Koronavirüs, rant ekonomisini yavaşlatmadı

Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs salgınının üzerinde belki de en az durulan ama en önemli konulardan biri kapitalizmin tarihi boyunca sebep olduğu ekolojik yıkımlar. Dünya çapında tüm çevre dernekleri, ekolojik inisiyatifler, sivil toplum örgütleri ve üniversiteler dikkatleri salgının asıl sebebi olan doğal alanların tahribatına çekmeye çalışıyor.

Stanford Üniversitesi Çevre Araştırmaları Fakültesi’nin merkezi olarak hizmet veren Stanford Woods Enstitüsü’nün yayınladığı çalışmada; ormanlık alanların yok edilmesi sonucunda insanların normalde etkileşime girmeyeceği canlılarla etkileşimde bulunduğu, yaşam alanları yok edilen hayvanlar aracılığıyla modern yaşama temas etmemiş virüslerin de salgın hastalıkların ortaya çıkmasına ve yayılmasına yol açtığı ifade edildi. Yayınlanan araştırmada dünya çapında doğal ormanlık alanların tarım alanlarına dönüştürülmesi, madencilik ve enerji santralleri için yok edilmesi devam ettikçe, koronavirüs benzeri virüslerin ortaya çıkıp yayılmasının daha da artacağı belirtiliyor.

Dünyanın dört bir yanından doğanın iyileştiğine dair gelen haberler ise, sorunun insan değil, virüs değil, bu süregelen düzen olduğunu gözler önüne seriyor.

Avrupa Birliği’ne bağlı Kopernik Atmosfer Gözlem Servisi, 23 Nisan’da yaptığı açıklamada Kuzey Kutbu’nda ozon tabakası üzerinde gözlemlenen en büyük deliğin kapandığını duyurdu.

Yeryüzündeki sera gazlarının toplam salınımının yüzde 71’inden sadece 100 tekelin sorumlu olduğu bu düzende, ihtiyaca değil piyasaya göre şekillenen kapitalist üretim tarzının büyük ölçüde durmasının ve ExxonMobil, BP, Shell, ENI, Total gibi enerji tekellerinin ürünlerinin talep düşüşü yüzünden alıcısız kalmasının ozon deliğinin kapanmasıyla paralelliği ise su götürmeyen bir gerçek.

Ancak dünya çapında yüz binlerin ölümüne sebep olan ve insan hayatını tehdit etmeye devam eden küresel bir salgın, çevresel iyileşmenin bir yolu ve çözümü olarak görülmemelidir. Bu durgunluk sürecinin sonuçları insan ve doğa odaklı, sömürüsüz bir düzen kurmakta göstergeler olarak ele alınmalıdır.

Doğanın iyileştiği haberlerinin de bu geçici durgunluk sürecine ait olduğunu unutmamak gerekiyor. İklimi koruyacak şey bu ekonomik durgunluk değil, iyileşmeyi sağlayan koşulların ileride ne kadar sürdürülebilir olacağıdır. Bu da yaşam ve üretim biçimlerinin değişmesi gerektiği ve bu düzenin böyle devam edemeyeceği anlamına gelmektedir.

Salgın, insanlara toplumsal dayanışmanın ve bilime kulak vermenin önemini de gösterdi. Salgınla beraber her şehirde, her mahallede hızlanan topluluk hareketleri ve dayanışma ağları uzun süreçte iklim kriziyle mücadele için de umut verici gelişmeler olarak ele alınabilir.

Kapitalizm ve sonu gelmeyen kâr hırsı ortadan kalkmadığı sürece, salgın bitse de sonrasında başka bir doğal felaket, çevreyi ve insan sağlığını tehdit eden başka gelişmeler yine elbet olacaktır.

Doğal yaşam alanlarının talanı, salgının başlıca sebeplerinden biri olsa da iklim krizinin kendisi de ilerleyen zamanlarda küresel bir salgınla eşdeğer felaketlere sebep olabilir. Yaşam şartlarının kötüleşmesi, aşırı sıcak ya da aşırı yağış gibi iklim değişiklikleriyle tetiklenecek su ve tarım krizlerinin yaratacağı temiz suya erişememe ve açlık sorunları, salgının etkilediğinden daha fazla insanı etkileyebilir.

İnsanın da bir parçası olduğu ekosistemleri koruyan ve öncelik haline getiren, insanı da doğayı da sömürmeyen sistemler böyle salgınların ve küresel krizlerin sonrasında ayakta kalacak, hatta Küba örneğinde olduğu gibi diğer ülkeleri de ayağa kaldıracaktır.

Türkiye’de salgın, yıkımın ve talanın bahanesi oldu

Ülkelerin gelecek dönem politikalarında doğa ile uyumlu ve sürdürülebilir pratikleri olan bir yaşamı öncelik hâline getirmeye başladığı belirtiliyorken, Türkiye’de ise salgın bahanesiyle iktidar yandaşlarına rant üretilmeye çalışılıyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın internet sitesinde, Mart ayında 37, Nisan ayının ilk 21 günü içinde ise 18 proje için ÇED Olumlu kararının verildiği bilgisine ulaşılabiliyor.

Koronavirüs yüzünden her gün onlarca can kaybı veren Türkiye’de, baraj, enerji santrali ve maden sahası inşaatlarında işçiler çalıştırılmaya, ihaleler yapılmaya devam ediliyor. Doğa tahribatı ve salgın arasındaki bağlantı aşikâr olmasına rağmen, bu çalışmaların ilerleyen yıllarda halk sağlığını ve çevreyi nasıl etkileyeceği gündeme dâhi getirilmiyor.

Türkiye’nin salgınla beraber geride bıraktığı 1,5 aya baktığımızda ise, iktidarın hız kesmeyen ve planlı olarak ilerleyen doğa talanını görmek güç değil. Halkın evde kalmasını fırsat bilen iktidar, yağmadan ve talandan vazgeçmiyor, çevre direnişlerini bitirmek, mevcut projeleri halkın tepkisini çekmeden gerçekleştirebilmek için salgını bahane etmeye devam ediyor.

16 Mart 2020: Tanımları değiştiren yeni yönetmelikle, korunan alanlar maden ve turizme açılıyor

Mart ortasında ilk vakanın çıkmasıyla beraber ülke genelinde önlemler alınmaya başlanmasından hemen sonra, 16 Mart’ta yayınlanan yönetmelik değişikliği ile koruma altındaki doğal alanların tanımları ve bu alanların tespit, tescil, onay, değişiklik ve ilanına dair usul ve esaslar değiştirildi.

Sonrasında TMMOB’un yayınladığı açıklamada; bu değişikliklerle korunması gerekli doğal sit statüsündeki alanların, doğal niteliklerinin bozulmasının önünün açıldığı ve söz konusu nitelikli alanların yüksek yoğunluklu faaliyetlere açılma ve yapılaşma tehdidine açık hale getirildiği ifade edildi.

26 Mart 2020: İktidar salgın dinlemedi, Kanal İstanbul’un ilk ihalesi gerçekleştirildi

26 Mart’ta salgın sebebiyle halka “Evde kal” çağrıları yapılırken, Kanal İstanbul projesinin etki alanında bulunan Başakşehir’deki tarihî Odabaşı ve Arnavutköy’deki tarihî Dursunköy köprülerinin yeniden yapım ihalesi gerçekleştirildi.

Tepkilerini “Halk can derdinde, iktidar ihale peşinde” diyerek gösteren Ya Kanal Ya İstanbul Koordinasyonu’ndan Yüksek Şehir Plancısı Ayşe Yıkıcı, Aralık ayında açıklanan ÇED raporunun binlerce insanın itiraz dilekçelerine rağmen kabul edildiğini belirtti. Yıkıcı, projeye karşı sivil toplum kurumları, siyasi parti ve meslek odalarının açtıkları davaların hâlen devam ettiğini, Türk Tabipleri Birliği ve İstanbul Barosu’nun ÇED raporuna karşı iki ayrı dava açtığını, ancak savcılığın “Dava açma ehliyeti yoktur” gerekçesi ile bu kurumlarca açılan davaları düşürdüğünü ifade etti.

18 Nisan’da ise Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın Kanal İstanbul güzergâhında arazi aldığını ortaya çıkaran Cumhuriyet gazetesi muhabiri Hazal Ocak hakkında yürütülen soruşturma tamamlandı ve Ocak’ın 1 yıldan az olmamak kaydıyla 1 yıldan 2 yıla kadar hapsi istendi. İddianamede, Bakan Albayrak’ın Kanal İstanbul güzergâhından arazi satın almış olması, “doğal süreçte yaşanan bir alışveriş olayı” olarak anlatıldı.

14 Nisan: Salgın sebebiyle kapatılan Salda Gölü’nde inşaat başladı

14 Nisan’da Burdur’un Yeşilova ilçesi sınırlarında bulunan ve salgın sebebiyle ziyarete kapatılan Salda Gölü’ne yapılması planlanan Millet Bahçesi projesini yürüten yüklenici firmaya ait iş makinası ve kamyonlar, alandaki kumsalı tahrip etti. Kepçeyle kazılıp kamyonlarla sahilden alınarak 5 kilometre uzağa götürülen kumlar, sosyal medyada gündem olunca Çevre ve Şehircilik Bakanlığı inceleme başlattı.

Yüklenici firma yetkilileri hakkında soruşturma başlatılırken, TOKİ yetkilileri alanda zarar tespiti için kot incelemesi yaptı ve alınan kumlar nedeniyle 1 metrelik kot farkının oluştuğu tespit edildi. Normalde kumsalın özelliğini yitirmemesi için araç girişinin yasak olduğu ve ayakkabıyla dahi basılmaması gereken alandan geriye, iş makinası ve kamyonların lastik izleri kaldı.

Yaşananların ardından kumların yeniden eski yerlerine konulması için çalışma başlatıldı. Yüklenici firma görevlileri, bu kez küreklerle kamyona yükledikleri kumları, alındıkları yerlere götürmeye başladı.

Akıllara Kasım 2019’da define kazısı için suyu tahliye edilip tabanında kazı gerçekleştirilen, define bulunamayınca tekrar toprakla doldurulup su verilen Dipsiz Göl örneğini getiren bu tahribatın sonucunda, Dünyada Mars’ın yüzey özelliklerini taşıyan iki noktadan biri olan Salda Gölü’nün eşsiz kumsal dokusunun eskisi gibi olup olmayacağı ise henüz bilinmiyor.

17 Nisan: İktidar salgın bahanesiyle rant üretiyor, sahra hastanesi için Sancaktepe’de ormanlık alan talan ediliyor

6 Nisan’da açıklanan, Sancaktepe ilçesine bağlı Samandıra’da ormanlık alanda ve Atatürk Havalimanı’nda 45 günde yapımı tamamlanması beklenen projeleri, kamu-özel ortaklığı ile gerçekleştirilen ve sıkça eleştirilen şehir hastanelerini inşa ettiği de bilinen Rönesans Holding’in sürdüreceği ortaya çıkmıştı.

İktidarın, salgın gerekçesiyle Sancaktepe ve Atatürk Havalimanı’nda yapımı devam eden sahra hastaneleriyle yandaşlarına rant alanı oluşturduğunu ifade eden yaşam alanı savunucuları, salgın göz önünde bulundurulduğunda sahra hastanelerinin yapımının mecburiyet olduğunu ancak hastanelerin yapıldığı alanları ve zamanlamasını eleştirerek iktidara sorular yöneltti: “Maltepe dolgu alanı bomboş bir şekilde orada dururken, neden bu hastane oraya inşa edilmedi? Neden inşaat faaliyet yapmadan, prefabrik ya da konteyner şeklinde daha maliyetsiz ve çok daha hızlı bir şekilde bu sahra hastaneleri yapılmıyor? Neden hazır hâlde bulunan kapalı ve geniş alanlar bu süreçte hastaneye dönüştürülmüyor da ormanlık alana inşa ediliyor bu hastaneler?”

Bakırköy Kent Savunması Yürütme Kurulu Üyesi ve Bakırköy Mimarlar Odası Şube Başkanı Mustafa Fazlıoğlu da Atatürk Havalimanı’nda bulanan konaklama tesislerini ve havalimanının yanında bulanan fuar alanını çok kısa bir sürede sahra hastanesine dönüştürülebileceğini, iktidarın amacının salgınla mücadele değil, daha önce mevcut olan bir projeyi hayata geçirip kalıcı bir hastane yapmak olduğunu belirtti.

20 Nisan: Kaz Dağları’ndaki “Su ve Vicdan Nöbeti” salgın bahanesiyle bitirilmek isteniyor

26 Temmuz 2019’da Kanadalı ruhsatsız şirket Alamos Gold ve yerli taşeronu Doğu Biga Madencilik tarafından Kaz Dağları’nda kurulmak istenen altın madeni projesine karşı başlayan “Su ve Vicdan Nöbeti”ndeki direnişçilerinin, Çanakkale Orman Müdürlüğü’nün 20 Nisan Pazartesi günü aldığı kararla salgın gerekçe gösterilerek, bulundukları alandan ayrılmaları istendi.

Bunun üzerine kamuoyunu bilgilendirmek üzere alandan yapılan açıklamada direnişçiler, salgın süresince kendilerini izole ettiklerini, bulaşma riskini önlemek için şehirden gelecek olanları alana kabul etmediklerini bildirdiklerini belirttiler. Şehirlerarası yolculuk yapmaya ve salgının olduğu şehirlere gitmeye zorlandıklarına dikkat çeken direnişçiler, alınan bu karara rağmen şirketin ruhsatsız bir şekilde varlığını devam ettirdiğini, madenci şirket güvenliklerinin hâlâ ormanlık alanda bulundukları söylediler. Çanakkale Valiliği’nin alanda drone uçuşlarına da yasak getirmesinin, yeniden başlayacak orman tahribatının belgelenmesini engellemeye mi yönelik olduğu soruları da ayrıca kamuoyuyla paylaşıldı.

Mezopotamya Ajansı’na yaptıklarını açıklamalarda eylemcilerden Ferzan Aktaş, on yıllık hukukî süreçte sonuç alınamadığı için son çare olarak bu nöbetin başladığını, binlerce kişinin desteğinin karşısında 13 Ekim’de şirketin 10 yıllık sözleşme ruhsatının yenilenmediğini fakat henüz iptal de edilmediğini söyledi. Şirketin hâlâ güvenlik görevlileriyle, iş makinalarıyla alanda varlıklarını devam ettirdiğini, nöbetin onlar alandan gidene kadar bitmeyeceğini belirtti.

Savunucu Yılmaz Doğan ise, koronavirüs salgınının ortaya çıkmasıyla birlikte insanlığın doğa ile olan ilişkisinin net bir şekilde görülmeye başlandığının üzerinde durdu. Kapitalist sistemi besleyen şirketlerin doğaya sermaye gözü ile baktıklarını dile getiren Doğan, doğanın katledilmesi sonucu bu tür sorunların çıktığını söyledi.

Ege Çevre ve Kültür Platformu ise, 22 Nisan tarihli yazılı açıklamasında, “Konu koronavirüse karşı önlem ise madenler, termik santraller ve diğer toplu çalışılan işyerleri neden tatil edilmiyor? Direnişi sonlandırmanın asıl amacının, salgına karşı önlem almak değil, Alamos Gold ve diğer altın madencilerinin önündeki engelleri kaldırmak amacını güttüğünü anlamak için kâhin olmaya gerek yok” ifadelerini kullandı.