Şehitler Tepesini kimler dolduruyor? – Yusuf Karataş

Afrin operasyonu sonrasında Diyarbakır-İstanbul arası bir uçak yolculuğunda tanışmıştık. Elimde Cuma Çiçek’in “çözüm süreci”ni dünyadaki deneyimlerle karşılaştırıp sonuçlar çıkardığı değerli çalışması “Süreç/Kürt Çatışması ve Çözüm Arayışları” kitabı vardı. Kitabı görünce ne iş yaptığımı sormuş ve kendisinin bölgede görev yapan sözleşmeli bir asker olduğunu söylemişti. Afrin operasyonunun sıcak gündem olması ister istemez sohbeti oraya getirmişti. Bazı noktalarda iktidarla aynı düşünmediğini sezdirse de bu operasyonun “milli zafer”imiz olduğundan kuşkusu yoktu. Ben bir emperyalist gücün “olur”u ile yapılan bu operasyonun bizi bölgede daha büyük tehditlerle karşı karşıya getirmesi ihtimaline dikkat çekmeye çalışsam da onu ikna edebildiğim söylenemezdi. Sonra “çözüm süreci”ni konuşmuştuk. O, bu süreci “örgüt”ün bozduğunu düşünüyordu. Ben de iktidarın iç politikada bölgedeki hedefleriyle iç içe geçmiş hedeflerinin sürecin bozulmasında belirleyici olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Ancak bir konuda hemfikirdik. Selahattin Demirtaş’ın politik söylemlerinin Kürt sorununun barışçıl çözümü bakımından önemli bir fırsat olduğu konusunda (Bu fırsatı harcayan tarafı farklı tarif etsek de) aynı düşünüyorduk. Çalışma koşullarını sorduğumda bölgede ve batıda çalışan personel arasında ciddi bir ücret farkı olduğunu ve bu nedenle bölgede çalışmayı tercih ettiğini söylemişti. Ayrılırken ikimiz de kendimizden farklı düşünen, farklı bakış açısı olan biriyle sohbet etmiş olmaktan memnunduk…

İşte İdlib’de 36 askerin yaşamını yitirdiği saldırıdan sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan “Şehitler tepesi boş kalmayacak” derken bu asker aklıma gelmiş, yaptığımız sohbeti düşünmüştüm.

İktidar sözcüleri “Söz veriyorum bizim iktidarımızda şehitler tepesi boş kalacak” diyen CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nu neredeyse “vatanı satmak”la suçluyorlar. Oysa bunlara çok ötelerden şöyle yanıt veriyordu Orhan Veli, ‘Vatan İçin’ şiirinde;

“Neler yapmadık şu vatan için!
Kimimiz öldük;
Kimimiz nutuk söyledik.”

“Şehitler tepesi boş kalmayacak” diyenlere sormak lazım: Şehitler tepesini kimler dolduruyor?

Çatışmalarda yaşamını yitiren askerlerin; ya zorunlu askerlik yapan halk çocukları ya da yaşamını sürdürmek için sözleşmeli askerlik yapan askerler olması bir rastlantı mı?

Siz hiç bir yalıya, köşke giden asker cenazesi gördünüz mü?

Cenazelerin gittiği, bayrakların asıldığı evler neden hep gecekondularda ya da emekçi semtlerinde?

Reklam

Çünkü Orhan Veli’nin dediği gibi burjuvalar ve onların siyasi temsilcileri vatan üzerine, milli çıkarlar üzerine tumturaklı nutuklar çeker ama nedense sıra “vatan” ve “milli çıkar”lar için ölmeye gelince ‘şehitlik’ hep emekçi çocuklarına düşer!

Burjuva devlette “milli çıkar” burjuvazinin ve onun siyasi temsilcilerinin çıkarıdır. Mesela ülkedeki iktidar, Libya’ya gönderilen askerlerin “vatan savunması” ve “milli çıkarlar”ı korumak için oraya gönderildiğini söylüyor. Diyelim ki, Libya’da iktidarın desteklediği Ulusal Mutabakat Hükümeti/Serrac başarılı oldu. Bu “başarı”dan kimin payına ne düşecek? Türk burjuvazisi enerji ihalelerinden, boru hatlarından payına düşen milyon/milyar dolarları alacak; bu çıkarlar için ölüme gönderilen emekçi çocuklarına ise, en iyi ihtimalle boru hatlarında ya da rafinerilerde işçi olmak düşecek.

Burjuva devlette iktidarlar, temsilcisi oldukları sınıfın çıkarlarını bütün ulusun/milletin çıkarları olarak kabul ettirebildikleri oranda başarılı olurlar. Savaşlar ve tarihsel (dinsel-etnik) düşmanlıkların kışkırtılması, yani milliyetçiliğin tırmandırılması, burjuvazinin çıkarlarının bütün toplumun çıkarları/milli çıkarlar olarak gösterilmesinin ve toplumun en geniş çevrelerinin bu politikalara yedeklenmesinin en etkili araçlarıdır. Bugün Doğu Akdeniz’de Türkiye ve Yunanistan arasındaki gerilim aslında Türk ve Yunan burjuvazileri arasında buradaki enerji kaynakları ve geçiş yollarının denetimi konusundaki paylaşım mücadelesinden kaynaklanmaktadır. Ancak her iki ülkenin burjuvazileri bu çıkarları Türklerin Yunanlılara ve Yunanlıların Türklere karşı “milli çıkarları” olarak gösterebildikleri oranda toplumlarını kendi politikalarına yedeklemeyi ve kendi sınıf çıkarlarını bütün toplumun çıkarı olarak göstermeyi başarmış olurlar. Bu politikadan aslında çıkarları ortak olan Türk ve Yunan halklarının payına düşen ise, tarihsel bir düşmanlık oluyor. Tıpkı bugün İdlib’deki savaş ısrarının Türkiye ve Suriye halkları arasında düşmanlık tohumlarını ekmesi gibi…

Bugün ülkedeki iktidarın Suriye ve Libya’daki savaş ve çatışmalara dahil olması, dün Musul’da pay kapma arayışları, Türk burjuvazisinin yayılmacı emellerinin, bölgesel (Ortadoğu) paylaşım mücadelesinden pay kapma politikasının birer sonucudur. Bugün ülkedeki iktidar “vatan savunması”nın sınırların ötesinde başladığını; İdlib’de yayılmacı emeller için kullanılan cihatçılara kalkan yapılırken ya da Libya’da İhvancı Serrac hükümetini savunurken ölen askerlerin vatan için şehit olduklarını söylüyor. Çünkü içeride ve dışarıda zor günler geçiren iktidar, toplumu kendi politikaları etrafında birleştirmek ve bu politikaları eleştirenleri “ihanet” ile suçlamak için şehitler tepesini doldurmaya ihtiyaç duyuyor.

Bu gidişatın değişmesi için İdlib’de yaşamını yitiren Uzman Onbaşı Ahmet Alpaslan’ın ağabeyinin “Ölmesin artık kimse, asker ölmesin artık, bir şeyler yapın, yeter” diyen feryadına ses vermek; ısrarla sürdürülen yanlış politikalarının karşısında bölgede barışı ve ülkede demokrasiyi daha yüksek sesle savunmak gerekiyor.

Kaynak: Evrensel