Koridor ya da güvenli bölge – Zafer Yörük

Türkiye’nin güneyinden ya da Suriye’nin kuzeyinden bir koridor dolaşıyor. Kimine göre Şii hilali ya da koridoru, kimine göre “terör” ya da aynı anlama gelmek üzere Kürt, kimine göre ise “barış” koridoru. Bu adlandırmalar, ABD’nin İran stratejisinin ya da Türkiye’nin Kürt politikasının dönemsel olarak aldığı biçime bağlı olarak değişebiliyor. Ama her durumda, işin gerçeğini ilgili toplumların kamuoyundan gizlemek gibi temel bir işlevi var. Aslında sözkonusu olan, doğuda Hazar Denizi’nin, güneyde ise Basra Körfezi’nin kaynaklarını Akdeniz’e ulaştırma potansiyeli taşıyan bir enerji nakil koridoru.

Suriye iç savaşı patladığında, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan başta olmak üzere birçok bölgesel güç, bu koridorun Akdeniz’e açılan kısmında en azından ortak bir hakimiyet kurabilecekleri umuduna sahipti. ABD’nin de böyle kanlı ve kârlı bir girişimin bir parçası olmadığı düşünülemez. Zaman içinde, özellikle Rusya ve ardından İran’ın devreye girmesiyle dengeler değişti; işlerin planlandığı gibi gitmeyeceği anlaşıldı. Bu sırada, Suudi rejimi ile Türkiye/Katar bloğu arasında da bir çatlak oluşmaktaydı. Selefi/cihatçı terör örgütleri IŞİD ve El Nusra (ve bunların türevleri) Akdeniz kıyısına yakın bölgelerde yenildikçe koridorun orta bölümlerine, Şengal, Musul ve Rojava’ya yüklenmeye başladılar. Buralarda da Kürt direnişiyle karşılaştılar ve zorlu mücadeleler sonucu yenildiler. Bu “vekalet örgütleri,” günümüz itibarıyla Irak toprakları içindeki bütün kalelerini kaybetmiş olup, Suriye toprakları içinde İdlib ve civarında küçük bir alanı, küresel ve bölgesel güç dengelerinin zorlaması ile ellerinde tutmaktalar.

İdlib ve çevresinde sıkışmış cihatçı örgütlerin başlıca lojistik kaynağının Türkiye olduğunu; Cerablus, El Bab ve Afrin operasyonlarının temelde bu destek hatlarını canlı tutma amacı taşıdığını dünyada idrak edememiş bir tek Türkiye kamuoyu kalmıştır diyebiliriz. Bu gerçek stratejik amacı telaffuz etmek yerine bu operasyonlar, bir “beka” söylemi ile manipüle edilen Türkiye toplumunda histerik şahlanmalara yol açmış ve açmaya da devam etmektedir.

Günümüzde bu beka söylemi Fırat’ın doğusu olarak anılan Rojava bölgesi hakkında icra edilmektedir. ABD ile varıldığı ilan edilen anlaşma gereği, “barış koridoru” ya da “güvenli bölge” oluşturma amaçlı bir harekat merkezi kurulmaktadır. Peki, bu gidişatın Türkiye açısından gerçek hedefleri ve olası sonuçları nelerdir?

Erdoğan’ın tekrarlamaktan tuhaf bir haz duyduğu görülen “bir gece ansızın gelebiliriz” şiarının kastettiği Rojava’yı işgal etme projesinin ABD dayatması ile rafa kaldırıldığı aşikâr. Bunun yerine, Türkiye egemenliğinde bir mülteci kampları bölgesi oluşturulması konusunda anlaşmaya varıldığı anlaşılıyor. Zaten ortak karargah kararının açıklanmasının hemen ertesinde İstanbul’da 2,500 civarında Suriyeli mültecinin göz altına alınmış olmasının ve mültecilere İstanbul’dan çıkmak için 20 Ağustos’a kadar mühlet tanınmış olmasının, bu “barış” alanlarına sevkiyat amaçlı olduğu anlaşılıyor. AKP iktidarı, son seçim yenilgisinde mülteci politikalarının etkili olduğu değerlendirmesinden hareketle toplum içinde yaygın kanıyı değiştirmek üzere harekete geçmiş görünüyor. Bu politika değişikliğinin ilk kurbanı tabii ki hiçbir savunması olmayan mülteciler olmak durumunda.

Anlaşılan o ki Suriyeli Arap mülteciler, geldikleri topraklara değil Rojava bölgesine yerleştirilecekler. Aslında bu, Suriye Baas rejiminin 1960’larda uyguladığı iskân politikasının bir kopyası. Böylelikle Kürt nüfus seyreltilecek ve gelecekte bölge üzerinde “hamilik” iddiaları ortaya atılacak. Son tahlilde, Suriye’nin kuzeyinde ve Fırat nehrinin doğusunda Kürt egemenliğinde bir bölgenin oluşmasının engellenmeye çalışıldığı anlaşılıyor.

Suriye’nin geneli içindeki küresel ve bölgesel güçler açısından bakıldığında, bu gelişmenin yaratacağı riskler kadar olası avantajlarının da hesaba katılması gerekiyor. ABD için Türkiye ile ortak güvenli bölge kurmanın olası riskleri bir yana olası getirileri neler olabilir? Peki Rusya/İran/Suriye bloğu için böyle bir “barış” koridoru gelişmesinin somut riskler kadar belli avantajlar da içerme ihtimali olabilir mi? Küresel ve bölgesel güçlerin güdümünde oldukları kadar zaman zaman bunlardan görece özerk hareket etme kabiliyeti de gösteren cihatçı çeteler açısından bu hamlenin ne gibi sonuçları olabilir? Bu sorular yanıtlanmayı bekliyor, ya da, daha doğrusu yanıtlar, kısa ve orta vadede birer birer görünür olacak. Bütün bu denklem içinde asıl soru ise, Rojava halkı ve Kürt hareketi için bu gelişmenin doğurması muhtemel sonuçlar. Bu soruların yanıtlarını birer olgu olarak karşımıza çıkmadan öngörmek gerekiyor.