Kendi sağınızda boğulursunuz inşallah! M. Ender Öndeş

Haftalardır üzerine çok konuşulan İngiltere seçimleri pek fena bitti sonunda. İşçi Partisi’ne alışılmadık bir hava getirmeyi deneyen Jeremy Corbyn, ağır bir sonuç aldı ve istifa etti. İngiltere’de seçim bitti ama “Solcular seçim kazanmak için ne yapmalı” tartışması bitmedi ve bitmeyecek gibi de görünüyor. Daha doğrusu, aslında soru, “sol nasıl güç kazanır/nasıl kaybeder” şeklinde çıkıyor ortaya ve kaçınılmaz olarak bir ucu gelip yaşadığımız coğrafyaya kadar uzanıyor.

İngiltere üzerine süreci daha yakından izleyenler yazdı çizdi, ben oralarda değilim açıkçası; iyi bir okur olarak bakıp anlamaya çalışıyorum herkes gibi. Ayrıca, Corbyn kazansaydı ne olurdu meselesini de geçiyorum. O tamamen ayrı bir tartışma. Ama geçen hafta, yenilgi tartışmasının buralara uzanan boyutları, gerçekten ibret vericiydi. “Solcular da siyaset yapmayı bilmiyor kardeşim” diye üfüren AKP artıklarından, Corbyn’i “gereksiz göçmen/yabancı duyarı yapmak”la eleştirerek, “Göçmeni savunayım derken kendi işçinin oyundan oluyorsun. Enternasyonalizm bu değil” gibi korkunç laflar sarf edebilen ‘sıkı sosyalistlere’ kadar bir sürü insan bir sürü şey söyledi. Öyle ki, sol iddiayla ortaya çıkmış bir lider, neredeyse ‘solcu’ olmakla itham edilir oldu.

“Sosyal medya boş beleş bir yerdir, olur böyle vakalar” filan denebilir belki ama bana sorarsanız, bazı yorumların alt-metninde çok daha berbat bir sınır çizgisi vardı. Bir adım ötesi ‘vatandaş hassasiyeti’ olan bir çizgiydi bu. Yani, senin bir işçi sınıfın ve onun sınıf çıkarları var, bir de sağdan soldan ‘yorganını toplayıp gelmiş’ dil bilmez/yol bilmez, üç kuruşa çalışmaya hazır göçmen toplulukları… Herkes yerinde oturup kendi başını becerse ne iyi, değil mi? Merdiven altlarında çalışan Suriyeliler de mesela, sabahları amele pazarlarında bekleşen Afganlar filan da gidip ülkelerinde sınıf mücadelesi verseler ya!

Ne yapacağız onları peki?

Öyle görünüyor ki, önümüzdeki süreçte ortak dil ve kültüre sahip, homojenize işçi kitleleri gitgide daha az görülür hale gelecek ve biz istesek de istemesek de bütün ülkelerde sınıf çıkarları ile kimlikler sorunu sık sık aynı düzlemde karşımıza çıkacak. Bu aslında tümüyle yeni bir şey de değil. Epey uzun süre önce, yaşadığım Ege ilçesinde devrimci çalışma yürütürken az mı çekmiştik Kürtlerden? 70’li yılların ortalarını hatırlayan arkadaşlarım olacaktır şimdi; hem bağlarda/bahçelerde, hem de ilçenin can damarı olan tuğla fabrikalarında, çoluk çocuk gelip en düşük ücretlere razı olan Kürtler, nasıl da sabote ediyordu yürüttüğümüz çalışmaları? Ama ben kendi payıma tek bir arkadaşımın ağzından anti-Kürt bir cümle duyduğumu hatırlamam. Kitabın doğru yerinden işe başlamıştık çünkü ve mantığımız çok sağlamdı. Yıllar geçtikçe, tamam, herkes kendi yoluna yürüdü ama sonuçta o günlerde “nerden çıktı şimdi bunlar, şurada ne güzel işçi örgütlüyorduk” filan da demedik. Şimdiyse sorun daha karmaşık; Kürtler meselesinde olduğu gibi nispeten ‘iç’ bir olguyla değil, çok daha uluslararası bir meseleyle karşı karşıyayız. Son yirmi yıldır milyonlarca insan dünyanın bir ucundan bir ucuna savruluyor, her yerde geleneksel mücadele/örgütlenme biçimleri zorlanıyor, yaşam biçimlerini korumak isteyen ‘yerli’ emekçi yığınların önyargıları sık sık ırkçılık düzeyine kadar ulaşabiliyor, vb…

Kısacası zor bir durum var karşımızda; daha doğrusu zor olan, bütün bunlar olup biterken enternasyonalist çizgiden, sosyalizmin olmazsa olmaz temel ilkelerinden kopmadan yürüyebilmek. Bu ilkeler, ayet olsun da abdestimiz yerinde kalsın diye konulmuş ilkeler değil çünkü. Bütünlüklü bir dünya görüşünden söz ediyoruz; bugün neysen yarın osun. Bugün ‘bu karışıklık sola zarar veriyor’ diye düşünürsen, yarın kimi ‘zararlı’ ilan edeceğin bilinmez. Mesele bu kadar basit.

Ve daha önemlisi şu: Oy kaybetme/ güç kaybetme kaygısı, öyle bir illettir ki, bu yolun nereye çıkacağını kimse bilemez. Sorunun daha düşük bir versiyonu olan CHP düzleminde ‘sağdan gidelim cüzdan bulalım’ mantığının nasıl rezaletlere yol açtığını yaşamış bir milletin evlatları olarak bir hayli tecrübeliyiz bu konuda.
Sonuç olarak, İşçi Partisi ne yapar ne eder bilemem. Ama bildiğim bir şey var; böyle bir dünyada yaşıyoruz şu anda ve devrimcilik, solculuk, zaman zaman sınıf (halk? millet?) ‘hassasiyetleriyle’ de karşı karşıya gelmeyi gerektirebiliyor.

Anlık çıkarlar uğruna doğrulardan vazgeçmenin de oldukça kibar bir adı var biliyorsunuz: Oportünizm. Ama kavramın öyle ‘kibar’ durduğuna bakmayın siz; bütün melanetler onun başının altından çıkıyor.