Kubilay: Bu savaşın tek kaybedeni Türkiye

HDP Sözcüsü Günay Kubilay, Kuzey ve Doğu Suriye’ye dönük askeri operasyonuyla tek kaybedenin Türkiye olduğunu belirterek, sorunun çözümü için İmralı’yı işaret etti. Kubilay, eleştirdiği muhalefete de “Kürt sorununa yönelik çözümünüz nedir?” diye sordu.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Sözcüsü Günay Kubilay, partinin Genel Merkezi’nde gündeme dair basın toplantısı düzenledi.

Kubilay, açıklamalarına 4 aydır ücretlerinin ödenmemesini protesto eden Birleşik Metal-İş Sendikası işçilerine Eskişehir’de yapılan polis müdahalesini kınayarak başladı. Kubilay, “Onların yanında, destek ve dayanışma içinde bulunduğumuzu dile getiriyoruz. Bu vesileyle Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Sayın Adnan Serdaroğlu’na ve yaralanan işçi kardeşlerimize destek dileklerimizi iletiyor, acil şifalar diliyoruz. Gözaltındaki işçilerin de derhal serbest bırakılmasını istiyoruz” dedi.

‘Onların zaferi pirus zaferi bile değil’

Türkiye ve Rusya arasında hafta için yapılan Soçi Mutabakatı üzerinde duran Kubilay, kitlesel sivil katliamları önlediği için mutabakatın olumlu bulduklarını olduğunu ifade etti. Kubilay, imzalanan mutabakata dair “İnsan yaşamı her şeyin üstündedir. Elbette bu anlaşmanın içeriğine dair devlet, iktidar güçlerinin doğrudan silahlarını doğrulttuğu başta Kürtler olmak üzere Rojava halkları değerlendirmekte, SDG yetkilileri olumlu ve olumsuz yanlarını kamuoyuna açıklamaktadır. Fakat mutabakatın hangi tavizler verilerek, hangi gayri insanı taahhütlerin altına girilerek gerçekleştiğini henüz bilmiyoruz. Hiç kuşkusuz süreç ilerledikçe her şey açığa çıkacaktır. Bu mutabakatı başta siyasi iktidar olmak üzere devlet-iktidar güçleri zafer naraları atarak karşıladılar. Onların zafer dedikleri Pirus Zaferi bile değil” ifadelerini kullandı.

‘İmza atarak neyi kazandınız?’

Kuzey ve Doğu Suriye’ye dönük başlatılan operasyon üzerinden AKP iktidarına “Ne kazandınız?” diye soran Kubilay, şöyle devam etti: “Silah zoruyla Kürtleri yaşadıkları topraklardan koparıp etnik temizlik yaparak, demografik yapıyı değiştirerek bir insanlık trajedisinin altına imza atarak neyi kazandınız? Yüz binlerce sivili doğduğu, büyüdüğü yaşadığı topraklardan sürdünüz, pek çok çocuğu öksüz bıraktınız, uluslararası hukuku ihlal ettiniz, savaş suçu işlediniz. Sizin zafer dediğiniz, kazanım dediğiniz bu mu? Kendi varlığını ve geleceğini bir başka halkın yok edilmesine bağlayan acizliği Türkiye’nin bir kazanımı olarak kamuoyuna pazarlıyorlar.”

Bu savaş sürecinin tek kaybedini Türkiye’dir

Kubilay’ın açıklamalarında öne çıkanlar şöyle:

“Bu iktidar ağır ekonomik kriz koşullarında, işsizliğin, yoksulluğun, sefaletin kol gezdiği, gizli ve açık zamların yağmur gibi yağdığı bir ülkede her gün sabah akşam ‘ezerim, geçerim, yıkarım, dökerimden başka bu topluma allah aşkına ne söylüyor? Oysa ki bu anlaşmanın da ortaya çıkardığı gibi bu savaş sürecinin tek kaybedeni var, o da Türkiye’dir. Türkiye’ye kaybettiren AKP-MHP iktidarıdır. Ona destek veren parti içi muhalefettir. Kürt düşmanlığı üzerine inşa edilmiş hem Türkiye ve Suriye politikası siyasi olarak büyük bir yenilgiye uğramış, Türkiye’nin geleceği ipotek altına alınmıştır. Türkiye yapay bir güvenlik politikası üreterek sorunu büyütmüş, bölgesel olan bir sorunu uluslararası bir sorun düzeyine taşımış, Washington ve Moskova’nın inisiyatifine terk etmiştir.

SDG’ye göre 235 sivil yaşamını yitirdi

Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla ifade etmek gerekirse Türkiye anlaşmanın bir gereği olarak SDG güçleri çekilmeye başladığı halde hala saldırılarına devam ettiğini görüyoruz. Gerçekleşen sivil katliamlar, işlenen savaş ve insanlık suçları şimdiden dünyada da büyük bir tepkiye neden olmaktadır.

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’nin yayınladığı raporda, 9-17 Ekim tarihleri arasında Türkiye’nin işgal girişiminden dolayı tespit edebildikleri 79 sivil hayatını kaybetti. Birçok kişi yargısız infazla öldürüldüğü de SOHR tarafından raporlanmış durumdadır. Demokratik Suriye Meclisi, yaptığı resmi açıklamada şu ana kadar 235 sivilin yaşamını yitirdiğini belirtti. Yine SOHR’un yayınladığı rapora göre, birçok kişi yargısız infazla öldürüldü, 300 binden fazla sivil evlerini terk etmek zorunda kaldı.

Kimyasal silah iddiaları

Kimyasal silah kullanımına gelince Rojavalı doktorlar başta olmak üzere birçok basın organı tarafından kimyasal dâhil yasak silahların kullanıldığına dair de çok güçlü iddialar dile getirildi. Tam da bu aşamada Rojava’da kimyasal silah kullanıldığı iddialarını araştıracağını açıklayan Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü’ne (OPCW) Lahey Büyükelçisi Şaban Dişli tarafından 17 Ekim’de 30 bin Euro bağış yapıldığı ortaya çıktı. Soruşturma aşamasında yapılan bu bağışın ne anlama geldiğini kamuoyunun takdirine bırakıyoruz.

Dünya halkları Rojava’nın yanında olmuştur

Demografi değişikliğine gelince, zorla yerinden edilme şu elimdeki 4’üncü Cenevre Sözleşmesi’nin ihlalidir. İşgal altındaki nüfusun tamamını veya bir kısmını sınır dışı etmek veya sınırları içinde yerinden etmek, Roma Statüsü’nün 8’inci Maddesi gereğince savaş suçu oluşturur.

Bu iktidar sivillere karşı bu yönüyle de savaş suçu işlediğine kuşku yoktur. Bunlar tarihe not olarak düşülmüş, zamanı gelince Türkiye halkları hesabını soracaktır. Kürtlerin haklı ve meşru statü talebi bütün dünya ülkeleri nezdinde genel kabul görmeye başlamıştır. Dünya halkları IŞİD barbarlığını yenilgiye uğratan Rojava halklarının yanında yer almıştır.  Erdoğan kendisi gibi bütün dünyanın A Haber izlediğini düşünüyorsa çok yanılıyor.

Türkiye Suriye’den tamamen çekilmelidir

AKP-MHP iktidarının ısrarla sürdürdüğü savaş ve şiddet politikaları bölücüdür. Halklar arasına kin ve nefret tohumları ekmektedir. Türkiye halklarının eşit haklar temelinde birlikte yaşamının önündeki en büyük engeldir. Bu AKP-MHP bloğu iktidarda olduğu sürece ülkede de bölgede de diyalogdan, müzakereden, onurlu barıştan ve demokratik çözümden söz etmek olanaksızdır. Biz tekrar ediyoruz: Türkiye’ye herhangi bir saldırı, işgal girişimi söz konusu değildir. Türkiye Suriye topraklarından askeri varlığı değil bütünüyle çıkmalıdır. Suriye halklarının ortak iradesiyle şekillenecek yeni Suriye’yle barışçıl bir ilişki kurmalıdır. Çok uluslu, çok inançlı, çok kimlikli Suriye’de Kürtlerin dahil edilmediği bir anayasal çözüm demokratik olmayacak, Suriye’de tarihten bakiye kalmış Kürt sorunu ne yazık ki yeni kuşaklara devredilmiş olacaktır.

Esad’a çağrı: Erdoğan’ın yolundan gitmeyiniz

Esad rejimine de şu çağrıyı yapıyoruz: Siz de Erdoğan’ın yolundan gitmeyiniz, eskiyi tekrar etmeyiniz. 8 yıl boyunca süregiden savaşta büyük bir yıkıma uğramış ülkenizde Kürtler dahil bütün Suriye halklarıyla birlikte savaşın soğuk külleri arasından özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik bir Suriye’yi inşa etmek mümkündür. Bütün bu yaşanan acıları, akıtılan gözyaşlarını yeni Demokratik Suriye’nin inşasında büyük bir fırsata ve toplumsal sinerjiye dönüştürmek olanaklıdır. HDP bu konuda istenilen destek ve dayanışmayı göstermeye hazırdır.

Çözümün adresi İmralı’dır

Türkiye halklarına karşı sorumluluğumuz gereği siyasi iktidarı bir kez daha uyarıyoruz. Başlattığınız savaş yıllarca sürse de dönüp dolaşıp varacağınız yer, yine bir demokratik siyasal çözüm olacaktır, olmak zorundadır. Yol yakınken Türkiye halklarına başta Kürtler olmak üzere ağır bedeller ödeten savaştan, şiddetten, halklar arasında düşmanlığı körükleyen politikalardan vazgeçiniz. Washington’da, Moskova’da çözüm dilenmenize gerek yok. Çözümün adresi bir adım ötenizdedir, İmralı’dadır.

Muhalefete sert eleştiriler 

Peki, AKP’nin savaş politikalarına aktif destek veren muhalefet partilerinin, dünyada artık uluslararası mesele haline gelen Kürt sorununa yönelik çözümü nedir? Kürdün özerkliğine karşısınız, federasyona karşısınız, kendi kaderini tayin hakkı için yaptığı referandumu savaş gerekçesi yapıyorsunuz? Peki 40 milyonluk bu halka Allah aşkına ne öneriyorsunuz? Kürtler sınırı terk etsin yaşam alanlarından uzaklaşsın diyenler, Kürtlere şu dünyanın neresinde yaşam hakkı tanımak istiyorlar?

Mülteci sorunu

Suriyeli mültecilere gelince iktidar, mültecileri içerde ve dışarda uluslararası güçlere karşı istismar etmekte, ABD, AB ve Rusya ile yaptığı tüm görüşmelerde pazarlık konusu haline getirmektedir. Avrupa’nın kaygılarını siyasi ve mali ranta dönüştürülmektedir. Kuzey Suriye’de etnik bir Kürt temizlik yaparak Osmanlı dönemindeki iskan politikalarına benzer biçimde, selefi cihatçıları ve ailelerden oluşan yüzbinlerce insanı yerleştirerek, demografik değişimin objesi haline getirmek istediğini biliyoruz. Savaşın yeni aşamasında, mültecileri de bir tür işgalciye dönüştürecek olan ve yeni bir iç savaş tehlikesini körükleyecek bu politikaya, başta BM olmak üzere uluslararası düzeyde tepki gösterilmesini, uygulanmasını istiyor ve bekliyoruz.

İşgal girişiminin nedeni rant

Bu işgal girişimlerinin ve göçmenlerin yerleştirilmesinin bir diğer nedeni de ranttır. Böylece Türkiye’de büyüme stratejisinin ve sermaye birikim rejiminin merkezine oturtulan inşaat sektörünün içinde bulunduğu derin krizi aşabilecek bir imkana dönüştürmek isteyen kapitalist mantalitenin de altını çizmek istiyoruz.

Güvenlik sorunu olan Türkiye değil Rojava halklarıdır

AKP iktidarı uluslararası kamuoyunda ‘Türkiye’nin meşru güvenlik kaygıları’ olduğunu iddia ediyor. Bazı yabancı devlet temsilcileri, Erdoğan’ın gönlünü hoş tutmak için bu argümanı zaman zaman kullanmıştır. Ancak 9 Ekim’den bu yana asıl güvenlik kaygısı duyulması gereken tarafın Suriyeli Kürtler olduğu açığa çıkmıştır. Yani güvenlik sorunu olan Türkiye değil, Rojava halklarıdır. Suriye’de bir siyasi çözüm gerçekleşinceye kadar BM’nin öncülüğünde bir uluslararası barış gücünün  oluşturulması yakıcı bir ihtiyaç olarak öne çıkmaktadır.

Mızraklı’nın tututklanması

Geçen gün uydurma bir gerekçeyle tutuklanan Amed Belediye Eşbaşkanımız Selçuk Mızraklı’nın tutuklanması siyasi rehine siyasetinin bir devamdır. Servis edilen fotoğraf, Kürt halkının siyasi iradesine vurulan pranganın fotoğrafıdır. Bu fotoğraf, iktidarın alnına sürülmüş kara bir lekenin ve siyasi utancın fotoğrafıdır. 31 Mart seçimlerinde Kürt halkı, 2016’da 102 belediyenin 95’ni siyasi darbeyle kurulan kayyım rejimini silip süpürmüştü. Ne var ki azınlığa düşmüş, gayri meşru konumdaki iktidar, artık demokratik ve meşru yöntemlerle yönetemez hale gelmiştir.

Kürt illerinde sömürge hukuku uygulanıyor

Yeniden başvurduğu kayyım rejimiyle HDP belediyelerini gasp ederek Saray rejiminin uzantısı haline getirmiş bulunuyor. Dikkatinizi çekmek isterim. Kayyımlara hep valiler ve kaymakamlar atanıyor. Valiler kime bağlı Soylu’ya, Soylu kime bağlı Erdoğan’a… Artık Kayyım rejimiyle birlikte Erdoğan’ın emir komuta zinciri içerisinde yönetilen belediyeler, idari özerkliğini yitirmiş, yerel yönetim özelliğini kaybetmiştir. Kürt illerinde belediyelerde de Kayyım rejimiyle birlikte sömürge hukukunun uygulandığını rahatlıkla söyleyebiliriz.  Kürt halkının siyasi iradesini gasp eden, seçme ve seçilme hakkını yok eden kayyım rejimini reddediyoruz.

Mücadele süreci derinleşecek

Bu bağlamda her türlü meşru ve demokratik direniş çizgimizi büyüterek farklı biçimlerde, farklı eylem tarzlarıyla aralıksız olarak sürdüreceğiz. Diyarbakır’da üç gündür vekillerimiz vasıtasıyla sürdürdüğümüz eylem, etkinlik ve mücadele süreci derinleşerek büyüyerek, farklı biçimlerde sürecektir. Bir kez daha kayyım rejimi karşısında başta demokrasi güçleri olmak üzere HDP’ye oy vermiş olan herkesi siyasi iradesine aktif bir biçimde sahip çıkmaya çağırıyoruz. Direnişimiz sürekli olarak devam edecek. Biliyoruz ki, taşı delen suyun gücü değil, damlaların sürekliliğidir.”

Kaynak: M.A