S-400’ler “bardakta durduğu gibi durur” mu? – Deniz Adalı

Erdoğan ne kadar kızarsa kızsın, “milli içeceğimiz” hâlâ rakıdır. Üstelik en çok içilen yerlerden biri de Konya’dır. Konya’yı hor görmüyorum, sadece bir bilgiyi paylaşıyorum. Bizce de bir sakıncası yoktur. Rakı içerken, acemilere ya da hızını ayarlamayı beceremeyenlere söylenir: “Bu meret, bardakta durduğu gibi durmaz.” Aslında su da bardakta durduğu gibi durmaz insan vücudunda. Ama rakı, elbette farklı etkilere yol açar. Sonuçta bir baş dönmesi hâli, içtiklerini çıkarma isteği vb. ortaya çıkar. Oysa rakı içmek bir kültür olduğu için, ağır ağır, sohbet arası içilir.

Acaba bu S-400’ler için de durum benzer midir?

İlk önce açıkça söylemek isteriz ki, biz S-400’lerin son anda iptal edileceği, Erdoğan’ın son anda bu işten vazgeçeceği, birçok kere gördüğümüz gibi, bir anda önceki sözlerini unutup hiç söylememiş gibi tam tersi sözler söyleyeceğini düşünüyorduk. Bu nedenle, S-400’lerin, ilk parti teslimatının Ankara’ya gelmiş olması bizim için “beklenmedik”tir.

Söylenenlere göre, aslında gelen parçalar, daha işin kaba bölümüdür ve gerçekten sistem kuruluşu işi Eylül- Ekim aylarına ertelenmiştir. Dahası, süreç 2020’de tamamlanacaktır. Yani, daha işin rengi henüz belli değildir.

Ama biz bu kadarını da beklemiyorduk.

Eylül, Ekim ayları sözünü duyar duymaz, Erdoğan’ın 2020 Nisanı sözünü duyar duymaz, biz, yine bu S-400 işinde bir cayma olacağını, Türkiye’nin bu sistemleri aktif etmeyeceğini, bir bahane ile, “parası ödenmiş malı” teslim aldıktan sonra, devreye sokmayacağını düşünüyoruz. Kısacası, hâlâ bu işin Erdoğan’ın ABD ile bir pazarlık unsuru olduğunu düşünüyoruz. TC devleti, G-20 toplantılarında, Trump’a silâh siparişi vererek, Kıbrıs yakınlarında sondaj işinden vazgeçerek ve belki başka tavizlerle mi, S-400 konusunda yeni bir takvim elde etmiştir? Bunu bilemiyoruz. Ama Türkiye’nin ABD politikaları ve emirlerinden bağımsız hareket etmediğini biliyoruz. Bu, her konuda geçerlidir, ama buna rağmen Erdoğan projesinin sonunun geldiğini Erdoğan’ın kendisi de bilmektedir. Ve bu nedenle, S-400, Erdoğan’ın iktidardaki ömrünü uzatma girişiminin bir parçasıdır.

Yeni takvim, Saray Rejimi’nin “uzatmalı” devrelerle hayata tutunacağı anlamına gelmektedir. Sürekli yeni bir takvim vardır, 24 Haziran seçimleri, olmadı 31 Mart seçimleri, olmadı S-400 tamamlanma zamanı vb. Şimdi, 2020 Nisan ayı.

Türkiye Cumhuriyeti bağımsız bir ülke değildir. Bir “ortaklaşa” sömürgedir. Siyasal olarak (ordusu, polisi, yargısı, bürokrasisi, siyasi arenası açısından) ABD’ye, ekonomik olarak ise AB’ye bağımlıdır.

NATO, bu siyasal bağımsızlığının olmamasının en açık kanıtıdır. Çuval olayı, AK Parti döneminde yaşanmıştır ve Gül ve Erdoğan, buna destek vermiştir. Balyoz- Ergenekon ve “FETÖ” operasyonlarının tümü, siyasal alana ayar verme operasyonlarıdır ve bunlar ABD emri ile gerçekleşmiştir. Üstüne üstlük burada, “ABD karşıtı” kadrolar da tasfiye edilmemiştir. Tasfiye edilenler, sadece yeni süreçlere ayak uydurma konusunda becerikli olmayanlardır. Biraz da ABD emirlerini yerine getirmekte yavaş olanlardır.

TC devleti, kendi halkına kurşun sıkarken, Gezi’de ve Kürt illerinde saldırılar organize ederken, NATO mekanizması devrededir. NATO mekanizması, sanıldığı gibi, “salt” askerî bir mekanizma değildir ve olamaz. Aynı zamanda siyasal bir mekanizmadır. Bizim Gladio olarak bildiğimiz organizasyon, eninde sonunda siyasal bir organizasyondur. 1 Mayıs’lara kurşun yağdıranlar, 16 Mart’larda bombaları öğrencilerin üzerine atanlar, Maraş, Çorum, Sivas katliamlarını gerçekleştirenler, Kürt katliamlarını organize edenler, bir siyasal strateji ile hareket etmişlerdir.

Şimdi, bu NATO, olduğu gibi durmaktadır. NATO duruyorken, ne bağımsızlıktan, ne de “demokrasi”den söz edebilirsiniz.

TC devleti, NATO’ya bağlıdır ve Erdoğan, her adımda bu bağlılığı teyit etmektedir. Akar ve ekibi, daha çok İngiltere’ye yakın olabilir. Bu NATO mekanizması için son derece normaldir. Erdoğan iktidarı, gerçekte, bir tür “koalisyon”dur ve en zayıf olanı da Erdoğan’ın kendi çetesidir. Saray Rejimi, bir çeteler organizasyonudur.

Teknik açıdan S-400’lerin, bu sisteme, NATO sistemine bağlanması dışında, bir savunma sistemi kurulması mümkün müdür gibi soruları birçok yerde sürekli okuyoruz. Bize göre, işin teknik yönünü bilmesek de, bu mümkündür. Eğer Türkiye bağımsız bir ülke olsa idi, kesinlikle bu S-400’leri, alır ve çalışır hâle getirirdi. Ama Türkiye bir bağımsız ülke değildir ve üstelik, Saray Rejimi döneminde bu yönde “yerli ve milli” numarası altında, daha da kötüye gitmişlerdir. Ülkenin tüm varlıkları yağmalanmış ve Saray Rejimi, bizzat bu yağmadan pay alma sevdası ile organize edilmiştir. Saray ve çevresi, yağmacılardan oluşmaktadır. Bu rant-yağma ve savaş ekonomisi, ülkenin her kaynağını kurutacak derecede “iç”etmeye çalışmıştır, çalışmaktadır. Bu durum, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlaşma eğilimi diye bir sürecin olmadığının en somut kanıtıdır.

İşte bu nedenle, S-400’lerin çalıştırılması, NATO sistemine entegre edilmesi, ülkenin hava savunma sistemi hâline getirilmesi “taktik” tartışmalar olarak görünmektedir. Erdoğan, ABD ile pazarlıktadır ve görünen o ki, bu işin içinde Ruslara bir kazık daha atmak vardır. Amerika için “görevi tamamlanmış” Erdoğan, Rusya için hiçbir zaman güvenilir olmamıştır.

S-400, gerçekte, kime karşı bir hava savunması yapacak? NATO’nun düşman gördüğü ülkelere karşı mı? NATO, açık olarak Rusya ve Çin’i, İran’ı düşman olarak görmektedir. Bu durumda, S-400 bu işe yarar mı? Elbette yaramaz. Erdoğan ve Trump görüşmesinin gerçekleştiği G-20 toplantısının hemen ardından bir Rus denizaltısında 14 kişinin öldüğü, ABD yetkililerinin acil Beyaz Saray’a davet edildiği, Putin’in tüm görüşmelerini iptal ettiği hatırlanırsa, bir de bu denzialtına bir ABD saldırısı gerçekleştiği varsayılırsa, “dost” ve “düşman” kavramlarının kolayca değişmeyeceği de anlaşılır. Artık, sosyalizm yok ama, hâlâ Batı dünyası için Rusya ve Çin düşmandır. Bunu bizzat Trump’ın “doktrini” dile getirmektedir. Soğuk Savaş, gerçekten bitmiş midir?

Öyle ise Saray Rejimi, Saray’ın korunması için mi bu sistemi devreye sokacaktır? Erdoğan, “allahın bir lütfu” dediği 15 Temmuz tiyatrosunun içinde gerçekleştirilen bombalı saldırılara karşı S-400 ile korunma hevesinde midir? Yazılanlara bakılırsa, G-20 toplantısında buluştuğu Trump’a, darbe girişimi sırasındaki bombaların korkutuculuğundan söz etmiştir. Ama zaten kendisi, önceden haber almış ve İstanbul dışına yerleşmiştir.

Diyelim ki, Erdoğan bu darbe konusunda ciddi. Demek ki darbe yapacak olanlar, bu ordunun içinden çıkacak ve bu bir NATO ordusudur. Bugüne kadar gerçekleşen hiçbir darbe, ABD desteği ve emri olmadan yapılmamıştır. Öyle ise, ABD, bu darbeyi uçak ve füzelerle mi yapacak? Yoksa, 15 Temmuz’da ortaya çıktığı gibi, Fethullahçı bir yaver bulamayacaklar mı? Gerçekten ordunun kontrolü Erdoğan’ın elinde mi? Gerçekten, 15 Temmuz darbesinin arkasındaki güç olarak açığa çıkmış olan ABD, İncirlik Üssü’nü kullanmadı mı? Öyle ise, neden İncirlik Üssü hâlâ açık? Acaba, ABD, bu darbe ile hangi sonuçlara ulaşmak istemiştir? Erdoğan’ın kendisi bir darbeci değil midir? Saray’ın uzman takımı, rakıyı az içtikleri bir günde, bu konuyu tartışabilir mi? Darbenin ardından “allahın lütfu”nu gören Erdoğan’ın yaptığı her şey, ama her şey, acaba darbecilerin planladığı şeylerin çoğu değil mi? Darbeden bu kadar ürken Erdoğan, neden kendi siyasal çevresindekileri temizlemeyi hedeflemez?

Demek oluyor ki, Erdoğan’ın Trump’a G-20’de, darbe sürecini anlatıp, yağan bombaları hatırlatıp, buradan da etkilenerek Trump’ın karar vermesi diye bir şey beklenemez. Trump ile Obama arasındaki fark, ABD devlet işleyişi açısından, böylesi hikâyeler oluşturmaz. Kıbrıs yakınlarında petrol arama ve 35 milyar dolarlık ilave uçak siparişi verme etkili olmuş olabilir. Trump bir tüccardır. Acelesi yoktur. Sattığını satar, sonra işine bakar. Öyle ise, Trump, ABD tarafı, Erdoğan’ın ne diyeceğini önceden bilmektedir. Büyük ihtimalle bu doğrudur, evet bizimkisi bir tahmin ama bunun doğru olma ihtimali yüksektir. Bu bir. İki, Türkiye’nin artık bu işten ikna edilerek vazgeçmesinin bir anlamı olmadığını ABD görmüştür. Zira, Rusya, S-400 Türkiye tarafından satın alınsa da alınmasa da, büyük bir başarı elde etmiştir. İşte bu durumda ABD, daha az konuşmayı tercih etmiş olabilir.

Gerçekte, ABD’nin dünyanın her yerine karışma, emirler verme vb. hakkı yoktur. Elbette bu haydutluktur ve Türkiye’ye de karışma hakkı yoktur. Mesele Türkiyenin ABD’nin adeta 53. eyaleti olmasıdır. Bugünkü Saray Rejimi’nin neredeyse tüm etkili kadrosu, başta Erdoğan, ABD tarafından bulunmuştur. Graham Fuller’in “Yeni Türkiye” programı, Gülen ve Erdoğan’ın ortaklaşa ödevidir. Ve kendileri de buna uygun davranmışlardır. O kadar ki, orduda kalmış olan bir-iki “soru soran” komutanı, binbir tuzakla tasfiye etmek de bu programın bir uzantısıdır. Erdoğan’ın ve Saray’ın kadrosu içinde ABD adına çalışmayan varsa, mutlaka NATO ülkelerinden birine çalışmaktadır. Bu açıdan, durum kontrollerinin dışında değildir.

S-400’lerin gelmesi, Türkiye’nin NATO’dan çıkmasına bir adım mıdır?

Sanmıyoruz.

Çünkü NATO’dan çıkmak, bir siyasal irade ile olur. Erdoğan ve ekibi, 15 Temmuz darbesi diye isimlendirdikleri, hem de allahın lütfu diye andıkları süreçte ABD’nin elini her aşamada görmüştür. Bu süreç, TC devletinin İncirlik, Malatya, Diyarbakır, Konya, İzmir gibi üslerini kapatma kararı ile devam etmemiştir. TC devleti, İncirlik’ten kalkan uçaklardan açık olarak söz etmiş ama bu uçakların kalktığı üssü dahi kapatmamıştır.

TC devletinin NATO’dan çıkması planı olsa idi, evet S-400’lerin alınması ve Ankara’ya gelmesi bir önemli adım olabilirdi. Bu olmadığına göre, Türkiye NATO’da kalmaya devam edeceğine göre bu adım, daha “derin” pazarlıkların bir parçasıdır. Erdoğan, bir ABD projesi olarak yolun sonuna geldiğini bilmektedir. Bu nedenle bu pazarlıklara ihtiyacı vardır. Zamana oynamaktadır.

Hâlâ beklenmesi gereken, Türkiye’nin bu projeyi bir biçimde işlevsiz hâle getirmesidir. Erdoğan için, ne kadar uzun süre S-400 meselesi gündemde taze bir konu olarak kalırsa, o kadar iktidarının uzama şansını elde edecektir. Konu bundan ibarettir.

Ama öte yandan, Türkiye’de S-400’lerin varlığı, NATO içinde çatışmaları daha fazla su üstüne çıkarabilirse, bir olumluluk taşıyacaktır.

Biz bugünden biliyoruz ve öğreniyoruz ki, süreç Eylül-Ekim aylarına hatta 2020 Nisanı’na kadar uzayacaktır. Bu doğru ise, demek ki daha her taraf için hamle şansı var demektir.

Türkiye’nin bağımsızlığından, bağımsız politikalar izlemesinden söz edenlerin, şimdi gündeme NATO’dan çıkma meselesini, ABD üslerinin kapatılması meselesini almaları gerekir. İşte o zaman bunda bir ciddiyet aranabilir. İster kişisel bazda, ister bir grup olarak olsun, bağımsızlıktan söz edenlerin, bağımlılık ilişkisini NATO ile bağlı olarak ele alması gerekir.

Graham Fuller ve ekibince ortaya atılan “ılımlı islam” modeli “Yeni Türkiye” anlayışı içinde yer almış olan iki ana hareket vardır, biri Gülen hareketidir, diğeri ise AK Parti hareketidir. Bu iki “ılımlı İslam” versiyonu arasındaki “kavga” ayrı bir konudur. Ama bugün, bu iki hareketten birinin, bu projenin dışına çıkmak şöyle dursun, bir de NATO’dan çıkmak gibi bir vizyona sahip olmaları mümkün değildir. Ülkemizde, halkta geniş bir kesimde ABD politikalarına karşıtlık, derinlikli olmasa da vardır. Bu Amerikan karşıtlığı, somut olarak NATO ve üsler meselesine yönelmediği sürece, havada asılı kalacaktır.

Saray Rejimi’nde yalan bitmez, oyun ve hile bitmez. Halkı, S-400 sistemlerini şöyle kullanıyoruz, kullanacağız diye kandırmaları hiç de zor değildir. Bu yalanların ne kadar uzun süre etkili olabileceği ayrı bir konudur. Ama her gün, bir tek günü kurtarmak için çalışan devasa yalan makinası, bu konuda beceriklidir.

Saray Rejimi, her gün, bir tek günü kurtarma peşindedir.

Evet bizim cephemizden bakıldığında, S-400’lerin geleceğinden de şüphedeydik. Bu pazarlığın, S-400’ler gelmeden biteceğini düşünüyorduk. Ama öyle olmadı. Doğrusu iyi de oldu. Ama bu durum, S-400’ler meselesinin çözüldüğü anlamına, pazarlığın bittiği anlamına hiç gelmiyor.

İşçi sınıfı ve halk için, meselenin önemli bir yönü de, Rusya’dan S-400, ABD’den 100 adet F-35 almak gibi akıl almaz silâhlanma harcamalarıdır. Erdoğan, kendi ömrünü uzatmak için, Trump’a yeni siparişler vermiştir. Ve gerçekte, tüm bu silâhlanma harcamaları, savaş, yağma ve rant ekonomisinin devamıdır. Hepsi gereksizdir.

S-400 tartışması, daha geniş tartışmaları beraberinde getirmek anlamında da “bardakta durduğu gibi durmuyor.” Bu konuda belli başlı görüşleri de özetlemek gerekir.

Birçok liberal sol, aslında S-400’lerin asla bu noktaya gelemeyeceğini umuyordu. Bu konuda haksız da sayılmazlar. Ama, bugün, S-400’lerin daha ilk parçası gelmiş iken, Erdoğan 2020 Nisanı’ndan söz ettiği hâlde, daha 2020 Nisan ayına oldukça zaman varken, S-400’lerin gelmiş olması karşısında görüşlerini NATO’dan yana ortaya koyuyorlar. Görüşleri özetle şöyledir. S-400’ler teknik olarak NATO sistemine uyumlu değildir. Bu durumda Türkiye’nin NATO’dan çıkması, Batı değerler sisteminden uzaklaşması ihtimali ortaya çıkmaktadır. Bu durumda da, Avrasya yani Rusya ve Çin ekseninden yana olmak ile, Batı ekseninden yana olmak arasında seçim yapılacaktır. Bu liberal solcularımız, elbette hemen Batı ekseninden yana olmaktadırlar.

Bir yandan faili meçhul cinayetleri, bir yandan Erdoğan’ın Saray Rejimi’ni eleştiriyorlar ama öte yandan, tüm cinayetlerin NATO ile bağı yokmuş gibi, bunların Batı ile bir bağı yokmuş gibi, “Batı Değerler Sistemi” yalanının arkasına sığınıp, bu yolla NATO’yu savunuyorlar. Bu liberal solcularımız, bu ülkedeki her darbenin planlayıcısının ABD ve NATO olduğunu bilmezler mi? Bu ülkedeki her katliamın ardında ABD ve Batı Değerler Sisteminin olduğunu bilmezler mi? Batı Değerler Sistemi, Erdoğanlı Saray Rejimi’nin hukuk dışı uygulamalarını görmezler mi? Bu liberal “aydınlarımız”, içine gömüldükleri NATO ve medya karanlığı nedeni ile mi, mesela wikileaks belgelerini okumazlar?

Elbette biz silâhlanmaya, F-35’lere de, S-400’lere de karşı çıkıyoruz. Akıl almaz silâhlanma harcamalarını kabul etmiyoruz. Erdoğan, S-400’ler karşısında Trump’ın tepkisini hafifletmek için, 35 milyar dolarlık silâh siparişi vermiştir. Bu ABD-NATO hattına bağlılığı teyit etmek için bir hamledir.

Öte yandan, gerçekten de S-400 sistemlerinin Saray dışında neyi koruyacağı belirsizdir. NATO sistemlerine uyumsuzdurlar. Ama tam da bu nedenle, S-400 sistemlerinin satın alınması, Türkiye NATO ilişkilerini sarsmaya başladığı için, biz bunu olumlu görürüz. NATO’nun parçalanması, elbette olumludur ve sadece ülkemiz için değil, o kutsanmış “Batı Değerler Sistemi” için de olumludur.

Yani liberal solcularımızın, liberal okumuş-yazmışlarımız için, liberal “muhaliflerimiz” için tekrar söyleyelim: tam da S-400 lerin alınmasının NATO’yu sarsmış olması kazanç olabilir. Yoksa ne buna veya diğer silâhlara para harcanmış olması, silâhlanmaya bu kapsamda paralar harcanması olumlu değildir. Eğer NATO dağılırsa, tüm Türkiye halkları için de, dünya halkları için de bir kazanım olur. Ve S-400’lere karşı çıkmak adına, Türkiye’nin Avrasya hattına dahil olacağı korkusu ile, NATO’yu savunmaya başlamak, gerçekte, ikiyüzlülüğün açık kanıtıdır. Hem de bunu yaparken, insan haklarından söz etmek, daha büyük bir çelişkidir. Sanki Erdoğan’ı bulunduğu yere ABD ve NATO sistemi getirmemiş, sanki Diyarbakır’da insanların katledilişinde ABD ve NATO sistemi dahil değilmiş, sanki Maraş veya Sivas katliamında ABD ve NATO eli yokmuş, sanki Gezi karşısında Erdoğan’ın yanında ABD ve NATO sistemi yokmuş, sanki Erdoğan, tüm basını bizzat kendisi NATO’dan bağımsız denetliyormuş gibi. Bu beyler kendileri bile inanmadıkları liberal masallarını, S-400 tartışmaları sırasında yeniden öne sürmekle kalmıyorlar, aynı zamanda kendi maskelerini de indiriyorlar. Erdoğan’ı destekledik ama bu kadar da değil diyorlar. NATO makinasının devamı olarak iş görmeye, Erdoğan sonrasında yıldızlarını parlatmaya çalışıyorlar. S-400’lere tam da NATO ile ilişkileri sarstığı için karşı çıkıyorlar. Biz de, en olumlu yönünün NATO ile ilişkileri sarsıyor olmasıdır, diyoruz.

Öte yandan ikinci görüş de şudur: S-400’ler, Türkiye’nin “bağımsız olmasını” sağlayacaktır. Bu nedenle, her ne kadar silâhlanma kötü ise de, biz S-400’ler sayesinde Avrasya kampına yakınlaşabiliriz.

Bu görüş daha çok “ulusalcılık” diye aklanmaya çalışılan Ergenekon vb. yapıların uzantıları tarafından dile getiriliyor.

Evet S-400 sisteminin alınması, işlerin bu noktaya gelmiş olması, daha Nisan 2020’ye kadar çok şey değişeceği hâlde, NATO içinde çatlaklara yol açmış ya da var olan ama üstü örtülen çatlakları ortaya çıkarmıştır. Bu açıdan faydalıdır.

Ama S-400’ler konusunda bu denli kararlı olan Saray Rejimi, acaba, Suriye politikasını değiştirmek ve ABD tetikçisi olmaktan çıkmaya yeltenmek için neden bir tek adım dahi atmamaktadır? Madem bu kadar bağımsızlıktan, bağımsızlık özleminden söz ediyorsunuz, madem bu kadar Avrasya paktına meraklısınız, hatta Erdoğan’ı sizin yönettiğinizi iddia ediyorsunuz, buyurun, Suriye politikası konusunda bir adım atın, attırın. Öyle “zamanı var” masallarını da söylemeyin. Sanki, “zaman” sizin kontrolünüz ve emrinizde bir alet çantası imiş gibi.

Eğer TC devletinin NATO’dan çıkmak diye bir politikası olsa idi, muhtemelen, Kürtlere karşı katliam politikaları yerine, barış politikaları üretmeleri mümkün olurdu. Öyle ya, Kürtlere karşı süren savaş, ABD ve NATO isteği ve iradesi değil midir? Mehmet Ağar ekibi, Erdoğan ekibi, Sadat AŞ ve diğer tüm uygulamalar, Türkiye’deki eroin mafyası ABD ve NATO’dan bağımsız mıdır? Bunun bizzat içinde yer almış olan Ergenekon veya adı ne ise o ekibin kendisi bu gerçeği bilmez mi?

S-400, elbette birçok etki yaratmaktadır. S-400 süreci bir sihir gibi NATO’nun dağılmasını sağlarsa bu başka. Ama TC devletinin NATO’dan çıkma planı yoktur, olmaz da. TC devleti, NATO’nun uzantısıdır, NATO’dan bağımsız bir ordusu yoktur.

Bugün S-400 alımı, Erdoğan’ın ömrünü uzatma girişimidir. Erdoğan, kendisi bir proje olduğu için, bu projenin bittiğinin farkındadır. Eğer S-400’ler vb. olmamış olsa, eğer ABD’nin bugün istediklerini hızla yerine getirmiş olsa, iktidarının sonunun hızla geleceğinin farkındadır. ABD, Suriye savaşında kaybeden taraftır. Erdoğan, ABD’nin Suriye politikasına açıkça karşı çıkamıyor. Suriye ile açık ve net ilişkiler kurmak istemiyor. Kürtlere karşı savaşı, Kürtlere ABD’ye mahkûm etme siyaseti olarak uyguluyor. Ve tüm bunlar ABD’nin Suriye savaşını biraz daha uzatma anlayışının içinde aldığı emirlerdir. Ama bu arada, savaşın tüm suçlarının kendi üzerine yıkılmasını da istemiyor. Çünkü, suçları boyu geçmiştir. Türkiye bir tetikçi olarak Suriye savaşının içine dalmış, tüm kirli işlerin içinde yer almıştır. Bunun tüm belgeleri de ABD’dedir. İşte Erdoğan, ömrünü uzatmak üzere pazarlık unsuru olarak S-400’lere sarılmıştır. Hepsi budur.

Elbette S-400’ler “bardakta durduğu gibi durmuyor.” Ama kimse bize, ellerindeki kiri temizlemek ve aklanmak için, “biz NATO’dan çıkmak” istiyoruz demesin. Zaten, sizin istek ve eylemleriniz ABD ve NATO tarafından biliniyordur. O hâlde, halktan da gizlemeyin, kalkın, cesur olun, neyi savunduğunuzu mertçe açıklayın.

ABD’nin eski hizmetlileri, buyursunlar, madem şimdi ABD karşıtıdırlar, madem şimdi NATO karşıtıdırlar, ellerindeki kirli belgeleri açıklamakla işe başlasınlar.

TC devleti, bugün, FETÖ diye tanımladığı bir örgüt eli ile darbe girişiminde bulunulduğunu iddia etmektedir. Buna göre İncirlik Üssü bu darbe için açıktan kullanılmıştır. Buna göre ABD bu işin içindedir. NATO bu işin içindedir. Buyurun, İncirlik’i kapatın, NATO’nun üslerini kapatın, NATO’dan sizi atarız tehditlerini ters çevirin ve biz NATO’dan çıkıyoruz, deyin.

Oysa siz, NATO’dan aldığınız emirlerle, bu ülkede katliamlar organize ettiniz. Buyurun 6-7 Eylül olayları için yazılmış olanlara, sizin komutanlarınızın anılarına bakın. Buyurun Kore savaşına bakın. Buyurun, Türkiye’deki CIA-kontr-gerilla örgütlenmesine bakın. Buyurun, 1 Mayıs 1977’de NATO’dan gelen emirleri uygulayanlara bakın. Buyurun 16 Mart katliamına bakın. Buyurun Maraş katliamına, Çorum katliamına bakın. Buyurun, Kürtlere karşı sürdürülen savaşa bakın. Bunların tümü, NATO projesidir. Ve sizler bu projelerin tetikçileri oldunuz. Eğer biraz olsun samimi iseniz, kendi suçlarınızı itiraf etmekle başlayın.

Bu ülke NATO’dan çıkacak ve bağımsız bir ülke olacaktır. Bunun tek yolu, halk ayaklanmasıdır. Bunun tek sağlayıcısı devrimci sosyalistlerdir. Bunun gücü işçi sınıfıdır, kadınlardır, gençlerdir. NATO ile birlikte sizin bu kokuşmuş sisteminiz de yıkılacaktır.

Bu ülke, insanlık değerlerine sahip, yaşanılabilir, kardeşliğin kol gezdiği, özgür ve sömürüsüz bir ülkeye dönüşecektir. Bir gün mutlaka. Savaşımız bunun içindir. Ama bu bize sunulan “batı değerler sistemi” değildir. “Batı değerler sistemi”, tam da şu anda yaşadığımız sistem demektir, tam da Saray Rejimi demektir. Elbette bu ülkedeki uygulamanın Almanya’dan farklı olması gerekir. Biri sömürgedir, diğer emperyalist bir ülke. Bu kadar da farklılık olmayacak mı? ABD, Suriye savaşının planlayıcıdır, Türkiye tetikçisi ve kirli işleri yapanıdır. Fark buradan gelir.

Bu ülke, savaşsız, sömürüsüz, özgür bir ülke olsun isteyen varsa, buyurun, başınızı omuzlarımızın yanına koyun, yüreğinizi elinize alın ve devrimci mücadeleye katılın. Öyle büyük güçlerden sizi “kurtarmasını” beklemeyin. Savaşın, mücadele edin. Katliamlara mı karşısınız, buyurun, saflarımıza katılın, birlikte mücadele edelim. Sizi bir de sahada görelim. Buyurun, işçi sınıfının özgürlük ve sosyalizm isteğinin bir parçası olun. Evet, bizim kuracağımız yeni düzende de bazı hatalar, eksiklikler olacak. Ama bu kadar cinayete, bu kadar katliama, bu kadar işkenceye, bu kadar savaşa karşı seyirci kalmış kişiler olarak sizler, belki bizim bu hatalarımıza da “olur bu kadarı” diye bakabilirsiniz, belki siz de içine girip, aksayan yönleri değiştirmek isteyebilirsiniz. Yoksa Avrasya eğilimlerine karşı NATO’yu savunmanız sizi “bir şey” yapmaz. Bunu savunan zaten NATO ve kontr-gerilla var.