Ofsayt – Ragıp Duran

ABD’nin Suriye’den çekilmesi üzerine Kürtlerin Şam rejimi ile askerî olarak anlaşması, TSK’yı ofsayta düşürdü. Ankara’nın harekât gerekçeleri de çöktü.

Suriye’deki gelişmeleri iyi anlamak için belki biraz geriye gitmek gerek. Arap Baharı’ndan bir süre sonra Suriye’deki çeşitli muhalif güçler, ki kısaca radikal İslamcı gruplar ve ılımlılar olmak üzere iki büyük akımdı, Esad rejimine başkaldırdı. Şam yönetiminin en büyük mağdurlarından biri olan Kürtler, bu ayrışmada bağımsız bir tutum benimsedi. Şam yönetiminden de, bu ‘’muhalif’ kesimden de uzak durarak, kendi üçüncü yolunu inşa etmeye başladı. Son derece akıllı ve başarılı bir siyaset benimsedi. Bu sayede Kuzey ve Doğu Suriye’de doğan iktidar boşluğundan da yararlanarak demokratik özerklik tezlerini uygulamaya koyabildiler. Tüm milli, dini, etnik, siyasi gruplara, yerel ve bölgesel Meclisler aracılığıyla yönetime katılma olanağı tanıyan bu yeni sistem barışa, demokrasiye ve en önemlisi kadınlara ve ekolojiye özel bir önem ve değer veren çağdaş bir rejim öneriyor. Ne var ki, bu sistem, başta Şam olmak üzere, Kürt nüfusun yaşadığı Türkiye, İran ve Irak’taki yönetimler açısından büyük bir tehlike arz ediyor. Dört parçada yaşayan Kürtlere esin kaynağı olan demokratik özerklik rejimi, Şam, Bağdat, Tahran ve Ankara’da yönetim değişikliğinin çok ötesinde belki de tarih, talih ve rejim değişikliğini öneriyor. Biraz daha geniş bir perspektifle baktığımızda, Öcalan’ın çağdaş birçok siyaset felsefecisinden ilham alarak bölgeye uyarlamaya çalıştığı bu yeni yaklaşım, Orta Doğu gibi Kralların, Şeyh ve Emirlerle yozlaşmış yönetimlerin de siyasi mezarlarını kazan bir öneri. Çünkü Meclis temelli siyasi bir yapı, Sarayları devre dışı bırakıyor. Ulus-devletin en yeni alternatifi olan bu sistem, bu yönetim anlayışı, Kemalizmi de, Baasçılığı da, Barzani feodalliğini de, Veliaht Prensliği de ortadan kaldırma tehdidini içeriyor.

Şimdi hemen bugünkü satranç tahtasına dönelim:

Suriye’de güç kavgası veren yerli 2.5 güç ve yabancı 5 devlet var. Yerli güçler: Esad rejimi, Kürtler, yarım güç de sayıları 15-20 arasında değişen radikal İslamcı silahlı gruplar. Bunları yarım saymak gerek. Çünkü bu grupların mensupları arasında Batı Avrupalılar, Kafkasya’dan gelenler, Sinkianglılar ve Malezyalılar bile var. 5 devleti de sayalım: Rusya, ABD, İran, Türkiye ve İsrail.

Bu 7.5 gücün kendi aralarındaki ilişkileri ve her birinin özelliklerini inceleyecek olursak Suriye tablosu belki biraz daha netleşebilir:

Bu büyük tabloda birbirine en yakın dolayısıyla geçici de olsa ittifak ya da işbirliği yapabilecek sadece 2 güç var: Şam ve Kürtler. Yüzbir çelişkinin cirit attığı meydanda Esad ve SDG’nin birçok önemli ortak noktası var: İkisi de hakiki yerli; ikisi de aynı devletin yurttaşı; ikisi de laik; ikisi de Ankara rejimine karşı. Bu ortaklıkların yanı sıra zıtlıklar da yok değil. En önemlisi biri totaliter diğeri demokrat. Birisinin devleti var, ötekisinin yok. Biri şiddetli ABD muhalifi, ötekisi ABD’ye yeni yeni karşı çıkmak durumunda; Birisinin başında Rus vasisi var, öteki Ruslar’dan Afrin’de kazık yedi; Birisinin arası İran’la nispeten iyi, ötekisinin İran’la ilişkisi mesafeli.

Aslında SDG ile Şam uzun zamandır doğrudan ve dolaylı ilişkide. Daha geçen yıl Ağustos ayında Şam rejimi yetkilileri ile görüşmeden yeni dönen SDG yetkilisi İlham Ahmed ile yaptığımız söyleşide, Esad rejiminin ve Kürtlerinin kolay kolay uzlaşamayacaklarının sinyallerini almış, kaydetmiş ve yayınlamıştık. Suriye devleti, kendi imtiyazlarını gönüllü bir şekilde Kürtlere bırakmak istemiyor, eski Anayasa’da ısrar ediyordu. Ayrıca baş düşman olarak belledikleri ABD’nin SDG ile olan ilişkilerine kesinlikle ve katı bir şekilde karşı çıkıyordu. SDG o zaman, demokratik özerklik projesini anlatıyor ve bu sistemin sadece Kuzey ve Doğu Suriye için değil bütün Suriye’de hayata geçirilmesini istiyordu. Çünkü Suriye nüfusu çok farklı milli, etnik ve dini gruplardan oluşuyordu ve ancak demokratik özerklik gibi ademi merkeziyetçi bir yapı ile yönetilebilirdi. Şam rejimi ise, merkezden atanan Vali hatta Belediye Başkanları dahil merkezi sistemden vazgeçmek niyetinde değildi.

Süreç içinde Şam rejimi, SDG’yi bölücü, terörist ve Amerikan yanlısı olarak suçlamaya devam etti.

Ne var ki ABD askerlerinin bölgeden çekilmesi yeni ve önemli bir gelişme. Şam ile SDG arasındaki ihtilaflardan önemli bir konu geçerliliğini kaybetti artık.

TSK’nın bölgeye yönelik harekâtı da önemli ve yeni bir girişim. Bu durumda  SDG, ya TSK saldırısını kabullenecek, Kürt nüfusun katledilip göçertilmesine karşı tek başına direnmeye çalışacak ya da Şam rejimi ile uzlaşmaya çalışacaktı. Kürtler mecburen ikinci seçeneği tercih etti.

Diğer seçenekler mümkün değildi: Yani, SDG tek başına, NATO’nun 2. büyük ordusuna karşı çok fazla direnemezdi. Yani SDG, bölgede TSK harekâtına karşı ABD çekildikten sonra radikal İslamcılarla, İran ya da İsrail ile her halükârda askerî düzeyde ittifak kuramazdı. Moskova’nın arabuluculuğu ile Şam yönetimiyle uzlaşmaktan başka çare yoktu.

Erdoğan bu uzlaşmadan o kadar rahatsız ki böyle bir anlaşmanın yapıldığını bile kabul etmek istemiyor. Saray hâlâ ABD ve Putin arasında gidip gelmeye devam ediyor.

SDG-Şam anlaşmasını, her iki taraf kendine göre yorumlayıp değerlendiriyor. SDG’ye göre, Suriye rejim ordusu Türkiye-Suriye sınır bölgesine konuşlanarak kendi toprağını koruyacak. Şam ise, SDG’nin bölgedeki iktidarının sonlandığını ve SDG’nin rejim ordusuna katılacağına inanıyor.

Savaş, kaçınılmaz olarak, SDG’nin demokratik özerklik projesini hiç olmazsa şimdilik rafa kaldırmasına neden oluyor. Ama Şam-SDG ittifakının Ankara açısından olağanüstü önemli ama olumsuz bir yanı var ki, TSK’nın artık ‘’Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunuyoruz’’ iddiası tamamen çöktü. Bu ittifak ayrıca Putin’in ‘’Suriye’deki bütün illegal yabancı askerî güçler çekilsin’’ talebini kuvvetlendirdi. Suriye’de Rus ordusu ile İran milisleri, Esad’ın özel talebi ile Suriye topraklarında bulunurken, ‘’illegal askerî güçler’’ yani Şam’ın daveti dışında bölgeye giren askerî güçlerden kasıt ABD ve TSK idi. Şam-SDG anlaşması, TSK’nın Suriye’deki varlığını da iyice illegal konuma düşürdü. Ankara, halen diplomatik olarak tanıdığı Suriye devletine karşı ve Şam rejimine rağmen, Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak iddiasını sürdüremez. Keza, Ankara’nın uluslararası toplulukta hiçbir karşılık ve destek bulmayan ‘’Terörizme karşı operasyon’’ tezi de geçerliliğini bir kez daha kaybetti. Komşu ülkede varlığı öne sürülen terörist faaliyete karşı, yabancı bir devlet değil, söz konusu devletin hükümeti mücadele eder. Şimdi mesela ABD ya da herhangi yabancı bir devlet, ‘’Türkiye’de IŞİD’in terörist faaliyetlerine son vermek ve bölgeyi temizlemek’’ gerekçesiyle Türkiye topraklarına yönelik askerî bir harekât düzenleyebilir mi? Yine ABD ya da herhangi yabancı devlet ‘’Avrupa’da huzuru bozan Suriyeli, Afgan, Pakistanlı ya da Afrikalı mültecileri Ege bölgesinde kuracağım tesislere yerleştireceğim’’ diye bir gerekçeyle Ege bölgesine yönelik bir harekât düzenleyebilir mi? Düzenlerse ne olur? İşte bugün Türkiye’nin uluslararası siyasi ve diplomatik alanda başına gelen neyse o olur.

Orta ve uzun vadede SDG’nin TSK harekâtına karşı Şam ile uzlaşması tartışılabilir. İdeal çözüm herhalde bu değildi. Ama Kürtler açık açık söylüyor: ‘’Erdoğan ile Esad arasında istemesek de Esad’ı tercih ediyoruz. Çünkü Esad hiç olmazsa bizi öldürmüyor!’’ Suriye ordu birliklerinin girdiği il ve ilçelerde yerel halkın Suriye resmi bayrakları ile YPG bayraklarını sallayarak sevinç gösterileri yapmaları Saray’ı kızdıran bir tablo. TSK ve radikal İslamcı grupların girdiği kentlerde hiç böyle sevinç gösterileri göremedik de…

Kaynak: Artı Gerçek