RTÜK’ün Profesör karşısında şansı ne?-Tayfun Atay

Hangi antropoloji kitabında karşıma çıkmıştı, ne yazık ki izini kaybettim, hatırlamıyorum ama anekdotun en çarpıcı kesiti tüm berraklığıyla zihnimde: Bir antropolog, araştırma yapmak için dünyanın ücra mı ücra bir köşesindeki bir kabile topluluğunun yaşam alanına girmiştir. Onu getirenler, eşyalarını ortalık bir yere bırakmışlar, o da bunları pey der pey barınağına (çadır ya da kulübesine) taşımaktadır.

Birden fark eder ki kabile üyeleri onun ortalıkta bıraktığı eşyaları (kalemler, kağıtlar, kayıt cihazı, fotoğraf makinesi, ilaçlar-haplar, diş fırçası, diş macunu, birkaç konserve kutu, sabun, tıraş bıçağı, tıraş sabunu, makas, bıçak, şapka, vs.) ellerinde evire çevire incelemekteler. Sonra da bazılarını tekrar yerine bırakırken diğer bazılarını gayet rahat ve sakin şekilde alıp gitmekteler.

Sonra geri mi getireceklerdir, yoksa bir süreliğine ödünç mü almışlardır; antropoloğumuz bunları bilemez. Henüz “yerliler”le bunları konuşabilecek dil becerisinin de çok uzağındadır. O yüzden bir şey demez, akışına bırakır.

Sonrasında yerlilerin aldığı eşyalarının geri gelmeyeceğini anlayacaktır. Bazı eşyalarının kullanılıp, kampın dışında bir yerlere atıldığını fark eder. Bazılarının ise araştırması devam ederken yerliler tarafından, üstelik kendisinin de bulunduğu ortamlarda hâlâ ve hiçbir rahatsızlık duyulmaksızın kullanıldığını gözlemler.

Zamanla bu durumun (eğer Türkçe üzerinden yorumlayacak olursak) antropoloğun içinden çıkıp geldiği dünya ile yerlilerin dünyası arasındaki sınır çizgisinin üzerinden geçtiği bir küçücük “ç” harfinden kaynaklandığı anlaşılacaktır.

Yerlilerin dünyasında “çalmak” sözcüğü ve fiili yoktur.

Çünkü yerlilerin dünyasında mülkiyet yoktur.

Eşitlikçi bir kabile toplumsallığına katılan antropolog, “ortalık” yere, geldiği dünyada kendisine ait “özel” (temellük edilmiş) eşyalarını bıraktığında, bunların artık içerisinde yer aldığı dünyada böyle bir “özel”liklerinin olmadığını/kalmadığını anlayınca bir başka tür “insan olma” hali ile de tanışmış olur.

Almakla ç’almak arasında, bir küçücük harften kaynaklanan büyük farkın; bir yanda servet, güç, iktidar, yasa, nizam demek olan, diğer yanda ise fakirlik, suç, yasadışılık, düzen-karşıtlığı demek olan farkın özünde mülkiyet tutkusunun olduğu böylece açığa çıkar.

Hırsızlığa yasal kılıf: “Likidite enjeksiyonu”

La Casa de Papel’in önemi, bir antropoloğun kendi yaşam alanından on binlerce kilometre uzakta bir kabile toplumunda fark ettiği insanlığımızın “kara-kutu”sunu, bize öyle kilometrelerce uzağa gitmeden “modern” dünyanın tam orta yerinde fark ettirmesinden kaynaklanır.

Üçüncü sezonu 19 Temmuz’da Netflix’te yayına girer girmez bir çırpıda tüm dünyada izlenip tüketilen dizinin hem doruk hem de dönüm noktası denilebilecek sahne, hatırlanacağı üzere, 2’nci sezonun 8’inci bölümünde seyrimize düşmüştü. Orada, muhteşem “zekâ seksapeli”yle tüm dünyada kalpleri çalan “Profesör” (Álvaro Morte) ile bu dâhi soyguncuyu sonunda kıstıran, ama aynı zamanda onunla bir “aşk kıskacı” içine de kendisini sıkıştırmış olan polis müfettişi Raquel Murillo (Itziar Ituño) arasında unutulmaz bir diyalog sunulmuştu bize. Profesör, onu yakalamak isterken kendisine tutsak düşen Raquel’e, kusursuz plânındaki tek çatlağın ona âşık olması olduğunu, bu nedenle her şeyin altüst olduğunu söyler. Raquel, “Artık seni dinlemek istemiyorum” der. Bunun üzerine Profesör,“İstemiyor musun” diye sorarak şöyle devam eder:

“Niye dinlemek istemiyorsun? Kötü olduğum için mi?.. Sana her şeyi iyi veya kötü olarak görmek öğretilmiş. Ama sana göre, bizim yaptığımızı başkaları yapınca iyi oluyor. 2011 yılında Avrupa Merkez Bankası durup dururken 171 milyar Avro bastı. Tıpkı bizim gibi. Sadece daha çok… 2012’de 185 milyar. 2013’te 145 milyar Avro… O kadar para nereye gitti biliyor musun? Bankalara! Matbaadan direkt zenginlerin cebine. Hiç kimse Avrupa Merkez Bankası hırsız dedi mi? Hayır. ‘Likidite enjeksiyonları’ dediler. Oysa ardında hiçbir şey yoktu. Hiçbir şey. [Gider, bir tomar para içinden 50 Avroluk bir banknot alır, gelir, Raquel’in gözünün içine sokarak] Bu ne? Bu bir hiç Raquel. Bu kâğıt. [Parayı yırtarak] Kâğıt, görüyor musun?!.. Kâğıt. Ben de likidite enjeksiyonu yapıyorum. Ama bankacılara değil. Burada yapıyorum, ‘gerçek ekonomi’de. Bu ezilenler grubuyla. Ezilenler! Hepimiz öyleyiz Raquel. Her şeyden kaçmak için!.. Sen kaçmak istemez misin?..”

Eşitlikçi toplumun hayali ve hayaleti

Bu haliyle La Casa de Papel’de İspanya Kraliyet Darphanesi’ne kılı kırk yaran müthiş bir plânla girip 2,4 milyon Avro basarak kaçan Profesör ve ekibi, antropolojinin hep ilgi alanında olmuş, ama bugün varlıkları yok denecek kadar azalmış eşitlikçi kabile toplumlarının hayaletleriymişçesine karşımızdalar dense yeridir!

Bünyesinde mülkiyetin olmadığı, herkesin birbirine eşit olduğu, doğal çevreyle ilişkinin ihtiyaçlar çerçevesinde ve yıkıcı değil uyumcu kurulduğu küçük ölçekli bir topluluktaki “kayıp cennet”, küresel finans-kapitalin cehenneminde “hırsızlık” ve “suç” görüntüsünde müthiş bir “ters-köşe” kurmaca içinden hepimize duyumsatılıyor.

Profesör’ün, Tokyo’nun (Úrsula Corberó), Denver’in (Daniel Ramos), Berlin’in (Pedro Alonso), Rio’nun (Miguel Herrán), Nairobi’nin (Alba Flores), Helsinki’nin (Darko Peric) ve diğerlerinin “kültürel temsil”inde, eşitlikçi kabile toplumlarından ataların-anaların ruhları adeta aşkla, şevkle, şehvetle dans ediyor!..

Mülkiyetle “bozulmuş” dünya için kabile yerlisinin yaptığı elbette almak değil “çalmak”tır ve yerli, hırsızdır. Aynen bu topraklarda da bir dilim baklava canı çektiği için, bir somun ekmekle açlığını bastırmak için onları “almaya” kalkan çocukların da “hırsız” sayıldığı gibi…

Lakin Avrupa Merkez Bankası, büyük bir finansal krizi yatıştırma yolunda darphaneye dalarak yüz milyonlarca Avro basıp bankalara akıttığında hırsız değil, ama başkaları darphaneye girip “gerçek ekonomi” adına, gerçek ihtiyaç sahipleri adına, ezilenler adına iki küsur milyon Avro basmaya kalktığında hırsızdır.

İhtiyaç sahiplerinin yaptığı, çalmak ve hırsızlıktır.

İktidar sahiplerinin yaptığı ise almak ve yasallık!..

Bir ahir-zaman Robin Hood’u

Postmodern küresel kapitalizmin insanlığı bir “çevresel kıyamet”le yüz yüze getirdiği şu günlerde bir “ahir zaman Robin Hood’u” gibi karşımızda La Casa de Papel’in Profesör’ü…

Tipik bir suç-soygun dizisi olarak başlayıp tam bir “anti-kapitalist hareket” kurmacası olmaya yol tutan dizi, kapitalizmin karşısında tek rakip kalmış doğayı da tüketme aşamasında her tarafta yükselen otoriter-faşizan siyaset ve liderliklerle ufku kararmış insanlığı hâlâ umuda, direnişe, isyana kışkırtmaya azmetmiş görünüyor.

Bugün bir yandan kapitalizmin ekosistemle savaşının sonucu olarak kaynak kısıtlılığının alttan alta yarattığı baskıyla faşizme teşne (yabancı-düşmanı, ırkçı, göçmen-nefretiyle dolu) kitleler var. Ama aynı zamanda (daha önce Ünsal Oskay hocamızdan esinle yazdığımız üzere) “faşizmin de bokunun çıkması”na yol açabilecek bir tekno-kültürel düzey; zapturapta alınması olanaksız bir sibernetik akış; ve insanlığın bunları kendi yararına işlevselleştirebilen aykırı, isyankâr ve direngen bir kesimi var.

La Casa de Papel’in içerisinden doğduğu İspanya da malûm, tarihsel olarak bir yandan faşizmin tohumlanıp büyüyerek azgınlaştığı ama aynı zamanda faşizme karşı direnişin, isyan ruhunun, sol-sosyalist insanlık idealinin köklerinin de çok güçlü olduğu bir coğrafya. Dizi, işte bu anti-faşist tarihe yaslanarak, dünyada Putin’lerin, Trump’ların, Le Pen’lerin, Orban’ların, Erdoğan’ların yükselttiği otoriteryanizm bayrağı karşısında, “Bella Ciao” eşliğinde ve “devlete karşı toplum” dercesine direniş bayrağını elden bırakmamaya çağırıyor herkesi…

Hakikat-içi kurgulardan korku

Böyle bir kurgu tabii ki halen bir feodal-ataerkil zihinsel cendereden hayata bakan ve dinbazlıkla ergenliğin sarmaşığı bir iktidarın hiç mi hiç işine gelmeyecektir bu topraklarda… O yüzen matbu ve televizüel medyadan dışlasa da bir türlü tüketemediği insanlığımızın direnişçi ruhunu ve hayal gücünü şimdi dijital medyada da bastırma arzusuyla RTÜK elbette işe koşulmalıdır ve koşulmuştur.

SETA Raporu ile hayata dair “post-truth” (hakikat-aşındırır) olmayan dijital yayın kuruluşlarına gözdağı verildiği gibi, şimdi de RTÜK’ü Netflix, BluTV, PuhuTV, Youtube ve nice irili ufaklı platformun başına bela edip hayale dair de “post-truth” olmayan, mesela Behzat Ç. gibi “Allah’ına kadar hakiki” içerikleri yıldırma ve tahribe yöneleceklerdir. Yanı sıra, “edebiyatın dizi hali” denilebilecek nitelikte diğer bir dolu, aralarında La Casa de Papel’in de bulunduğu yayınların da ipi çekilmeye çalışılacaktır.

Öyle ya, 3’üncü sezonu bir polis tankının patlatılıp bir polisin de “Bella Ciao”lar eşliğinde cayır cayır yakılarak ve “Artık bu, sisteme meydan okuma değil, bir savaş” denilerek noktalanan bir diziyi öyle kolay kolay seyrettirirler mi?.. Hele ki “Gezi’nin ruhu” bir hayalet gibi üzerilerinde dolaşırken!..

Elbette seyrettirmek istemeyeceklerdir.

Nasıl zamanında kitapları yasakladılarsa, nasıl şarkıları-türküleri yasakladılarsa, nasıl marşları-sözcükleri yasakladılarsa, nasıl sinema filmlerini yasaklayıp sansürledilerse, dizileri de yasaklayacaklar, sansürleyecekler, “bokunu çıkaracaklar”dır.

Endişelenmeyin, Tarih işini bilir!

Ama sizce söker mi?

Ya da sökse sökse, iletişimin “gaz hali”nde olduğu şu sibernetik çağda ne kadar süre söker?..

Öte yandan insanlık tarihinde yasaklayanların adları mı yazılı, yasaklananların mı?

Memleketlerin kanunlarını yapanlar mı daha güçlüydü ve kalıcı oldu tarihte, yoksa türkülerini yakanlar ve hikâyelerini yazanlar mı?

Sizce aynı doğrultuda La Casa de Papel’i yapanları mı yazacak tarih, yoksa onu yasaklamaya-sansürlemeye kalkışacakları mı?..

Dizinin 3’üncü sezonu, çok değil iki hafta önce yayına girdi Netflix’te ve ilk hafta dünya çapında 34 milyon 355 bin 956 Netflix hesabı tarafından izlendi.

Bu, yayın dili İngilizce olmayan bir dizinin, ilk hafta izlenme sayısı bakımından bir rekor.

Bu ve yerli-yabancı, insanlığın yüz akı daha nice yapımın ve onlarla umuda yelken açmak isteyenlerin karşısına ergen, dinbaz, ataerkil, homofobik, statükocu yasak, sansür ve ceza aygıtlarınızla dikilmek öyle mi?..

Profesör’ün karşısına RTÜK’le çıkmak öyle mi?..

Hiç endişelenmeyin, öyle bir hayatın içindeyiz ki cirimleri kadar dahi yer yakamazlar!..