bir ilerleme ve gelişim sağlayabildi. ilk dönemlerinde belki insanlar görece bir refah düzeyine erişebildi. Sonrası için Özdemir şunları anlatıyor: “Kontrol dışı bir rekabet, sermaye birikimi, emperyalist amaçlarla girişilen savaşlar, pazar paylaşımları, modern çağa uygun yeni sömürge alan arayışına girildi. Son yıllarda ise dile getirilen ama gerçekte emperyalist kapitalizmin güncellenmiş ekonomi politiğinden başka bir şey olmayan neoliberalcilik, endüstri toplumunun diyalektik gelişme çizgisini oluşturur. Bu çizginin vardığı nokta, endüstriyel gelişme koşullarının bizleri ekolojik yaşamdan tam olarak kopartıp ve aktivitelerimizi sınırlandırıp giderek genelleşmekte olan sedanter yaşama itti. Ve böylelikle bu süreç devam ederek bizleri koranavirüs (Covid-19) kriz noktasına sürüklenmiş oldu. Bu krizin toplumlara ve bireylere yansıması ise şu oldu; eğer bizler savaşa sürülmediysek de, bir bakıma cephe dışında kalanlar olarak ağırlaştırılmış ve zamana yayılan bir ölme karşı karşıya kaldık.”

 

Ekonomik zorlukların sedanter yaşama itmesi…

Toplumsal şekillenmenin egemen olduğu ekonomik koşullar içinde işsizlik, düşük ücretle çalıştırılma, sosyal güvenceden yoksunluk vb. nedenler insanların yaşam kalitelerini düşürmekte. Bu durum insanların boşluk duygusu içinde geçim sıkıntısı nedeniyle yaşamla bağlarını koparma noktasına getirmekte. İster çalışan, ister işsiz olsun, bu koşullar içinde neredeyse hemen herkesin sosyal ve kültürel etkinliklerle fiziksel aktivitelere yeterince katılamadığını hatta birçoğunun kendilerini ifade etme sürecinin belirleyicisi olamadığını altını çizen Özdemir, bunun sonucunda yaşananları şöyle özetliyor: “İnsanların, başkalarıyla yeterli ve sağlıklı etkileşimlerde bulunamayışları beraberinde sınıfsal çözülme ve bireysel yabancılaşmayı getiriyor. Bu durumda beden ve ruh sağlıklarını da riske etmeleri söz konusudur. Böylece, endüstri toplumlarına özgü rekabet ilişkilerinin çalışan ve hatta işsiz nüfus arasında da görülmesi, bu ekonomik ve toplumsal şekillenişten insanların ne ölçüde etkilendiklerini göstermesi bakımından önemlidir.”

 

Endüstrileşmenin getirdiği ekolojik tahribat…

Batıdan başlayarak 200 yıllık bir süreçte dünyaya yayılan endüstri toplum anlayışı ve önü alınamayan bir hızda gelişmekte olan teknoloji insanları ekolojik çevreden kopartıyor. Bu gelişmenin artık insanlara karşı bir tehdite dönüşüyor. Bu durumun ise sürdürülemez olduğunu vurguluyor Özdemir. Kapitalizmin ömrünü tamamlamakta olduğu hızlı bir döneme girdiğini de belirten Özdemir, bundan hareketle bir çağrıda bulunuyor: “Üretim ve tüketim ilişkilerinden tutun da okulda, sokakta, iş yaşamında, sağlıkta, sınıflar arası uyumsuzluklarda, bürokrasi ve yönetim modalitesinde ve uluslararası topluma kadar, hemen her yerde ve her şeyde bir çözülüşe tanık oluyoruz. Yaşanan tüm sorunların üst üste yığılmasına neden olduğu için de şimdi çok kritik bir noktaya gelip dayandığının bilincinde olmalıyız. Buna göre de bu toplumsal modelin sosyal ve ekolojik çevrede yarattığı tahribatın ulaştığı global düzeydeki kriz koşullarından bir çıkış yolunu hep beraber aramamız bizlerin asli görevi olmalıdır.”

 

“Koranavirüs (Covid-19) krizi bir savaş doktrini mi?”

Özdemir, Sendanter yaşam biçiminin endüstiyel gelişmeyle olan ilişkisi ve koronavirüs  (Covid-19 )krizi üzerinden şöyle değerlendiriyor: “Tabi, burada ister istemez şu soru akla geliyor. Koronavirüs olarak isimlendirilen hastalık, bir biyolojik savaş doktrini mi? Buradan devamla belirtmeliyim ki, İnsanlık, 21.yüzyıla biyolojik silahları düşük yoğunlukta kullanarak girdi. Dünyanın belli bölgelerinde eski dünyanın silahları patlarken, yükselen dumanların uzağında, savaşın dışında olduklarını düşünen hemen herkes tarihte daha önce yaşanmış hiçbir savaş biçimine benzemeyen yeni bir savaş sürecinin içine girdiğini bile anlamadı. 

Topluluklar üzerinde hastalık yapıcı  etkileri olabilen biyolojik silahların yalnızca virüs, bakteri ya da başka bir mikrobiyolojik yapı olarak kullanılması gerekmiyor. Son beş dekatta genetik mühendisliği bir taraftan bu mikroorganizmalar üzerinde çalışmalarını sürdürürken, diğer taraftan, tarımsal ve hayvansal gıdalar üzerinde de çalışmalarını artırdı. Giderek artan dünya nüfusunun tüketim ihtiyaçlarının karşılanması ve sürdürülmesi adına yürütülen neoliberal politikalar, genetik mühendisliği çalışmalarının ikinci bölümüyle ilgili ilk sonuçlarını vermeye başladı ve dünya genelinde hibrid tohum kullanımına geçildi. 

Bitki ve hayvan tohumları üzerinde yapılan mühendislik çalışmalarının dolaylı sonucu olarak türler ve doğal çevre, bu süreçten olumsuz etkilendi. Büyük sermaye güçleri, yürüttükleri ekonomi-politiğe tohumların üzerindeki denetim hakkını da ekleyerek, yeni yüzyılda toplulukların tüketim alışkanlıklarını da böylece değiştirmiş oldu. 

Özdemir yeni üretim ve tüketim biçiminin sonuçların şöyle açıklıyor: Bunun sonucunda da toplulukların sağlık durumlarının bozuldu. Kronik hastalıkların ve çeşitli kanser vakalarının arttığına, milyonlarca insanın bu tür hastalıkları olmasa bile, sağlıklı besine erişememeleri yüzünden bağışıklık sistemlerinin zayıflayarak hastalık eşiklerinin düştüğüne tanık oluyoruz.

Bir ölçüde genetik yatkınlık boyutu olsa bile, hipertansiyon, kalp-damar hastalıkları, diyabet, böbrek ve karaciğer hastalıkları, kanser türlerinde ve öncelikle birçok hastalıkta ciddi artışlara neden olan tüketim alışkanlıklarının, mesleksel maruziyetin ve bozulan çevre faktörlerin de etkisiyle böyle bir tablo karşısında bulduk kendimizi.”

 

Genetiği değiştirilmiş  besinler, hastalıklar, ilaçlar ve virüs…

Özdemir, beslenme tarzının değişmesine bağlı olarak artan kronik hastalıklar sebebiyle, hastaların kullandığı ilaçların, hastalarda belli bir sağlık hali oluşturabileceği; ancak hastaların sistemik dolaşımlarında bulunan bu ilaçların içeriğindeki maddelerin belli bir düzeyde bulunması hastalıkları kontrol altında tutabildiğini belirterek bunun biyolojik savaşın temelini oluşturduğunun altını özellikle çiziyor. Özdemir devamında ise şu çarpıcı açıklamayı yapıyor: “Şurası çok iyi bilinmelidir ki; asıl sorun bundan sonra başlıyor. Şimdi bu kronik hastaların kullandıkları ilaçlar üzerinden yürüyelim. Evet, şimdi yaşadığımız pandemide etken bir virüs olarak tanımlanıyor, burası kabul; peki, bu etken etkisini hangi şartlarda ve hangi biyokimyasal molekülleri kullanarak gösteriyor?  Hastalık etkeninin üreyebilmesi için dolaşımda bulunan ilaç içeriğindeki kimyasal molekülü kullanarak veya bu molekülün etkisiyle oluşan bir başka molekülü kendisine bağlayarak ya da bizzat hastalık etkeninin hücre yüzeyinde bulunan reseptörlere duyarlı hale getirilerek, uygun ortamda hücre içine girip çoğalması olasıdır. Dolayısıyla, neoliberal politikaların benimsenmeye başlandığı dönemlerde, genetik mühendisliğinin bir çalışma alanını oluşturan hibridizasyon tekniğine yönelmesi ile başlayan biyolojik savaş süreci şimdi olgunlaşmış bulunuyor. İlk aşamada hibrit tohum zemin oluştururken ikinci aşamada bizzat mikroorganizmalar kullanılmaya başlandı.

O halde, burada tedavi edici ve koruyucu hekimlik ya da tıp, eczacılık gibi disiplinlerdeki etik ve deontolojik aşınmanın genel olmadığını söyleyelim ama genetik mühendisliğinin laboratuvar araştırmalarıyla ilişkili olarak bu disiplinler üzerinde uygulanan neoliberal politikalarla nasıl bir sonuç hedeflenmiş olunabilir? Kuşkusuz bu sorunun yanıtı, haklı olarak bilimin ve bilimsel bilginin kullanım biçiminin ve ilgili ekonomi politik model ile olan ilişkisinin sorgulanmasını gerektirir.”

 

Ekolojik çevre ve biyolojik çeşitlilik için…

Evlerimizde hareket alanlarımızın sınırlandığı, bunaldığımız ve ciddi anlamda ekonomik kaygılarımızın arttığı, fiziksel ve psikolojik sağlımızı olumsuz etkileyen bu salgının ileri ki zamanlarda da kalıcı bir etkisinin olup olmayacağını da merak ediyoruz. Özdemir şunları söylüyor: “Süresi öngörülemeyen bu salgının insanları içeride kalmaya zorlaması, şimdi her zamankinden daha çok, üretim etkinliğine katılımında, psiko-sosyal, fiziksel ve kültürel yönden aktivitelerinde önemli bir sınırlanmayı beraberinde getirdiğinden genelleşen bir sedanter yaşamdan rahatlıkla söz edebiliriz. Dolayısıyla süreç tüm dünyada kontrol altına alınsa bile, başta belirttiğimiz kronik hastalıklar ve bunlarla ilişkili psikolojik hastalık veya bozuklukların sayısında çok ciddi bir artış olacaktır. Ancak yeri gelmişken şunu da belirtelim, kapitalist uygarlığın önü alınamazsa, son buzul çağında görülen insan türünün yok olma tehlikesinin benzeri bir sürecin içine çekilme tehlikesiyle karşı karşıya kalınmasını da beraberinde getirebilir. Öncelikle düşük yoğunluklu bir biyolojik savaşın kurbanlarının şimdilik kronik hastalar, yaşlılar, evsiz ve kimsesiz olarak sokaklarda yaşayanlar, hatta çalışmak zorunda olan kimseler olduğunu düşünelim. Şimdi böylesi bir sürecin içine çekilen her süper gücün atacağı adımları kestirmek mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla, değişim ve dönüşümü zorunlu kılan koşullar ve nedensellikler, bu tarih tıkanması sebebiyle yeni alt ve üst yapıları, yeni ilişkileri, doğayla uyumlu üretim ve tüketimi, yeni sosyal ve kültürel ilişkilerin kurulacağı mekanları, yeni kentleri, artık normal seyrinde ilerlemeyen tarihin büyük bir özgürlüğü beraberinde getiremeyebilir de. Yaşadığımız şu sistemsel çözülüşün öngününde diyebiliriz ki; tüm dünyamızda henüz başlayan yeni çelişkilerin daha da derinleşmeden, her bir bireyin özellikle çevrecilerin, kadınların ve gençlerin dünyanın her yerinde bir araya gelmeleri, harekete geçmeleri bu egemenlik sisteminin küresel ve yerel düzeydeki yapıları üzerinde baskı oluşturmak türün, ekolojik çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin devamı için hayati önemdedir.”

 

Koronavirüsün Çin’de ortaya çıkması kuşkulu…

Koronavirüsün çıkış yerinin Çin olması ayrı bir tartışmayı beraberinde getiriyor. Türler arası hastalık geçişlerinin, aracılar vasıtasıyla geçişlerini henüz bilmesek de hep birlikte yarasalardan nefret eder hale getirildik. Kapitalizmin onca vahşiliği karşısında bu pandeminin  tek masumu yarasalar olduğu bilinmeli. Çünkü Hayvanlar bizler için dünyada var olmadılar, onlar bizimle birlikte yaşıyorlar. Hayvanların yaşamlarına bizler müdahale ediyoruz; bu da yetmiyor hunharca katlediyoruz. Daha çok tartışılacak bu konunun dışında olarak koronavirüsün çıkış yerinin Çin olmasını farklı değerlendiren Özdemir’e göre, “Kültür devrimini yapmış bir Halk Cumhuriyetinde, içerideki uygulamaları ve dışa açılma yönündeki politikalarını güncelleyerek hareket eden, üstelik dünya pazarlarında kapitalist ülkeleri gelişme trendiyle zorlayan bir ülkede pandeminin başlamasını kuşku uyandırdığını belirterek, şunları ekliyor: Çin’in kullanmaya başladığı 5G teknolojisinin iyonize edici özellikler taşıdığını belirten batılı ülkeler, bunun oksijen molekülüne etkisiyle hastaların klinik belirtileri arasında doğrudan bir ilişkinin olduğunu ispatlama çabasındalar. Bu telaş, öte taraftan hastalığın üstü aceleyle kapatılmaya çalışılan “biyolojik bir savaş doktrini” olma olasılığını doğrular gibi gözüküyor. Şu günlerde yaşananları da buna eklersek, fotoğrafın bütünü, çözümsüzlüğün küresel düzeyde bir krize dönüşmüş olduğunu görüyoruz. Gözle görünmeyen bir patojen çıkar, üstü örtülmüş tüm sorunları önümüze koyar, hiç kimsenin yapamadığını üç aylık zaman diliminde yapar; biz de düşünür, yeniden kurarız kendimizi. Devletlerin bu sorunların çözümüne her zamankinden daha uzak durduğunu, izolasyon ya da karantina koşullarında evimizde üretimden uzak, açlık içinde ya da çalışmak zorunda bırakıldığımız ve hastalığa yakalanma riskinin yüksek olduğu hemen her yerde bir daha fark ederiz. Devletlerin, daha şimdiden kabul edilen ekonomik ve sosyal politikaların sağlığı destekleme stratejilerinin olmadığını gözlemleyebiliyoruz. Çünkü bu süreçte en çok sağlık politikaları gündeme geldi.”

 

Sağlığımız için yapılması gereken…

Sedanter yaşam biçimini aşabilmek, beden ve düşünce aktivitelerimizi artıracak bir ortama, doğa ile bütünleşerek tekrar eski yaşamımıza dönebilmemiz için bu toplumsal biçimini aşmamız gerektiğini belirtiyor Dr. Çınar Özdemir. O kadar karamsar olmadan, insanlık ortak bir kültür ortamının ürünü olduğunu ve sağlıklı insan, sağlıklı toplumun ön koşulu olduğunu belirten Özdemir, son olarak şunları söylüyor. “Bu sistemsel gerçeklik karşında insanların sağlıklı olmalarını bekleyemezsiniz. Fakat bu habere konu edindiğiniz sedanter yaşamın bu toplumsal biçimlenişin bir getirisi olduğunu biliyorsak, bedensel, ruhsal ve düşünsel sağlık haline ulaşmak için bu toplumsal biçimlenişi aşmamız gerekiyor. Ekolojik çevre özlemimiz de bu çelişkilerin en yoğun yaşandığı yelerde yeşerecektir. Kapitalist modernitenin yarattığı engellere sürekli yenilerini ekleyen bir uygarlık, insanlığın ve doğanın üzerinde bir yüktür. Her şey, insan kültürünün yeşille buluştuğu bir yaşam için olmalıdır.”