Mücella Yapıcı: Sadece biz değil, toplum susturulmak isteniyor

Evrensel’den Meltem Akyol’un haberi…

Gezi davasında müebbet hapis istenen 3 kişiden biri olan Yüksek Mimar Mücella Yapıcı “Bizler üzerinden topluma ders vermek, susturmak istiyorlar.” dedi

Geride bıraktığımız haftanın en çok konuşulan meselelerinden birisi kuşkusuz Gezi davası mütalaası oldu.

Savcıya göre Osman Kavala, Yiğit Aksakoğlu ve Mücella Yapıcı, “Gezi direnişi’ni organize ve finanse edip, hükümeti şiddet yoluyla devirmeye” girişmişti. Çiğdem Mater Utku, Ali Hakan Altınay, Mine Özerden, Şerafettin Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Yiğit Ali Ekmekçi de bu suçun işlenmesine yardımcı olmuşlardı ve 15 yıldan 20 yıla kadar hapisle cezalandırılmalıydılar…

Davayı ve mütalaayı konuşmak için bir araya geldiğimiz Mücella Yapıcı, “Bu sefer de beni asil listeye almışlar, ilk üçe girdim” diye gülse de kendileri üzerinden tüm halkın hedef alındığına işaret ediyor: “Bizler üzerinden ders vermek, susturmak istiyorlar. Susun, haklarınızı aramayın, Kanal İstanbul’u, kent meselelerini bırakın diyorlar.”

Yapıcı, “olağanüstü bir hukuksuzluk” diye tanımladığı Gezi davası ile Kanal İstanbul’un ÇED raporu arasındaki “paralelliğe” de dikkat çekiyor: “Daha ne tanık gösterdik, ne savunmayı yaptık, ne bir şey dedik, ne sizin saçmalıklarınıza laf söyledik, reddihakim talepleri var… Ama karara doğru gidiyor. İşte Kanal İstanbul ile bizim davanın böyle bir benzerliği var” diyor.

Biraz daha zorlasalar arap baharını da bize yıkacaklar…

Her duruşmasını, her aşamasını ayrı ayrı, saatlerce konuşabiliriz bu davanın. Son olarak mütalaa açıklandı, bir sonraki duruşma 18 Şubat’ta. Sizin gözünüzden bir fotoğraf çeksek olan bitene ne dersiniz?

Bir kere bu davada gözden kaçırılan bir şey var. Biliyorsunuz ben ve Taksim Dayanışmasından 5 arkadaşım, toplamda 26 kişi, “Örgüt kurmak ve yönetmek” ile “Toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet” suçlamasıyla yargılandık. Ve beraat ettik. 2015’te kesinleşen bu karar yaptıklarımızın anayasal ve demokratik hakkımız olduğunu söylüyordu. Benim için de ayrıca yaptığımın mesleki haklarımı kullanmak olduğunu ve bununla hiçbir şekilde suçlanamayacağımı söylüyordu karar. Sonra 2016’da bir bakıyorsunuz, Murat Papuç diye akıl sağlığının yerinde olmadığını kendi de ifade eden biri ortaya çıkıyor, polise gidiyor kendi kendine, Otpor’du, Soros’tu, Canvas’tı falan deyip, Osman Kavala, Memet Ali Alabora ve diğer arkadaşların da ismini karıştırarak Gezi’nin aslında çok önceden planlandığını, taaa 2010 yıllarından Arap Baharı gibi örgütlendiğini söylüyor. Biraz daha gayret etse Arap Baharı’nı da biz örgütlemiş durumda olabiliriz ona göre… Ve bu deli saçması iddialarla bize dava açılıyor. Benim açımdan son derece ilginçtir. Çünkü beraat ettiğim iddianamenin aynısı, bütün fezlekeler, hukuksuz polis dinlemeleri aynı şekilde yeni davada karşıma çıkıyor. 2013 yılında yapılan ‘FETÖ’ dinlemeleri var örneğin, bu dinlemelerin hukuksuz olduğu apaçıktı, o dönemdeki dinleme tapelerinin hepsi yakıldı, diğerlerinin yani… Ama diğer tapeler yakılırken bizimkileri özenle saklamışlar. Bir de dinlemeler de çok gayriciddi, arkadaşlarımla yaptığım özel konuşmalar, hani sizin ‘geyik’ dediğiniz şeyler…

Suç uydurmak ve Gezi’yi kirletmek için

Duruşmalar peki…

Hukukun ‘H’sini arayamayacağımız duruşmalar… Mahkeme heyetleri değiştirildi, Osman Kavala’ya tahliye veren hakimler değiştirildi. Suç uydurmak ve Gezi’yi kirletmek için sanki Gezi suçmuş da, Osman Kavalalar da onu fonlamakla suçluymuş gibi bir şey yaptılar. Biz zaten hiçbir zaman inkar etmedik ki. Evet oradaydık ve onur duyduk orada olmaktan. Yaptığımız her şey ortada, şiddet içeren bir eylem yok; iki sapan, üç taş… Öyle şeyler de olur bu tür olaylarda. Esas şiddet uygulayan polisti; 8 tane çocuğumuzu kaybettik, binlerce kişi sakatlandı. Mehmet İstif vardı, Gezi’den sonra kaybettik, ‘Gezi’de biber gazından kanser oldum demişti’, daha kimler var kimler? Sonuçta beş duruşma görüldü, tek bir tanık var. O da ismi, kendi ortada, avukatlara sosyal medyadan arkadaşlık isteği gönderiyor, ama birdenbire mahkemeye -ki ben çok görmeyi istiyordum benim için Osman Kavala ile birlikte Gezi’nin finansörüdür diyen kişiyi- ‘Can güvenliğim yok’ dedi. Skype ile katılsın dedik, yok dediler. Ve bu adam avukatlar katılmadan, biz katılmadan dinlendi. Celse nerede yapıldı, ne soruldu, bu söylenenleri gerçekten o mu söyledi, görüntü kayıtları nerede? Yanıt yok!

Hazırlanan iddianamenin mantığı yok

Hakikaten şu adamın senaryosuna bir dizi yapmaya kalksalar ikinci bölümünde yayından kaldırılır. Çünkü mantığı yok, ilişki kurma yok. Ama bununla yargılanıyoruz. Avukatlar bunu -son duruşmada, 12 baronun avukatları da vardı- söylemesine rağmen, adam kestirmeden ‘mahkeme mütalaaya gidecektir’ dedi ve bu mütalaa karşımıza çıktı. Mütalaaya göre, bizi yetiştiren büyüten şey Boston Üniversitesi Öğretim Görevlisi olan Gene Sharp’ın, ‘uygulamalı şiddet içermeyen eylem ve stratejiler merkezi’. Bu sefer de beni asil listeye almışlar. Osman Kavala ve Yiğit Aksakoğlu ile ilk üçe girdim.

Yarınımızın ne olacağını bilmediğimiz bir süreç yaşıyoruz

Konuşurken gülüyoruz ama korkunç bir süreç yaşıyoruz…

Evet gülüyoruz ama bu olağanüstü bir hukuksuzluk. Bütün ailemizi, arkadaşlarımızı, çevremizi, darmaduman eden, normal gündelik hayatımıza devam etmemizi zorlaştıran, yarınımızın ne olacağını bilmediğimiz bir sürece girdik. Hukuk yok, hiçbir güvenceniz yok… Böyle karanlık bir süreç. Kimdir bunu isteyen, bu iddianameleri, mütalaaları kimler yazıyor? Kimdir bu Murat Papuç, talimatları kimden alıyor?

Hiç birbirini tanımayan bu insanların bir araya getirilip, bir de üst bir akıl kurup, işte Osman Kavala kurmuş, Yiğit Aksakoğlu fon ayarlamış, ben de onu hayata geçirmişim diye bir senaryo yazılmış. Ben hayatımda Yiğit Aksakoğlu’yu ilk defa birinci duruşmada gördüm. O da beni ilk defa gördü. Birbirimizi sevdik de ama bu nedir kardeşim ya! Osman Kavala ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sadece uzun tutukluluğa dair karar vermedi, aynı zamanda ‘Zaten tutukluğunu gerektirecek bir delil yok’ dedi. Ama şimdi ağırlaştırılmış müebbet üstüne bütün Türkiye’de olan her şeyi, her türlü zararı ziyanı bize atıyor. Daha da acısı Ali İsmail’i öldüren tekmeyi atan polisin o tekmeyi atarken ‘incinen’ parmağının raporu ile davaya mağdur diye girmesi… Bu ne terbiyesizlik, bu ne ahlaksızlık, bu ne yüzsüzlük, bu ne edepsizlik… Ben ne bu iddianameyi, ne bu yargı sistemini, hiçbir şeyi kabul etmiyorum, külliyen reddediyorum.

Aklın geriye çekildiği, vicdanın susturulduğu, herkesin itaat ettiği bir toplum isteniyor

Neye bağlıyorsunuz bu Gezi öfkesini?

Konu şu: Bu bir yargılama değil, topluma bizler üzerinden ders vermek, susturmak. Susun, haklarınızı aramayın, Kanal İstanbul’u, kent meselelerini bırakın. İnsan hakları meseleleri ile uğraşmayın, itaat edin, etmiyorsanız itiraz etmeyin… Susmuyorsanız bakın işte ben bunları yaptım, size de yaparım demek. Bunun üzerinden toplumu korkutmak, sindirmek amaç, çünkü gerek ekonomik olarak gerek ekolojik olarak, gerekse demokratik haklar olarak durum ortada. Emek sınıflarının durumu ortada, hepimiz bu kentsel dönüşüm gibi projelerle borçlandırılmışız. İnsanlar ekmeğini kazanmak için zaten gıkını çıkartamıyor. Çıkartanlar da böyle olur deniyor, işte KHK’li hocalarımızın durumu, ‘barış’ dediler diye mesleklerinden oldular, ölüme terk edildiler… Bu bir yargılama değil, topluma bir mesaj bizim üzerimizden. Çünkü hukukla bunu izah edemiyorsunuz, hukuku bıraktım akılla izah edemiyorsunuz, aklı bıraktım vicdanla izah edemiyorsunuz, vicdanı bıraktım mistik olarak izah edemiyorsunuz. İzahı mümkün değil, mantıksızlığın hüküm sürdüğü, aklın geriye çekildiği, vicdanın susturulduğu, herkesin suskun olduğu bir toplum yaratmak için yapılıyor.

Fotoğraf: Evrensel

Bakmayın siz “Gezi’nin finansörü” olduğuma, aslında kirada yaşıyorum

Topçu Kışlası ısrarı idi Gezi’nin başlangıç düdüğünü çalan şey. Bugün Kanal İstanbul’u konuşuyoruz. O günden bugüne yaşananları düşündüğünüzde ne söylersiniz?

Bir kere ben durduğum yerde durmaya devam ediyorum, onu söyleyeyim. Ben politikacı değilim, ben mesleğimin siyasetini yapıyorum. Mesleğim de çok siyasileşti, kent kendisi çok siyasi bir alan çünkü. Hani kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser diyoruz ya tam da bunun gibi kentler, kent mekanları, kentin bütün toplumsal, ekolojik, tarihi, kültürel değerleri metalaştı ve yeni bir sermaye birikim sürecine doğru gidildi. Bunun temelleri aslında 24 Ocak kararları ile atıldı. 12 Eylül 1980 darbesinde zaten kentlerimizin kanunları yazılmıştı. Turizmi teşvik yasaları, Gökkafesler, Swiss Oteller, bütün bunlar 12 Eylül hukukunun yarattıklarıydı. Fakat hayata geçmedi, çünkü hiçbir zaman Meclis, sistemi tümden değiştirecek yasaları çıkaramadı. Ve 12 Eylül ekonomisini sisteme oturtmak AKP iktidarına nasip oldu. Bu ekonominin en önemli yanını da benim sektörüm, işte inşaat sektörü ve kentler oluşturdu. Doğal olarak da biz mimarlar, kent plancıları en çok ilgilenenler haline geldik. 2005 yılına geldiğimizde, Recep Tayyip Erdoğan o hiç unutmadığım lafını söyledi: “Ben adeta ülkemi pazarlamakla mükellefim.” Bu ülkeyi nasıl pazarlayacaksınız? Tabii ki kentsel mekanlar, tarihi ve kültürel değerler, güzel kıyılar, madenler, dereler vs. üzerinden pazarlayacaksınız. İşte altın madenleri, işte HES’ler, başka birtakım projeler, Haydarpaşa Projesi, Galataport Projesi, Haliçport Projesi… Hani bu bugüne kadar uğraştığımız her şey bu anlayışın sonucu olarak ortaya çıktı. 2011’e gelindiğinde de bu sefer mega projeler ilan edildi. Kanal İstanbul, 3. köprü, 3. havalimanı… Bu mega projeler dış yatırımcılar, Topçu Kışlası, kentsel dönüşüm gibi şeylerle de içeride yaratılan ya da yaratılmak istenen sermaye grupları içindi.

Aynı zamanda emek sınıfı -yani sadece kol gücü ile çalışan işçilerden bahsetmiyorum, bizim de içinde olduğumuz emeği ile geçinen herkes- deprem korkusu üzerinden borçlandırıldık. Sesimizi çıkaramayalım diye, çıkarırsak işten atılırız diye… Bakmayın siz Gezi’nin finansörü olarak iddianameye mütalaaya girdiğime, ben kirada yaşıyorum ve hâlâ kiramı ödeyebilmek için çalışıyorum. 68 yaşındayım ve çalışmak zorunda bir kadınım. Emeğimle geçiniyorum ben… Bütün bunları üst üste koyduğunuzda yavaş yavaş bıçak kemiği geçti.

Ve toplumda çok ciddi bir rahatsızlık var; intiharlar, kendini yakmalar… İnsanlar içine patlıyor. Ve bunun için, yani kimseyi rahatsız etmeden, sadece kendimizi yok etmemiz, içimize patlamamız için de müthiş bir korku iklimi var.


Kanal İstanbul’un ÇED raporu ile gezi mütalaası arasında sıkı paralellik var

Kanal İstanbul’a özel bir başlık açalım. ÇED raporunu etraflıca incelediniz ve ciddi itirazlarınız var sürece dair. Ne söylersiniz?

1600 sayfalık ÇED raporunu tek tek gözden geçirdik. Yani bir bilimsel gerekçesi, açıklaması yok. Böyle bir şey olur mu, siz ‘Boğazı tehlikeden koruyacağım’ diyeceksiniz ama bilmem kaç bin ton jet yakıtının olduğu havalimanına komşu akaryakıt tankerleri getireceksiniz. Bu olacak iş mi? Bilmem kaç milyar ton kazı çıkaracaksınız, 4-5 yıl sürecek. Bu kazıdan çıkanları Karadeniz’in en önemli ekolojik hamsi yataklarının üzerine koyacaksınız, zaten Karadeniz onları alacak Marmara’ya getirecek. Bütün Karadeniz’in su yüzeyi en az 20 santim düşecek, Marmara’nın deniz suyu yükselecek. Koskaca Sazlıdere’yi komple yok ediyorsunuz, Terkos çok ciddi tehlikede. Bütün yer altı su kaynaklarını bozuyorsunuz…

ÇED raporu diyor ki, ‘Burayı ada haline getireceğimizden buradaki habitat yok olacaktır susuzluktan, fauna, -yani hayvanlar, işte kızıl sansar, bazı tilkiler- burada yaşayamayacaktır. Daha sayılacak çok şey var, yaşamsal tehditler açısından; ‘Hassas ve stratejik bölgelerle olan ilişkisi’yle ilgili de incelemeler yapılıyor. Bu bölgelerden bir tanesi 3. havaalanı, diğeri Küçükçekmece’de bulunan nükleer araştırma merkezi, orada reaktör de var üstelik, 500 metre Kanal’a… Devam edelim, Kanal’ın dip taramasını yapacaksınız, iki tarafta heyelan tehlikesi var, dibinde üç tane diri fay var, bu tehlikeyi nasıl göze alıyorsunuz? Bir de ÇED raporunda ‘Bu büyük bir felaketle sonuçlanır’ diyor. Diyor da ne yapıyor, kapatıyor! Üstelik on binlerce insan itiraz dilekçesi vermişken ÇED raporu onaylanıyor.

Yani bütün bu risklere rağmen, dünyanın en önemli boğazlarından birisi orada dururken onun yanına paralel bir boğaz açmak, -boğaz bile değil-, ‘20 metre derinliğinde, 275 metre genişliğinde yerden bilmem ne kadar tanker geçecek’ demek akla ziyan bir şey.

Aynı bizim iddianame gibi. Kanal İstanbul ÇED raporuyla bizim iddianame arasında acayip sıkı bir paralellik var. Daha dur bismillah, ne tanık gösterdik, ne savunmayı yaptık, ne bir şey dedik, ne sizin saçmalıklarınıza laf söyledik, reddihakim talepleri var… Ama karara doğru gidiyor. İşte Kanal İstanbul ile bizim davanın böyle bir benzerliği var. Son sözüm şu olsun; ikisinin de derhal gündemden düşürülmesi lazım.