‘O küfrettiği ben değilim, sistem aslında’ – Pınar Öğünç

Çizim: Murat Başol

Evde çalışmaya geçince kendi cebimden yapmaya başladım aramaları, çünkü programı ona yüklediler. Normalde iş yerinde sabit hattan arıyorduk. Şöyle bir şey oluyor şimdi de, mesai 6’da bitse de insanlar numaramı bildikleri için akşam beni yine arayabiliyor. Kafalarına göre…

Çağrı merkezi çalışanlarının hayatı zaten zor, onunki ayrıca zor. Çünkü işi, bankalara borcu icra takibine düşenlerle muhatap olmak. Kriz çarpı pandemi zamanında “olmayan paraların” peşinde koşmak ayrıca dirayet, sabır gerektiriyor. 30’larının başında, ailesini zor geçindiren, kendisi de borçlu bir baba olarak, aslında o da telefonun diğer tarafındakilerden biri. Bunu anlatamamak hem öfke, hem vicdan yükü demek. Neyin parçası olduğunu bilmekse usandıran bir yabancılaşma.

Mart’ın ikinci haftası falandı, bize “Daha gelmeyin” dediler. Bir program yüklediler, akabinde evde çalışmaya başladık. Salonda evlenirken hevesle aldığımız bir yemek masası var, sonra da hiç kullanmadık, onu çalışma masası yaptım, başladım.

Yüz yüze görüşmeler azaldığı için çağrı merkezi çalışanlarının sayısı genel olarak arttı bu ara. Canlı destek hatları, chat’ler… Benimki banka çağrı merkezi değil, beş bankanın alacaklarının tahsilatını yapıyoruz. Bir hukuk bürosuna bağlı çağrı merkezi yani. Müşteri kredi kartı borçlarını ödeyemiyor, önce idari, akabinde yasal takip sürecine düşüyor, orada biz devreye giriyoruz. Evet, haklısınız, çağrı merkezinden de zor, çünkü işimiz insanların cebinde olmayan paraları almaya çalışmak. Beş-altı yıldır bu işteyim. Daha önce farklı sektörlerde çalıştım. Bir buçuk yıl kadar AVM’lerde güvenlik görevlisiydim. Onun öncesinde inşaat işi yaptım, ondan önce de üniversite zaten. Açık Öğretim’de Kamu Yönetimi okumuştum.

İlk girdiğimde geciken borçları hatırlatma mahiyetinde arayıp bilgi veriyordum, sonra yasal takip kısmına geçtim. Yani borç var, icraya düşmüş, arayıp konuşuyorum. Ödemelerde zaten büyük sıkıntı vardı, pandemiden sonra daha da artıyor tabii. 2021’de dosya sayısının çok artacağı, tahsilatta sorun yaşanacağı şimdiden söylendi bize bankalar tarafından. Ayda yüz dosya geliyorsa, bu üç yüze çıkacak. Salgın öncesinde durumu normal olan kişiler de artık risk grubunda, yasal takibe düşüyorlar.

Bankalar müşterilerle konuşurken nazik olun, yardımsever olun diyor ama indirim istendiğinde iş değişiyor. Atıyorum kişinin 10 bin lira borcu var, ödeme gecikince 3-4 bin faiz, masraf gelmiş. Bankaya “Bakın, kişinin ödeme niyeti var ama bir indirim yapalım” diyoruz, çoğuna kabul ettiremiyoruz. Biz de aynı çarkta çevriliyoruz sonuçta. “Güzel konuşun” deniyor ama bu karşımdakinin ne işine yarayacak…

Neler duyuyorum bütün gün? Günde 30 kişiyle konuşuyorsam, 25’i isyan ediyor tabii. Ülkenin halinden giriyorlar, işlerin durmasından, evlerini geçindirememekten bahsediyorlar. Bir dokun bin ah işit tam… Dinliyorum, fikir vermeye çalışıyorum. Maalesef öyle bir sistemdeyiz ki bu çarkın dışına istesen de çıkamıyorsun. Sonuçta emeğimizi satarak geçiniyoruz, ben de sermayedar değilim. Ama bunun çelişkisini elbette yaşıyorum. Kendimi şöyle avutuyorum, ben onlara yardım ediyorum diyorum. İnsanlar bir şekilde borçlanıyor, miras olarak da çocuklarına bırakmak istemiyorlar. Ben devreye girdiğimde taksitlendirme yapmaya çalışıyorum, faizi aşağı çektirtmeye, dosyasından masraf aldırtmamamaya çalışıyorum becerebilirsem. Öyle bir çark ki ödemeleri gerekiyor, çünkü nefes aldırtmıyorlar, haciz gidiyor. Eskisi gibi değil, öyle diyeyim size. Bunaltıyorlar insanı. Borçlunun annesini, babasını, eşini arayıp rencide ediyorlar artık. Bu ailevi sorunlara da neden oluyor, psikolojik olarak çökertiyorlar insanı.

Çok hakaret, küfür yedim, evet. Borçlu insan, dertli insandır. Keza benim de deli gibi borcum var, borçlanmadan ev geçindirmek mümkün değil artık. Konuşanın yaklaşımı önemli, insanları patlama noktasına getirmemeyi artık becerebiliyorum. Tecrübeyle alâkalı biraz. İlk başta çok küfür yerdim, artık 10 kişide bire düştü diyebilirim. Zamanla kişesel almamayı da öğreniyorsunuz. O küfrettiği ben değilim, sistem aslında. Gaddar davranan çalışan yok mu? Var, ama ılımlı olan da var benim gibi. Çünkü ülkenin durumu ortada.

Evde çalışmaya geçince kendi cebimden yapmaya başladım aramaları, çünkü programı ona yüklediler. Normalde iş yerinde sabit hattan arıyorduk. Şöyle bir şey oluyor şimdi de, mesai 6’da bitse de insanlar numaramı bildikleri için akşam beni yine arayabiliyor. Kafalarına göre… Evde bir nevi mesaiye kalıyoruz yani. 7/24’e dönmüş gibi olduk, özelimiz kalmadı. Bu sabah oldu yine, 8’de bir müşteriyle uyandım. Ki gece beşik sallamışım, mecazi anlamda değil, iki aylık bir bebeğimiz var, sabaha karşı uyumuştum. Telefonumu da kapatamam, ailemden biri arayabilir sonuçta. Hayır, neyse ki bize kamerayla takip yok gün içinde. Ama saatte bir WhatsApp grubuna bilgilendirme yapmazsak uyarılıyoruz.

Eve geçince yemek, yol parasından da olduk. Kısa çalışma ödeneğinin üzerine patron ne kadar ekleyecek onu da bilmiyorum. İlk başta “Kimseyi mağdur etmeyeceğiz” diye yazmışlardı ortak WhatsApp grubumuza. Sonra Cumhurbaşkanı’nın açıklaması oldu, icra süreçleri haziran ortasına uzatılınca, bu sefer inceden “Fedakârlık sırası sizde” gibi şeyler yazmaya başladılar. Yıllık iznimizi kaldırabilirler yani. Evden çalışmaya hiç geçmeyen hukuk büroları da olmuş; birkaç tanesi de dönüşümlü yapmış. Bayram sonrası herkesi tekrar ofise çağıracaklar diye bekliyoruz. Normalde 45 kişi bir yerde çalışıyoruz. Evet, çağrı merkezlerinin bir gürültüsü var, ama inanın ona alışıyor insan. Fabrikadaki işçi gibi düşünün. Benimsemek zorundasınız zaten. Hatta sessizlik olunca herkes etrafa bakar ne oluyor diye.

Doğrudur, çağrı merkezlerinde kimse beş sene dayanamaz, ben de bir geçiş işi olarak başladım. Hayallerim vardı, ama kaldım, gidemedim. Sevmiyorum, bir çarka hizmet ettiğimi biliyorum, bunun vicdan azabını çekiyorum. Yeri geliyor, intihar edeceğini söyleyen biri oluyor karşınızda… Bir arkadaşım üç yıl önce bir borçluyla konuşuyor, akşamına intihar ediyor o kişi. O kız arkadaşımız çok kötü oldu, mesleği bıraktı sonra. Borcundan dolayı intihar ettiğini ailesinden teyit etmiştik çünkü. Düşünebiliyor musunuz, biz bunlara şahit oluyoruz. Aslında ben aradığım kişilerden biriyim. Ama onlar bana “Senin tuzun kuru” diyebiliyor. “Gözünü seveyim bana mı borçlandın, biz aynı gemideyiz” diyorum, anlamıyorlar.

Primlerle birlikte maaşım asgari ücretin bin lira falan üzerinde. Ki o da kendinizi parçalayıp daha fazla çalışırsanız. Tabii ki yetmiyor geçinmeye. Hâlâ evlilik borçlarımız var, kredi kartı borçlarımız var. Pandemi öncesi hafta sonları ek iş yapıyordum, artık o da yok. Daha önce güvenlikçilik yaptım demiştim ya, kartım var, maçlara günlük güvenlikçi olarak gidiyordum. Futbol müsabakaları da iptal olunca, öyle kaldık. Başlayınca da riskli bir iş olacak, evde bebek var… AVM’lerin yangından mal kaçırır gibi açılması da saçmalık bence, AVM’lerde bilirsiniz, cam pencere yoktur, havalandırma kötüdür, güneş ışığı gelmez. Hapishane gibi bir yerdir AVM dediğiniz. İkinci dalga da her yerde yine işçileri götürecek, belli.

 

Konuştuğumuz gün 137.115 vaka, 3739 ölüm açıklanmıştı.

 

*Gezegeni saran bir virüsün birkaç ay içinde yarattığı bu öngörülemez olağanüstü halin, kapitalizmin hâlihazırdaki eşitsizliklerini görünür kıldığından, derinleştirdiğinden ve bundan sonra hiçbir şeyin aynı kalamayacağından konuşuyor çok insan. Kalamayacak mı gerçekten? Neden kalmasın ki? Varlığını, her veçhesiyle sömürgeciliğe, cinsiyetçi iş bölümüne ve tam da derin bir eşitsizliğe borçlu bu düzen kötücül bir virüs gibi ruhlarımızı ve bedenlerimizi sarmışken “iyileşmek” nasıl mümkün? Kadınlar, erkekler, işçiler, memurlar, işsizler, beyaz yakalılar, mavi yakalılar, “yaka” devri değişti diyenler, serbest çalışanlar, evde çalışanlar, hâlâ çalışanlar, zorla çalıştırılanlar, karantinadakiler, geleceği göremeyenler, gördüklerinden yorgun düşenler anlatıyor. Neden bu uzun yazı dizisine başladık? Çünkü birbirimizin sesini, derdini duymaya, diğerinin dermanında kendimizinkini aramaya ihtiyaç var.