‘Ortasındayken geleceği öngörmek tuhaf geliyor’ – Pınar Öğünç

Bundan sonra ne olacak? Umarım hâlâ çeviriyle geçinme ihtimali vardır. Yayıncılık sektörü salgından etkilendi ama bu daha çevirmenlere yansımadı. Benim mesela bir ödeme tarihim denk gelmedi daha. Elimdeki kitapları yıl sonuna kadar bitirecektim, onlara devam ediyorum. Anladığım, yeni telif alma şu anda durdurulmuş durumda.

37 yaşında bir çevirmen anlatıyor. Süreci biraz absürt yaşasa da Barış Akademisyenleri’nden biri. Normalde de karantinaya yakın bir çalışma düzeninde, ekseri standarttan ve güvenceden yoksun bir iş zaten yaptığı. Salgının yayıncılık sektöründeki hasarının çevirmenler tarafından asıl gelecek yıl hissedileceğinden endişe ediyor. Hem akademik alanı, hem metinlerini çevirdiği felsefecilerden aşina olarak, tüm bu yaşananların neleri değiştireceği üzerine düşünmeyi sonraya bırakıyor ama.

Korona öncesi, çok eski zamanlar gibi değil mi? Şubattan, marttan bahsediyoruz aslında. Yaklaşmakta olduğunu görüyorduk ama galiba pek inanmıyorduk. İlk vakalar duyulduğunda okuldaydım, felsefe master’ı yapıyorum bir yandan. Birkaç hafta süreceğini düşünüyorduk sanki, daha fazlasına da dayanamayız gibiydi. Öyle değilmiş.

İlk çevirim 2008’de çıkan bir akademik kitaptı. Başta yılda bir kitap falan bitirdiğim, bir yan faaliyetti benim için çeviri. 2016 sonlarında çalıştığım üniversiteden ayrıldım. O alanda ders verme hevesim kalmamıştı, doktorayı bitirdikten sonra geri dönüşü yok gibi hissediyordum. Okuldan sonra gelir kaynağım tamamen çeviri oldu. İlk bir-iki yıl bütçeyi ona göre oturtma, hayatı daraltma süreciydi. Freelance düzene geçince başta ne kadar çalışmanız gerektiğini bilemiyorsunuz, bütün günün bilgisayarın başında geçtiği çok oluyordu. Sonra biraz rayına oturdu.

Okuldan ayrılmıştım ama beş-altı ay sonra da atıldığımın haberi geldi. Barış İçin Akademisyenler metnini imzalayanlardan biriyim, istifa etmiş olmama rağmen bir de onlar atmak istedi beni. Bu absürt durumu yaşayan bir-iki kişi daha var. Tabii bu atılma, yurtdışı çıkış yasağı gibi haklardan mahrum bırakılmanız demek. Onlardan eksik kalmayalım diye düşündüler herhalde. Sonra bütün o ortak metinlerde biraz karışıklık da yarattı benim halim, ufak bir ekleme yapmam gerekiyordu hep. Çünkü herkes görevine iade edilmeyi talep ediyordu, beni sakın geri almasınlar diyordum ben, o cümleyi “haklarımın iadesi” şeklinde düzeltiyordum.

Öncesinde ayrıldığım için bu dediğiniz, hayatın aniden değişmesi halini, imzacı akademisyenlere yönelik o tür sosyal mesafeyi yaşamadım ben. O tür tepkiler verecek insanlarla bire bir temasta değildim artık. Ama kendi isteğimle sekiz-dokuz yıl çalıştığım bir yerden ayrıldığımda bile sosyal ortamın bir anda değişimi ciddi boşluk yaratmıştı, buna mecbur bırakılmak çok daha şiddetli yaşamanıza neden oluyor tabii ki. Birçok insan şehir değiştirmek, memleketine dönmek zorunda kaldı, ki çok daha ağır yaşayanlar da vardı. Ayaklarınızın üzerinde durduğunuz akademik ve sosyal konumdan bir anda, en azından ilk aşamada, hiç olduğunuz bir yere geçiyorsunuz.

İş dediğimiz şeyi tamamen evden yapan biri karantinayı da farklı yaşıyor tabii. Okul da kapalı olduğu için başta biraz dinlendim, sadece çeviri yapabildim. Online derslerin başlamasıyla yine değişti. Zoom dersleri iki kat yoruyor. Bir de bilgisayar karşısında o kadar vakit geçirince, çeviriye geçiş kolay değil. Her şey sıkıntılıyken dert etmemeye çalıştım bunu. Zaten yayınevlerinin de planları alt üst olmuş durumda.

Özellikle başta sadece çeviriyle geçinmeniz çok zor. Benim avantajım işini iyi yapan nadir birkaç yayıneviyle çalışmaya başlamak oldu. Yıllar içinde kitaplarımın yeni baskı yaptığını görmeye başladım, başka yayınevlerinden teklifler geldi, yılda dört-beş kitap çevirerek geçinebilirim gibi görünüyordu. Tabii kira ödemiyor olmam önemli bir faktör. Şu anda dört-beş yayıneviyle çalışıyorum, son bir-iki yıldır da istemediğim kitabı almak zorunda kalmadığım bir durum oluşabildi. Her aşamasında neler yaşandığını biliyoruz… Özellikle başlarda, sözleşmesiz, haydi sen bir bitir bakarız diye girişilen işler… Ücret konusunda her tür komiklik… Sonraki baskılardan çevirmene para vermekten kaçınılması… Harcanan emeğin karşılığının ödenmediği işlerden biri çeviri. 10-15 yıl öncesine göre iyiye gitse de çalışma, sözleşme standartları oturmuş değil. Bir arkadaşım iki yıl önce teslim ettiği kitabın ücretini almak, ne zaman yayınlanacağını öğrenmek için uğraşıyor şu an. Benim de başıma geldi böyle şeyler yıllar içinde. Çevirmene tasarruf kapısı olarak bakmayan az da olsa yayınevleri var, neyse ki bu son yıllarda artıyor. Her şeye rağmen yıpratıcı. Yıllar içinde benim için ortadan kalkmayan bir şey: Cebinize ne zaman para girecek asla bilemiyorsunuz. Çok kabaca bir fikriniz oluyor, o da altı aylık bir dilim demek. Sözleşmede yazsa da aksaklıklar, bu salgın gibi gerekçeler olabiliyor. Şahsen iyi insanlar olduğunu bilsek bile, bazı küçük yayınevleriyle çalışırken zor durumda kalabiliyorsunuz.

Çevirinin ortasında basılamayacağını öğrenmek bir risk tabii, umarım öyle bir şey yaşamam. Son dört-beş yıldır özellikle, Çev-Bir (Çevirmenler Meslek Birliği) bu tür sorunlarda üyeleri için gayet sağlam yol gösterici oluyor. Hatta yayıneviyle görüşüyorlar, o yarım kalan kitabın haklarını onlardan alıp başka bir yayınevine geçirmeye uğraşıyorlar. Ya da ödeme sorunlarında araya giriyorlar, bazen hukuki yola bile ihtiyaç kalmıyor.

Bundan sonra ne olacak? Umarım hâlâ çeviriyle geçinme ihtimali vardır. Yayıncılık sektörü salgından etkilendi ama bu daha çevirmenlere yansımadı. Benim mesela bir ödeme tarihim denk gelmedi daha. Elimdeki kitapları yıl sonuna kadar bitirecektim, onlara devam ediyorum. Anladığım, yeni telif alma şu anda durdurulmuş durumda. Beş-altı ay daha böyle devam ederse, çevirmenler sanki salgının asıl etkisini önümüzdeki yıl yaşayacak asıl. Muhtemelen küçük yayınevlerinden kapananlar da olacaktır.

Sekans sekans farklı halleri, karanlık evreleri oldu salgının. Ama sanki iki hafta önce bu hale de alışmaya başladık. Şimdi kısmi açılmayla yeni bir evre başlayacak. Bütün bunlar inişli çıkışlı bir ruh hali getiriyor. Evet, bütün bunları içindeyken de anlamlandırmaya dair bir çaba oldu. Bizde karantina başlamamışken Agamben’in, Zizek’in dediklerini sakin sakin tartıştığımız günleri hatırlıyorum. Hatta daha önce çevirdiğim için Zizek’ten yeni kitap teklifleri geldi. Kendisi susmadığı için pek… Ben ne düşündüm? Agamben’in dedikleri uzak gelmişti, Zizek’in dedikleri için de erkendi. Daha ortasındayken geleceği öngörmek, analiz yapmak tuhaf geliyor açıkçası. Ne tarafa gitsin istiyorsanız geleceği şu an öyle görüyorsunuz gibi geliyor. Bugünde kalma arzusu yaratıyor bunlar bende.

Ben tek başıma yaşıyorum. Çeviriyle bir kişiden fazlasını geçindirmek mümkün değil bence. Yapılamaz değil, ama muhtemelen çok çılgın bir çalışma temposu gerekir. Yalnız karantina fazla sarsıcı gelmedi bana. İşten ayrıldığım ilk yıl, tabii ki dışarı çıkıyordum ama bir sosyal kopukluk, karantinaya benzer bir dönem yaşamıştım. Şimdi yalnızlıktan yakındığımda, çocuklu evli arkadaşlarım da yalnız kalamamaktan yakınıyor. Yürüme mesafesinde yaşayan iki-üç arkadaşım var, karantina halinde de ara ara yürüdük, sohbet edebildik. Biraz onlar sayesinde akıl sağlığımı koruyarak çıkacağım umarım bu süreçten. Kendimi hiç insan canlısı biri gibi tanımlamazdım önceden, bıraksanız haftalarca kalırım kendi başıma gibi gelirdi. Ama bu süreçten sonra sanırım değişebilir.

 

Konuştuğumuz gün 133.721 vaka, 3641 ölüm açıklanmıştı.

 

*Gezegeni saran bir virüsün birkaç ay içinde yarattığı bu öngörülemez olağanüstü halin, kapitalizmin hâlihazırdaki eşitsizliklerini görünür kıldığından, derinleştirdiğinden ve bundan sonra hiçbir şeyin aynı kalamayacağından konuşuyor çok insan. Kalamayacak mı gerçekten? Neden kalmasın ki? Varlığını, her veçhesiyle sömürgeciliğe, cinsiyetçi iş bölümüne ve tam da derin bir eşitsizliğe borçlu bu düzen kötücül bir virüs gibi ruhlarımızı ve bedenlerimizi sarmışken “iyileşmek” nasıl mümkün? Kadınlar, erkekler, işçiler, memurlar, işsizler, beyaz yakalılar, mavi yakalılar, “yaka” devri değişti diyenler, serbest çalışanlar, evde çalışanlar, hâlâ çalışanlar, zorla çalıştırılanlar, karantinadakiler, geleceği göremeyenler, gördüklerinden yorgun düşenler anlatıyor. Neden bu uzun yazı dizisine başladık? Çünkü birbirimizin sesini, derdini duymaya, diğerinin dermanında kendimizinkini aramaya ihtiyaç var.