Lokman’ın Yürek Sızısı – Birgül Yediçamlar

“ Onur “ ve “ Adalet “ kavramlarının ayaklar altında çiğnendiği, Louis Aragon’un da dediği gibi; adaletin terazisinin yanlışların lanetli kitabında olduğu zalimlerin çağında, eli kanlı, fikri kanlı, zikri kanlılara boyun eğmeyen yaşı yirmi-sekiz, vicdanı tertemiz bir genç, Mustafa Koçak…

Mustafa, manav çıraklığı ve seyyar tezgahtarlık yaparak hayatını idame ettirmeye çalışan, yoksul bir ailenin dört evladından biriydi. 23 Eylül 2017 tarihinde gözaltına alındı ve zalimler başladı türlü işkencelerine. Hem soğuk suyla ıslatma ve kafasına teneke geçirilerek fiziksel işkence hem de hamile ablasına tecavüz tehdidi ile psikolojik işkence… Bu işkencelerin sebebi ise, Mustafa’nın hazırlanan listeyi onaylamaması, tanımadığı kişiler üzerine ifade vermeyi reddetmesi yani iftiracı olmamak isteyişidir. Çünkü Mustafa biliyordu ki, o listede geçen isimler de birer evlat, birer insan ve bir insan hayatıyla oynanmamalıydı öyle fütursuzca. Bütün bu yapılan işkencelere rağmen yine de taviz vermedi Mustafa fakat gözlerini hırs bürümüşler durur mu hiç? Son zamanlarda yasal adı “ gizli tanık “ ama asıl adı “  iftiracı “ olan bir diğer zulümlerine başvurdular. İftiracılara göre, Mustafa 31 Mart 2015 tarihinde Savcı Mehmet Selim Kiraz Olayında silahları temin eden kişiymiş, iftiracı köftecide duymuş. Delil niteliği olarak gösterilen tek şey, sonradan baskı altında ifade verdiğini belirten, nişanlısı ile tehdit edilen bir iftiracı… Ardından dalga geçer gibi bu bir tek delile(!) göre, zor şartlara rağmen gözleri yaşama ümitle bakan gencecik bir çocuğa ağırlaştırılmış müebbet + 42 yıl hapis cezası verildi. Düşünebiliyor musunuz, işlerine geldiğinde “ demokrasi “ ve “sosyal devlet “ kavramlarının arkasına çatır çatır saklananlar bir bireyin elinden adil yargılanma hakkını aldılar. Ama aslolan şudur ki; adeta utanç müzesi olan bu ülke artık intikam hırsıyla gözü dönmüşlerin, sığındıkları demokrasiyi de ayaklar altına aldıklarıdır. 4 Nisan 2017 tarihinde bu her detayı intikam hırsı ile donatılarak YARATILAN dosya sonucu Mustafa tutuklandı, kalem kırıldı… Onlar kalemi kırdılar ama Yargıtay daha cezasını onamamıştı, anlayacağınız Mustafa daha hüküm giymemişti. O yüreği umut umut atan çocuk bu verilen cezanın hukuki bir dayanağı olmadığını bildiği için “ adil yargılanmak istiyorum. “ diyerek açlık grevine başladı. “ Beni tahliye edin “ ‘de demiyordu adil yargılanmak istiyordu çünkü Mustafa da biliyordu ki, ona verilen ceza yargı bağımsızlığına aykırıydı ve yeniden yargılanmasının önü açık, talebi meşruydu. Gün gün, hücre hücre bedeni erirken Mustafa’nın, adil yargılanma talebine üç maymunu oynamakla meşguldü medya ve yetkililer. Bunun üzerine Mustafa açlık grevini 90. gününde ölüm orucuna çevirdi. O karalamaya çalıştıkları onuru için açlığıyla savaşıyordu Mustafa, o artık adalet neferiydi, adaletin tecelli etmesi için açlığıyla seslendi bizlere. Bütün bu süreç içerisinde sözde yaşam savunucuları “ eylem biçimi yanlıştır. “ eleştirisinde bulundular her saat başı Mustafa’nın ölüme bir adım daha yaklaştığını unutarak. Bütün bunlarla yetinmeyen zalimler beş gün boyunca “ yaşatacağız “ adı altında işkence ettiler kilosu yaşına yaklaşmış olan bir insana. O incecik kolları ve bacakları yatağa kelepçelenmiş, boynundan halatla bağlanmış, tamı tamına 73 serum takılmaya çalışılmıştı, Mustafa bilinci açık bir şekilde müdahale edilmesini istemediği halde. Yetmedi, copla tecavüz ettiler, bu kadar insanlıktan çıktılar işte, bir insan ne kadar pislik düşünebilirse o kadar pislik düşündüler. Ama yaşamayı herkesten çok isteyen gencecik fidan, yine onuruna ve talebine sahip çıkmak için direndi, takılan serumları dişleriyle kopardı. Aslında Mustafa hepimize yaşamak istediğini dile getirdi her telefon konuşmasında. “ Abla ben ölüyorum galiba “ , “ Evet, yaşamak çok güzel ve ben de ölmek istemiyorum, yaşamak istiyorum, ne olur ellerimden tutun. “ diyerek sesine ses olmamızı, onu yaşatmamızı istemişti. Ama “ Devlet yaptıysa vardır bir bildiği. “ diye düşünen kocaman bir sessizliğin kurbanı oldu Mustafa, üstelik “ Evet, acılarım, ağrılarım çok fazla artık dayanılmaz ama ben bizden sonra kimse bir daha adaletle ilgili acı çekmesin diye ben bütün acıları çekmeye razıyım. Hiçbir acı yarına kalmasın diye ben hepsini bugün çekerim. Hepinizi çok seviyorum. “ diyerek aslında haksızlığa uğramış o koca sessizliğe sahip çıktığını dile getirirken. Ölüm orucunun 297. gününde sonsuzluğa uğurladık Mustafa’yı, birkaç saat öncesinde “ nefes alamıyorum “ demesini duyduktan sonra. O güzel yürekli çocuğu, adalete aç bir şekilde sonsuzluğa uğurladık.

Kocaman bir sessizlik, ardından neler getirdi, son olarak anımsayalım. “ Tek isteğim Mustafa’yı unutturmayın. “ diyen bir baba, Hasan Amcayı getirdi, yüreğine düşen evlat acısıyla, “ Oğlum adalete açtı. “ diye ağıt yakan bir anne, Zeynep Teyzeyi getirdi, her gözyaşında hasret kaldığı oğul kokusuyla, bundan sonra hep bir yanı eksik yaşamını sürdürecek abla ve kardeşleri getirdi, meydanlarda ve hayatın her alanında Mustafa’nın yaşam çığlığına kulak verenlerin ve ses olanların öfkesini getirdi. En çok da ne getirdi biliyor musunuz? 24 Nisan 2020 tarihinin ardından ağzımıza gidecek her bir lokmanın yaratacağı bir yürek sızısı getirdi…