Şebnem Korur Financı: Halının altına süpürme, yerini korku salmaya bıraktı

TİHV Başkanı Şebnem Korur Fincancı, Türkiye’nin insan hakları karnesini değerlendirdi: Siyasi iradenin, gücü elinden kaybetme korkusuyla, son dönemde saldırganlığı daha da artmış durumda

Evrensel’den Meltem Akyol’un haberine göre, uzun süredir Türkiye’de, insan hakları denildiğinde akla işkence, kaçırma, adil bir yargının olmaması, uzun tutukluluk, hasta tutukluluk, doğumhaneden hapishaneye götürülen anneler, tahliye kararlarına rağmen bırakılmayan gazeteciler, siyasetçiler geliyor. Ve liste her 10 Aralık’ta daha da uzuyor…

Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı  Şebnem Korur Fincancı, “İnsan hakları ihlalleri konusundaki halı altına süpürme, biraz da mahcubiyetle reddetme davranışı yerini göğsünü gererek insan hakları ihlallerini teşhir etme ve bununla insanlara korku salma davranışına bıraktı” diyor. Sorularımızı yanıtlayan Fincancı, yargı bağımsızlığından güvenlikçi politikalara kadar hükümete yönelik pek çok eleştiri ile hak ihlalleri arasındaki ilişkiye dikkat çekti.

“Dünya bizim yazdığımız distopyalardan çok daha distopik”

Türkiye’nin insan hakları karnesini nasıl değerlendiriyorsunuz, önceki yıllarla bir kıyaslama yaparak ne söyleyebilirsiniz?

Doğrusu daha önce ‘İnsan hakları karnesi sıfırlarla dolu, Türkiye sınıfta kaldı’ diyorduk ama şimdi sınıfta kalmak bir tarafa, bence Türkiye artık insan haklarına dayalı, görece demokratik teamülleri olan ülkeler grubundan atılmış durumda. Çünkü siyasi iradenin, gücü elinden kaybetme korkusuyla, son dönemde saldırganlığı daha da artmış durumda.

Sadece Türkiye’de değil, dünyada da durum böyle. Biliyoruz ki kapitalizm bugüne kadar yaşadığı en ağır krizlerden birini yaşıyor. Ve böyle dönemlerde otoriter rejimler daha güçleniyor, sağa kayma belirginleşiyor, muhafazakar ya da ırkçı partiler güç kazanıyor.

20. yüzyılın başı, kapitalizmin ağır krizli buhran dönemi, dünyada distopya yazımının çok belirginleştiği, ütopyaların olmadığı bir dönemdi edebiyat açısından. 21. yüzyıl da öyle olacak. Çünkü dünya zaten kendi başına bizim bugüne kadar yazmış olduğumuz distopyalardan çok daha distopik bir hal aldı. Ve sanıyorum 21. yüzyılın ilk 10 yılları böyle geçecek; sadece Türkiye için değil bütün dünya için. Ama bir taraftan da bu sürecin yakın zamanda ütopyaların yeniden yazılabileceği bir döneme geçeceğimizi de düşünüyorum. Lübnan’da, Irak’ta, Şili’de, İspanya’da, Fransa’daki hareketlere bakarak…

“Üç temel kırılma noktası var”

Türkiye özelinde bakarsak, kırılma noktalarımız var, hak ihlallerinin çok yoğunlaştığı…

Evet, son 10 yılda üç temel kırılma noktasından bahsedebiliriz. 2013 Gezi, 2015 7 Haziran seçimleri ve 2016 darbe girişimi. Gezi ile beraber aslında siyasi irade, gücün elinden kaymakta olduğunu fark etti. Eskisi kadar muktedir olmadığı hissi ile daha saldırgan davranma gibi bir duruş sergilemeye başladı. O dönem aynı zamanda ‘çözüm süreci’ adı verilen, çözüm tartışmalarının sürdüğü, bizim bilmediğimiz birtakım pazarlıkların olduğu, işte Oslo süreci gibi, bir dönemi de barındırıyordu.

Takip eden dönemde 7 Haziran 2015 seçimlerinde siyasi irade iktidarını tamamen kaybetti. Ve arkasından bomba patlamaları ile başlayan, sokağa çıkma yasakları ile devam eden, çözüm sürecine dair masanın bir tekme ile devrildiği, şiddetli bir dönem başladı. “400’ü verin, bu iş huzur içinde çözülsün” gibi tehditler oldu… Sonra 1 Kasım seçimleri. 2015 sokağa çıkma yasakları ile çok daha tehditkar bir süreçti ve 2016’ya kadar böyle geldik.

15 Temmuz darbe girişiminden sonraki süreçte ise artık Türkiye’deki tüm muhalif sesleri yok etmeye ve devleti yeniden yapılandırmaya dönük çalışmalar tümüyle görünür hale geldi. Yargıdan üniversiteye, üniversite altı eğitimden sağlığa kadar pek çok alanda tümüyle bu dönüşümün yaşadığını gördük. Belediyelere peş peşe kayyumlar atandı. Özellikle Kürt illerindeki sivil örgütler ve insan hakları ihlallerini bir biçimde belgeleyen ya da bu ihlallerin yarattığı tahribatı onarmaya çalışan örgütler ardı ardına kapatıldı. Gözaltı süreleri değişti, birtakım koruyucu mekanizmalar devre dışı bırakıldı, insan hakları kavramı yok sayıldı. Ve sonuçta insan hakları ihlalleri konusundaki halı altına süpürme, biraz da mahcubiyetle reddetme davranışı, yerini göğsünü gererek insan hakları ihlallerini teşhir etme ve bununla insanlara korku salma davranışına bıraktı.

Bu değişim neye yol açtı peki?

İnsanların sokağa çıkmasını, demokratik haklarının peşinden gitmesini engelleyen, grev hakkını ortadan kaldıran, bağımsız ve demokratik araçlarla mücadele olanaklarını yok sayan bir tutumlu karşı karşıya kaldık. Dolayısıyla geçmişe dönük olarak baktığımızda daha kurumsallaşmış -iyi kötü tartışabiliriz, eleştirebiliriz- devlet yapılanması yerini daha kabile yapılanmasına bıraktı denilebilir. Tek adımı da bırakın, cemaatler üzerinden yönetilen bir kocaman kabileler bütünü haline getirildi Türkiye. Böyle bir ortamda denetim mekanizmalarını işletebilmek, insan hakları ihlallerinin önüne geçebilmek ve insan hakları ihlallerini gerçekleştirenlerin hesap verebilmesini sağlamak olanağı ortadan kalkmış durumda.

“Yargılanmayacaklarını biliyorlar çünkü”

Bu söylediğiniz keyfiyet ve yargı bağımsızlığının olmadığı eleştirileriyle de örtüşüyor. Yargının durumu ile hak ihlalleri arasında nasıl bir ilişki var? Yargıya güvensizlik ihlallerin ortaya konmasını zorlaştırmıyor mu?

İhlal eden kendini güvende hissettiğinde bu ihlali sürdürür. Ve ne yazık ki yargı bağımsızlığı olmadığı koşullarda korunacaklarını düşündükleri için daha ağır ihlaller gerçekleştirebileceklerini düşünürler. Bunun yanında Türkiye’de şöyle bir durum oldu: Bir kanun hükmünde kararname ile kolluk görevlilerinin terörle mücadele sırasında işlenen suçlardan muaf tutulacakları yasalaştı. Hani eskiden cezasızlık vardı şimdi cezasızlık yasal hale getirilmiş durumda.

Yargı Türkiye’de hiç bağımsız oldu mu sorusunun yanıtı, hayırdır. Ama bu dönem çok daha önemli bir şey oldu, insanlara büyük bir korku salındı, insanlar gelecekleri ile aileleri ile yaşam koşulları ile tehdit edildi. Çünkü kanun hükmünde kararnamelerle 6 binin üzerinde yargıç ve savcı görevden alındı. Şu anda görevdeki yargıç ve savcılar korkuyla davranıyorlar, ne emir gelirse itaat etmeleri gerektiğini düşünüyorlar. Aynı 1920 sonları 1930 başları Nazi Almanya’sındakiler gibi. Dolayısıyla emre itaat ettiler, sıradan kötülüğe yol açan bir süreç bu… Sorumsuz mu bunlar? Asla değil, tabii ki sorumlular; sıradan kötülük sorumluluk taşıyan bir tutum.

Ahmet Altan’ın yaşadıklarına bakalım: Mahkeme tahliye ediyor, savcı itiraz ediyor ve yeniden tutuklanıyor… Böyle sayısız örnek var. Alparslan Kuytul örneği var. Tahliye edildi ama herkes bekliyordu, acaba çıkacak mı, yeniden tutuklama kararı verirler mi diye… Bu çok ciddi bir ruhsal travma da aynı zamanda. ‘Özgür kaldım’ diyorsunuz, aile bireyleriniz kalkıyor oradan-buradan cezaevi önüne gidiyor daha cezaevinden bile çıkamadan yeniden hapse gönderiliyor. Ya da dışarıya adım atıyor jandarmalar geliyor evini basıyor gözaltına alıyor, tutuklanıyor… Yine Diyarbakır’dan Edirne’ye cezaevine ziyarete giderken Demirtaş ailesi kaza geçirdi geçen hafta. Bir insanın yaşadığı yerden bu kadar uzakta cezaevine konmuş olması başlı başına bir işkence zaten, sadece o kişiye değil bütün ailesine işkence bu…

Yani işkence sadece tekmeyle, tokatla, kaba şiddetle ya da elektrikle olmaz, işte bunun adı da saf işkencedir. Tablo çok ağır baktığınızda ve emretmek gerekmiyor; sonuçta savcı hakime bakıyor, hakim İçişleri Bakanı ya da Adalet Bakanı’na… O yüzden kabile devleti dedim. Kim daha güçlü ise o ne karar çıkacağını, nasıl bir süreç işleyeceğini belirliyor. Bu tabii inanılmaz bir adalet duygusu yitimine, adaletsizliğe neden oluyor. Bu da insanların adaleti kendi eliyle karşılama davranışı geliştirmesine, şiddetin artmasına neden oluyor.

“Gerçek dayanışmayı örmek gerekiyor”

İhlaller arttıkça insanlar korkuyor, korku arttıkça sessizleşiyor… Sessizlik daha çok otoriterleşme getiriyor… Bu kısır döngüyü kırmanın yolu nedir?

Bu kadar ağır bir ekonomik kriz dönemindeyiz ve örgütlü bir mücadele söz konusu değil. Örgütlü bir emek mücadelesi yok, çok sınırlı muhalif sendikalar ve bunların çok sınırlı bir üyeleri var. Hak mücadelesi yürütenler çok parçalı bir mücadele yürütüyor. Egemenlerin kullandığı bütün araçlar zaten bölüp parçalayarak yönetmeye dönük. Bu nedenle dışarıdan ‘Dayanışıyorum ben seninle’ ile sınırlı değil gerçek bir dayanışmayı örmek gerekiyor. Feministlerle trans bireylerin hak örgütlerinin ya da işçi sendikalarıyla beyaz yakalıların örgütlerinin bir dayanışmayı örmesi gerekiyor. Yani ayrı ayrı hak mücadelesi yürüten örgütlerin bir dayanışması olmadan değiştirmek çok mümkün olmuyor. Hele ki şiddetin bu kadar yoğunlaştığı, güvenlik politikaları ile insanların susturulmaya çalışıldığı koşullarda bu çok daha önemli bir hal alıyor.

“Tablonun bir bölümünü görüyoruz aslında”

Hak ihlali başvuruları en çok hangi kesimlerden geliyor? Buradaki profilde geçmiş yıllara göre nasıl bir değişim var?

Şimdi bir kere Kürtler hâlâ bu ülkenin istenmeyen çocukları. Onlara yönelik girişimler çok fazla ve Kürtler hâlâ hem bize hem İnsan Hakları Derneğine yapılan başvurular arasında önemli bir yer tutuyor. Muhalif kesimler dediğimiz, kendini solda tanımlayan yapıların daha çok muhalefet etmesi ve daha sahada olması nedeniyle hak ihlallerine maruz kalması söz konusu oluyor. Dolayısıyla onlar da yine profilimizde önemli bir yer tutuyor.

Şiddete açık diye tanımlayabileceğimiz grupları da sayabiliriz burada: Kadınlar eşcinseller, trans bireylerin başvurusu var… Çok az sayıda ‘FETÖ’ suçlamasıyla damgalanan insanların ve daha İslami kesime yakın olan grupların başvuruları da oldu elbette. Örneğin Türkiye İnsan Hakları Vakfına darbe girişiminden hemen sonra gözaltına alınan ve gözaltında kalp krizi geçirip hayatını kaybeden bir öğretmen vardı hatırlarsınız, onun ailesi bize başvurmuştu, bizden rapor almıştı. Ama sonuç olarak İslami kesimlerden yapılan başvurular uzun soluklu olmadı, yani takip etmediler ya da tehditler çok ağır olduğu için geri çekilmek zorunda kaldılar.

Peki, insanların yaşadıklarını anlatmada, hak aramada sorun yaşadıkları böyle baskı dönemlerinde ihlallerle ilgili gerçek tabloyu görebilmek mümkün mü?

Tablonun sadece küçük bir bölümünü görüyoruz aslında. Kaygıları nedeniyle hakikati paylaşmaktan çekinen gruplar var. Bu çok anlaşılır bir şey, çünkü çok ağır tehditler var; bazen pazarlıklar var, ajanlaştırma var… İşte bugün itibariyle gizli tanık diye bir müessese kurulmuş durumda, ne olduğu bile belirsiz, üstelik bunlara yönlendirme ve zorlama var. Dolayısıyla biz işkencenin, hak ihlallerinin boyutunun ağır olduğunu görüyoruz ama ne ağırlıkta ve hangi yaygınlıkta olduğunu söyleyebilmekte zorlanıyoruz zaman zaman.

“Cezaevinde koşullar çok ağır”

Özellikle son dönemde cezaevlerinden çok sayıda hak ihlali haberi geliyor. Cezaevlerindeki durumla ilgili ne söylersiniz? İnceleme yapabiliyor musunuz?

Daha önce cezaevlerinde incelemeler yapabilme olanağına sahip sivil örgütlere artık izin verilmiyor. Neler olup bittiğini anlayabilme olanağı veren yegane şey cezaevinden gelen mektuplar. İnsan Hakları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Türk Tabipleri Birliği… hangi adresi kolay bulabilirlerse, nereye ulaşabilirlerse oraya mektup yazıyorlar…

Koşullar çok ağır; cezaevlerinde F tipleri ağır yıkımı sonrası mahpuslar, sosyal hakların kullanılması, kitap, mektup, telefon hakkı gibi birtakım haklar elde etmişti, onların hepsi birer birer geri alındı. Ve tabii ki şimdi F tipleri değil artık T tipleri var. Çok daha dehşet verici cezaevleri yapıldı ve yapılmaya da devam ediliyor. Çünkü söz konusu olan topluma korku salıp tüm muhalif sesleri kesmek.

Bakın Ceza İnfaz Kanunu’nda gebe kadının, yeni doğum yapmış kadının tutuklanması, cezaevine konması kurallara bağlıdır. Bu bile işletilmiyor, daha doğumhane kapısında kelepçeyi takıp götürüyorlar. Değer yitimi işte tam bu. Özellikle mütedeyyin kesim gebelik sürecine-anneliğe bir kutsiyet atfeder. Bu değerini bile kaybetmiş durumdalar.

Bir başkası cezaevinde ağır hastaydı, hayatını kaybetti biliyorsunuz ve camiye almadılar cenaze namazı kıldıracak imamı. İşte mezar yeri vermiyor… Yani yalnızca cezaevinde olana değil, ailesine de işkence yapılıyor.

“Bu kadar düşmanlaştırılmış bir ülkede şiddet artar”

Güvenlikçi politikaların artması ile hak ihlallerinin artması arasında bir paralellik kuruyor musunuz?

Zaten 40 yıldır savaşan bir ülkeyiz biz. 40 yıllık savaş boyunca neredeyse Türkiye’deki bütün erkekler bu savaş sürecinin bir parçası olmuştur, öyle ya da böyle bundan yara almıştır. Onlar zaten yaralı olarak evlerine dönüyorlar, bir de üstüne adaletin sağlanamadığı duygusu insanların şiddet uygulamasını ya da şiddet kurbanı olmasını kolaylaştırıyor. Çünkü sessizliğe neden oluyor. Aile içi şiddet ya da kadına yönelik eril şiddetin artmasında da bunların payı büyük. Bu kadar şiddetli bir ülkede, bu kadar savaşan-çatışan ve bu kadar düşmanlaştırılmış bir ülkede kaçınılmaz bir biçimde tüm gruplar birbirini düşman olarak görmeye başlıyorlar ve erkekler de iktidarının tehdit altında olduğu duygusu ile bu kez kadına-çocuğa şiddeti yöneltiyorlar.

Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin Afganistan işgali ve sonra Irak işgali sürecinde görev almış askerlerin, savaş döneminde çok ciddi bir örselenme yaşadığını ve döndüklerinde normal hayata adaptasyon süreçlerinin işlemediğini gösterdi araştırmalar. Ve bu örselenmenin yalnızca ruhsal bir örselenme değil, aynı zamanda ahlaki bir örselenme olduğunu da araştırmalar gösterdi araştırmalar. Değer yitimine uğruyor insanlar.

Bakın Türkiye için de aynı şey geçerli 40 yıllık bir savaşın sonucu bu, bir süre sonra değerleriniz kalmıyor. Bu değerler nedir, işte özellikle gücü az olan insanların korunması, doğanın, hayvanların korunması, tüm canlıların benzer şekilde haklarının korunması gibi birtakım değerler vardı. Dayanışma gibi bir değerimiz vardı ki bu toprakların özellikli alanlarından birisiydi dayanışma. Biz çok uzun zaman oldu ki dayanışma dediğimiz değeri kaybettik. Nereden biliyoruz bunu, mesela 2016 darbe girişimi sonrası İslami kesimden gözaltılar, tutuklamalar vs. olduğunda aileleri dahi çocuklarına sahip çıkmadılar. Hani bizde hiç kimse yoksa bile aile vardır ya işte o aile dayanışmasının bile gösterilmediği bir süreç yaşandı. Eğer eleştirel bir bakış açısına sahip değilse insanlar ve resmi iyi okuyamıyorsa değerlerini çok çabuk feda edebiliyorlar. Şiddetin bu kadar yoğunlaşması, güvensizlik güvenlik politikalarıyla çok ilişkili. Çünkü güvenlik politikaları savaş politikalarıdır, işgal politikalarıdır… İşgal ettiğiniz her ülkede sadece o ülkeyi tahribata uğratmazsınız, kendi insanlarınız da tahrip olur. Ve gelir sizin ülkenizi de tahrip eder.