Sermayenin silahlarıyla sosyal mesafe kurabilme – Adem Yavuz Elveren*

Son teknoloji hava savunma sistemlerinin ya da İHA’ların Covid-19 ile mücadelede pek bir işe yaramadığı görüldü. Hayat kurtarmak yerine öldürmeye ayrılan bütçe bir anlamda bu ölümlerin de nedeni çünkü 700 milyar dolarlık bütçesi olan Pentagon’un eli kolu bağlı. 

Sıraya geçmiş askerlerin Covid-19 salgınıyla mücadelede eden doktorları ve diğer sağlık çalışanlarını selamladıkları fotoğraflar aslında salt bu krizin değil iktisadi sistemin genel krizinin fotoğrafı olarak düşünülebilir. Bu yazı, küresel salgın ile muhtemelen çok daha net bir şekilde sorgulanacak olan bir olguyu, birçok ülkedeki yüksek askeri harcamaları ele almaktadır.

Devletler de aynen bireyler ya da hanehalkları gibi gelirlerini farklı ihtiyaçlar doğrultusunda harcarlar. Askeri harcamaların düzeyi askeri-endüstriyel kompleks (veya askeri-sınai blok olarak da adlandırılmaktadır), silahlanma yarışı ve iç politika gibi oldukça kompleks bir etkenler seti tarafından belirlenir. Askeri-endüstriyel kompleksi küresel anlamda düşünürsek askeri harcamaların uzun dönemli seyrinin ana belirleyicisinin askeri-endüstriyel kompleks olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Askeri-endüstriyel kompleks, Dwight D. Eisenhower’ın 1961 yılında ABD başkanlığını bırakırken yaptığı tarihi konuşmayla popüler olmuş bir kavramdır. Eisenhower o konuşmasında Amerikan halkını ordu ve silah sanayii arasındaki işbirliğinin yol açabileceği tehlikelere karşı uyarıyor, askeri-endüstriyel kompleks denen bu yapının kendi çıkarları doğrultusunda hareket edebileceğini belirtiyordu. Elbette, söz konusu başkanın İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa Müttefik Güçlerinin başkomutanlığını ve savaş sonrasında da ABD genelkurmay başkanlığı yapmış olduğunu düşününce böylesine bir uyarı çok daha anlamlı, güçlü olmaktadır. Askeri-endüstriyel kompleks özü itibariyle ordu ve devletteki üst düzey asker ve bürokratlar ile silah sanayii arasındaki simbiyotik ilişkidir. Elbette, bu yapının kendi çıkarlarını “ulusal güvenlik” kılıfı altında sunması eleştiriden muaf “dokunulmaz” bir konuma ulaşmasını sağlamıştır. Soğuk Savaş yıllarında bu yapıya getirilen en ufak bir eleştiri ya da yüksek askeri harcamaların gerekliliğinin sorgulanması bile Marksist olmakla ya da komünizm propagandası yapmakla eş görülmüştür. Hatta, İkinci Dünya Savaşı’nda fiyat kontrolü kurulunun başkanlığı, Başkan Kennedy’nin danışmanlığı ve diğer üç başkan zamanında da (Roosevelt, Truman ve Johnson) önemli görevler yapan ünlü iktisatçı John Kenneth Galbraith “uzun yıllar boyunca, ben de dahil olmak üzere askeri-endüstriyel kompleksin sorunlarına değinmek isteyen herkes önlem amaçlı olarak Başkan Eisenhower’ın bu konuşmasını alıntılardı” demiştir.

Bugün Amerikan toplumuna baktığımızda, askeri-endüstriyel kompleksin artık ABD sınırlarını aştığını ve küresel bir hal aldığını görüyoruz. ABD bir yanda dünyanın en güçlü, en yüksek teknolojisine sahip ordusuna 700 milyar doları aşkın bir bütçe ayırmakta ama öte yandan Covid-19 salgını karşısında çaresiz kalmaktadır. Çünkü, kapitalizmin itici gücü kârdır, yani firmalar hep daha yüksek kâr elde etmek için üretim yaparlar. Ve bu bağlamda silah sanayii oldukça kârlı bir sektördür. Bu sektör için “talep yetersizliği” problemi yoktur, çünkü müşteri devletin kendisidir. Dahası, askeri harcamalar, kapitalist sistemin kronik talep yetersizliği yani “tüketim eksikliği” sorununun da ilacıdır. Yani, kapitalizm savaşlara, savaşlar düşmanlara, ve düşmanlar (hep daha üstün) silahlara ihtiyaç duyar.

İşte bu kriz bu döngünün sorgulanmasına da yol açabilecek gibi duruyor. Çünkü, son teknoloji hava savuma sistemlerinin ya da İHA’ların Covid-19 ile mücadelede pek bir işe yaramadığı görüldü. Hayat kurtarmak yerine öldürmeye ayrılan bütçe bir anlamda bu ölümlerin de nedeni çünkü 700 milyar dolarlık bütçesi olan Pentagon’un eli kolu bağlı. Bir yanda ağırlığınca altın eden (hayır mecazi anlamda değil) savaş uçakları, savaş gemileri, binlerce nükleer başlıklı füze, diğer yanda salgınla mücadelede yetersiz kalan az sayıda hastane, teçhizat ve sağlık çalışanı. Yüksek bütçeli orduların, sağlık çalışanlarına selam durmak, İtalya’da olduğu gibi halka moral olsun diye gösteri uçuşları yapmak ve belki olası yağmalamalarda asayişi (bunu ‘düzeni’ diye de okuyabilirsiniz) sağlamak dışında pek bir rolü olmayacak.

Yukarıda değindiğim gibi sonuçta devletler de aynen bireyler gibi bir iktisadi ikilem yaşarlar, ödünleşme diye Türkçeleştirilen trade-off dolayısıyla. Örneğin, aylık bursunu alan öğrenci son parasıyla bir paket sigara alırsa kitap alacak parası kalmayacaktır. Elbette bu iki malın tüketimine dair yaptığı tercihler uzun dönemde bu öğrencinin refahında farklı etkiler yaratacaktır. Sigara uzun dönemde ciddi sağlık sorunlarına yol açarken kitap gayet faydalı olacaktır. Bu durum askeri harcamalar ile sağlık ve eğitim gibi sosyal harcamalar arasında seçim yapmak zorunda olan devletler için de geçerlidir. Ampirik çalışmalar genel olarak yüksek savunma harcamalarının sosyal harcamaları dışladığını, bu durumun özellikle refah rejimi gelişmemiş ülkelerde çok daha net olduğunu göstermektedir. Keza, askeri harcamaların gelir eşitsizliğini artırdığı da tespit edilmiştir. Diğer yandan, askeri harcamaların ekonomik büyümeye etkisi de tartışmalı bir konudur. Bir yaklaşıma göre, askeri harcamalar toplam talebi artırarak çarpan etkisi ile büyümeyi artırmaktadır. Bu bağlamda, askeri harcamalar tamamen herhangi bir kamu harcaması gibi düşünülmektedir. Diğer yaklaşıma göre ise, askeri harcamalardaki artış her ne kadar kısa vadede büyümeyi tetikleyecek bir işlev görse de uzun vadede ekonominin üretim kapasitesini azaltıcı bir etki yaratacağı için ekonomik büyümeyi azaltmaktadır. Bu iki yaklaşımın hangisinin doğru olduğundan çok nasıl bir büyüme, kim için büyüme soruları daha önemlidir. Dolayısıyla, salgın geçtiğinde Amerikan halkının, Başkan Trump ‘Suudilere üç milyar dolarlık silah sattık’ dediğinde milliyetçi duygularla mutlu olmak yerine o silahı satanların kim olduğunu, o paranın gerçekten kendi ceplerine mi gireceğini sormalı, yani içinde bulundukları yanılsamadan, özel sektörün çıkarlarının toplumun çıkarları olduğu yanılsamasından kurtulmaları gerekir. Bu işte tam da “neoliberal virüs”ün en görünür (ya da belki en güçlü) olduğu noktadır. Yani özel sektör çıkarlarının toplum çıkarları, askeri-endüstriyel kompleksin çıkarlarının “ulusal güvenlik” sorunu gibi, ulusal çıkarlar gibi pazarlandığı bir paradigma. Yani, eğitime ve sağlığa ayrılacak kaynakların (hatta bazen daha üretimi tamamlanmadan) teknolojisi eskiyen savunma sistemlerine savaş uçaklarına ayrılması. Yani hep daha üstün silahlara ihtiyaç duymak zorunda kalmak. Silahlanma yarışının paradoksu.

Bu kriz aşılacaktır, “sosyal mesafeler” yine kısalacaktır, ama üretim sistemin çelişkisine, kendi krizlerine cevap bulunamadıkça, yani halihazırdaki sistemle araya bir “sosyal mesafe” konmadıkça sistem başka krizlere yol açmaya devam edecektir.

*Doç. Dr. Fitchburg State Üniversitesi, Ekonomi, Tarih ve Siyaset Bilimi Bölümü