“Sesi titremeyen bir ses, umudun sesi”: Fidel! – İdil Özkurşun

13 Ağustos 1926’da Küba’da şeker kamışı yetiştiricisi bir toprak sahibinin oğlu olarak dünyaya gelen Fidel, “Ben tabii ki bir devrimci olarak değil, dediğim gibi, asi olarak doğdum. Çok erken yaşlarda, okulda, evde adil olmayan şeyler gördüm ve yaşadım sanırım. Ben büyük bir varlığın içinde doğmuştum ve bunun nasıl bir şey olduğunu biliyordum. Kırsal alanda kapitalizmin nasıl bir şey olduğuna dair asla silinemeyecek görüntüler var kafamda. Birán ve yakın çevresindeki o yoksul, aç, ayağı çıplak onca insanın görüntüsü gözümden asla silinemez” sözleriyle anlatıyordu çocukluk yıllarını ve bu yılların kendi devrimci mücadelesi üzerindeki etkisini.

1945’te Havana Üniversitesi’nde hukuk eğitimine başlayan Fidel, o yılları “Marksist olmadan uzun yıllar önce, üniversitede öğrenciyken, ekonomik ve sosyal alandaki sorunlar ilgilendirirdi beni. O sıralarda politik ve özellikle kapitalist ekonomi üzerinde çalışıyordum. İlgimi çeken bu sorunları ilk defa düşünmeye başladım. İnsanların teknik olanakları ile mutlulukları için gerekli ihtiyaçları arasındaki bir çekişme nasıl olabilirdi? Aşırı üretim, işsizliği ve açlığı nasıl yaratabilirdi? İnsanların çıkarı ile makinelerin arasında bu çelişki neden meydana geliyordu? Makine insanı yoksulluktan sefaletten kurtaracak bir yardımcı olmalıydı. Böylelikle mal, mülk ve üretimin başka türlü organizasyonunu düşünmeye başladım (…) O sıralarda Komünist Manifesto’yu okumamıştım. Hukuk fakültesinin üçüncü yahut ikinci sınıfına devam ediyordum. Manifestoyu daha sonra okudum. Bende derin bir etki yarattı. İlk kez sorunun tarihi, sistematik açıklanmasını görüyordum. Mücadeleci anlatım biçimi beni tamamıyla etkilemişti (…) Sonraki yıllarda Marx, Engels ve Lenin’in çeşitli yazılarını okudum, bunlar teorik görüşler kazandırdılar bana. Ama teorik bilgiye sahip olmakla kendimi Marksist bir devrimci sanmak arasında büyük bir ayrım vardır. Şüphesiz isyancı bir tabiatım olduğundan bu sorunlar ussal merakımı uyandırmıştı. Bu anlayış beni gittikçe politik uğraşıya götürüyordu. Buna rağmen gerçek bir Marksist sayılamazdım hala” diyerek anlatıyordu.

Bu sürecina ardından 1947’de Dominik Cumhuriyeti’nde Rafael Trujillo’nun sağcı askeri cuntasına karşı gelişen devrimci mücadeleye katıldı Fidel. 1948’de Kolombiya Bogotá’daki kent ayaklanmalarında yer aldı. Bogotazo’ya katılması ve bu halk ayaklanmasına şahit olması, onun devrimci mücadeleye bakışında çok belirleyici izler bırakacaktı.

10 Mart 1952’de Küba’da ikinci Batista darbesi gerçekleşmiş, Fidel’in anlatımlarıyla darbeden sonra birçok kişi bir formül arayışı içerisinde Lenin’in “Ne Yapmalı?” makalesini okumaya başlamış ve Fidel’in siyasi yaşamına başladığı Ortodoks Parti de bu darbeyle birlikte çözülme süreci içine girmişti. Fidel darbeyle birlikte legal olanakların ortadan kaldırıldığını, devrime giden yolun silahlı mücadeleden geçtiğini savunuyordu. Bogotazo’ya katıldığı zaman askeri eğitim almıştı ve çocukluğunda da iyi bir nişancıydı. 1953’te büyük çoğunluğu Ortodoks Parti’nin gençlik kollarından olan 1200 genç Fidel’in önderliğinde Havana Üniversitesi’nde Moncada Kışla saldırısını gerçekleştirmek üzere eğitimlere başladı.

25 Temmuz 1953’te Batista diktatörlüğünü yıkmak amacıyla 160 devrimci genç, adaletsizlik varsa direniş en meşru haktır diyerek, ileride devrimci hareketin “26 Temmuz Hareketi (M-26-7)” adını almasına sebep olacak olan Moncada Kışlası saldırısını gerçekleştirdi. Bu saldırı sebebiyle yakalanıp tutuklanan Fidel, mahkemede “Dante, cehennemi dokuz kata ayırmış, canileri yediye, hırsızlan sekize, hainleri de dokuza koymuş. Batista’nın eğer bir ruhu varsa, ruhuna uygun bir kat bulmakta zebaniler zorlu bir çıkmazla karşılaşacaklar” dediği ve akıllardan çıkmayan “Tarih beni aklayacaktır” sözleriyle sonlandırdığı tarihi savunmasını yaptı. Bu savunmaya ilişkin Fidel yıllar sonra “Tarih beni aklayacak dediğimde, bu cümleyi, özünde en onurlu davayı ve en adil düşünceyi savunduğuma dair o güvenimle dile getiriyordum. Bu sözü ederken, esasında geleceğin o davayı ve düşünceyi bir biçimde kabul edeceğini de söylemiş oluyordum. Çünkü gelecekte o fikirler gerçeğe dönüşeceklerdi. Gelecekte insanlar olan biteni öğreneceklerdi. Bizim ve düşmanlarımızın yaptıklarını, bizim ne uğruna dövüştüğümüzü, düşmanlarımızın hedeflerini ve kimin haklı olduğunu göreceklerdi” diyerek insanlığın meşru davasının mevziler kazanacağını ve er ya da geç zaferle sonuçlanacağını vurgulamıştı.

Bu savunma, 26 Temmuz Hareketi’nin programı haline geldi ve Fidel henüz hapishanedeyken hareketin diğer üyeleri tarafından çoğaltılıp dağıtılmaya başlandı, tutuklular için yapılan geniş bir sivil hareketin seferber edilmesini sağladı ve sonunda 1955 Mayıs ayında tutuklular için bir af çıkarıldı. Daha sonraki yıllarda Fidel bu program için “Sosyalist bir program değildi. Ama o sırada halkımızın hedefleyebileceği en iyi toplumsal ve devrimci programdır” diyecekti.

Fidel, yaklaşık 2 yıllık tutsaklığının ardından afla çıkmasına rağmenKüba’da can güvenlikleri olmadığı için kardeşi Raul Castro’yla birlikte sürgüne gittiği Meksika’da Che’yle tanıştı. Burada devrimci Alberto Bayo tarafından 17 ay boyunca askeri eğitim gören 82 devrimci “1956 yılında ya özgür olacağız ya şehit!” diyerek her tarafından su sızdıran Granma yatıyla Meksika Körfezi’ni geçerek Küba’ya doğru yola çıktı.

“956’nin kasımında

fidel de içlerinde

82 kişi granma gemisinden denize indi

956’nın kasımında küba kıyılarına sokulan granma gemisinden denize inip yarı bellerine

kadar suya gömülü

ve silâhlarını başlarının üstüne tutarak

ve ansızın

ve bir anda açılan top ve mitralyöz ateşi altında karaya çıkıp

ve karanlıkları polis köpekleri gibi koklayan araştıran ışıldaklardan sakınarak

ve sarıldınız teslim olun seslerini

ve iri kurbağaları çiğneyip bataklıklara

ve şekerkamışı tarlalarına dalarak

ve palmiyelerle hindistancevizi ağaçlarının ardı sıra tepeleri tırmananlar

sierra dağında buluştu

 fidel de içlerinde 82’nin 12’si sağ kalmıştı

fidel de içlerinde 12 kişiydiler 56’nın kasımında

fidel de içlerinde 150 kişiydiler aralığında 56’nın

fidel de içlerinde 500 kişiydiler şubatında 57’nin

fidel de içlerinde 1000 oldular 5000 oldular

fidel de içlerinde

fidel de içlerinde bir milyon yüz milyon bütün insanlık oldular

yıktılar batista’yı 959’un ocağında[1]

 Granma’da düşürüldükleri pusuda sağ kalan Fidel Castro, Che Guevara, Raúl Castro ve Camilo Cienfuegos’un da aralarında bulunduğu 12 kişi Sierra Maestra’da büyüttükleri gerilla mücadelesiyle Moncada Kışla Saldırısı’ndan tam 7 yıl 7 ay 7 gün sonra 1 Ocak 1959’da Batista’yı devirerek, Sierra Dağları’ndan Havana’ya ve tüm dünyaya başka bir yaşam umudunu taşıdı.

Havana’ya girişinin hemen ardından 9 Ocak 1959 gününün şafağında yaptığı ilk büyük konuşması ve bu konuşma sırasında, kutlamalarda gökyüzüne salınan beyaz güvercinlerden birinin gelip omzuna konmasıyla, kendisini dinleyen onbinlerce Kübalının gözünde  özgürlüğün simgesi haline geldi Fidel. Los Palomas Nutku olarak geçen bu konuşmasında şöyle diyordu:

“Bu gece burada konuşurken, 30 Kasım 1956’da Santiago’da başlayan mücadelemizin, en zorlu görevlerinden biriyle karşı karşıyayım. Halk beni dinliyor, devrimciler beni dinliyor, hatta kaderi başkalarının elinde olan askerler de beni dinliyor. Bu tarihimiz için çok belirleyici bir an. Tiranlık devrildi ama daha yapılması gereken çok şey var. Kendimizi geleceğin daha kolay olacağıyla kandırmayalım. Aksine belki de gelecekte herşey daha da zor olacak.

 “Gerçeği anlatmak tüm devrimcilerin ilk görevidir; halkı kandırmak her zaman daha kötü sonuçlar getirir. İsyan ordusu, savaşı, gerçekleri anlatarak kazanmıştır (…) Düşmanla karşı karşıya değilken, savaş bittiğinde, devrimin tek düşmanı ancak biz isyan askerleri olabiliriz. İsyan askerlerine karşı diğer herkese göre daha katı, daha beklenti içinde olduğumuzu söylememizin sebebi budur, çünkü devrimin zaferi veya yenilgisi onlara bağlı olacaktır (…) Eğer bana nasıl askerlere liderlik etmeyi tercih ettiğim sorulsaydı, halka liderlik etmeyi tercih ederdim, çünkü halk yenilmezdir. Savaşı kazanan halktı çünkü bizim ordumuz, savaş gemimiz, tankımız, uçağımız, silahımız, profesyonel askerimiz veya askerî teşkilatımız yoktu. Savaşı, halk kazandı…

 “…Bundan sonra kutlamalarımız sona erdi. Artık işe dönme zamanı. Yarın pek çok şeye ihtiyaç duyacağız; yemek almak için paraya, elektriğe ve pek çok başka şeye. Bu devrimci hükümetin karşı karşıya olduğu sorunun aynısıdır. Hepimizin ülke lehine daha çok çalışması gerekli. Buraya iki yıl sonra dönen bir kimse, cumhuriyetimizi tanıyamayacak. Her yerde sıradışı bir dayanışma ruhu görüyorum. Basının ve gazetecilerin yardım etmek istediğini görüyorum. Bu 11 yıl içerisinde, bütün Küba çok şey öğrendi…”

Ya Sosyalizm Ya Ölüm!

 1961’de, devrimden sonra ABD’ye kaçan ve ABD yönetiminin desteğiyle silah ve mali kaynak sağlayan Kübalı karşı-devrimcilerin giriştiği Domuzlar Körfezi Çıkarması başarısızlıkla sonuçlandı. Fidel, çıkarmanın ardından yayımladığı Havana Bildirisi ile ilk kez Küba’nın sosyalist politikalar izleyeceğini dünyaya duyurdu. Fidel ve yoldaşları 1961 yılı sonlarında Küba’nın sosyalist bir cumhuriyet olduğunu ilan ettiler.

Küba Devrimi’nin ardından sosyalizm ‘tehdidinin’ yayılmasından korkan emperyalist güçler, halkına vaad ettiği bedava sağlık, eğitim fırsatları ve eşitlik düşleriyle sadece Küba değil, dünya halkları üzerinde müthiş bir etki yaratan Fidel’i öldürme girişimlerine başladı. Küba istihbaratının başında olan Escalante, Fidel’e karşı, detaylarıyla bilinen 638 suikast girişimi olduğunu söylüyordu. Ancak yıllarca Küba’ya uygulanan karşı devrimci silahlı saldırılar ve ekonomik ambargolar bir yana 638 suikast girişimine karşı da tıpkı bir karşılaşmalarında Fidel’in “At bakalım şuraya bir yumruk!” diyerek yanağını uzattığında Muhammed Ali’nin “Seni Amerika yıkamadı, ben nasıl yıkayım?” diyerek belirttiği gibi Fidel emperyalistler karşısında asla yıkılmadı.

Küçük bir çocukken kendisini okula göndermek istemeyen ailesine “Bu evi yakarım!” diyerek karşı çıkan Fidel, yıllar sonra sadece ABD’ye değil, tüm emperyalist güçlere karşı ”Emperyalizme teslim olmaktansa bu adayı batırırım” diyerek direndi ve Küba’nın sosyalizmden kapitalizme geçmek zorunda kalacağını iddia edenlere karşı bir konuşmasında şöyle yanıt verdi: “Sosyalizmden kapitalizme geçiş diye tutturanlar, ham hayal peşindeler. Küba devrimi sarsılmaz ilkelere dayanmaktadır ve dayanmaya da devam edecektir. Küba, ‘Ya sosyalizm, ya ölüm’ sloganıyla yönetilecektir. Bazıları akılları sıra ticaret yaparak bizi değiştireceklerini sanıyorlar. Hay hay, buyurup gelsinler. Gelenlerin başımızın üstünde yeri var. Biz böyle meydan okumalardan korkmayız. Bu devrim, kafa tutuyorlar diye korkmaz.”

Sovyetler’in yıkılmasının ardından sosyalizme saldırı amaçlı yapılan eleştirilere yönelikse “Kapitalizm, onun piyasa ekonomisi, değerleri, kategorileri ve yöntemleri, sosyalizmin bugünkü zorluklarını çözemez ya da yapılmış hatalar varsa onları düzeltemez. Bu zorlukların birçoğu sadece yapılmış hataların sonucu değildir, aynı zamanda sömürgeleri talan ederek, işçi sınıfını sömürerek ve gelişmekte olan ülkelerden büyük çaplı beyin göçlerini kışkırtarak dünya nimetlerinin ve ileri teknolojilerin çoğunu tekeline almış olan ve belli başlı kapitalist güçlerin uyguladıkları katı abluka ve tecridin de sonucudur.

 “İlk sosyalist devlete karşı, milyonlarca yaşama mal olan ve üretim araçlarının çoğunu tahrip eden, yıkıcı savaşlar düzenlenmiştir. Mitolojideki kuş misali ilk sosyalist ülke birden daha çok kez kendi külleri içinden yeniden doğmuştur. Faşizmi yenerek ve sömürge yönetimi altındaki ülkelerin özgürlük hareketlerini kararlı bir biçimde destekleyerek insanlığa büyük hizmetlerde bulunmuştur. Şimdi tüm bunlar unutuluyor.

 “SSCB’de bile ne kadar çok insanın o destansı halkın tarih yapan başarılarını ve olağanüstü özelliklerini inkâr ve tahrip etmekte oluşları iğrençtir. Çarlık baskısından ve büyük fakat fakir bir ülkeden çıkmış bir devrimin inkâr edilemez hatalarını düzeltmek ve yazmak böyle olmaz. Bugün Lenin’i tarihin en büyük devrimi için Rusya’yı seçmiş olmasından dolayı suçlayamayız” diyordu.

Ve ölmeden birkaç ay önce Komünist Parti’ye hitaben yaptığı, son konuşmasında mücadelenin ‘Zafere Kadar Daima’ süreceğini, “Bu belki de benim bu salondaki son konuşmam olabilir. Ancak Kübalı komünistlerin fikirleri, bu gezegen üzerinde, insanoğlunun ihtiyacı olan maddi ve kültürel ürünlerin onurlu bir biçimde ve çok çalışarak yaratılabileceğinin kanıtı olarak kalacaktır” sözleriyle tekrar vurguluyor ve devam ediyordu sözlerine:

  “Belki de bugün dünya üzerindeki en büyük tehlike, gezegenin barışını baltalayabilecek ve yeryüzündeki insan hayatını imkânsız hale getirebilecek olan modern silahların yıkıcı gücünden kaynaklanmaktadır (…) Kullanabilecekleri teknolojileri, yağmuru, barajları yeraltı kaynakları olmayan Afrika’nın susamış insanlarını kim doyuracak? Hemen hemen hepsinin iklim yükümlülüklerine imza attığı devletlerin ne söyleyeceğini göreceğiz (…) İlerleyişimizi sürdüreceğiz ve en yüksek sadakat ve birleşik gücümüzle, durdurulamaz bir yürüyüşle mükemmelleştirmemiz gereken şeyi mükemmelleştireceğiz”

 70’lerin başından beri sıkı dost olduğu Gabriel Garcia Marquez’in samimiyetle “Tanıdığıma inandığım Fidel Castro budur: Davranışları yalın ama hayalleri iflah olmayan, modası geçmiş sakalları olan, sözcük seçimlerinde tedbirli, görgülü, düşünceleri harikulade olmaktan daha hafif bir deyimle nitelendirilemeyecek bir adam.” şeklinde tanımladığı Fidel, dünyanın dört bir yanındaki devrimcilere her haliyle örnek olmuştur.

25 Kasım 2016’da Raul Castro Fidel’İn ölümünü şu sözlerle duyurmuştu: “Sosyalist Küba’nın kurucu önderi, dünyanın ezilen halklarının dostu Fidel Castro, 90 yıllık, devrimci mücadeleyle dolu hayatı ve fikirleriyle, ölümsüz bir devrimci miras bırakarak 25 Kasım günü yaşama veda etti. Devrimci lider Fidel Castro’nun yaşama veda ettiğini kardeşi ve Küba Devlet Başkanı Raul Castro şöyle duyurdu: Son konuşmasında Küba’yı kurarken amacının “sömürgecilik ve onun ayrılmaz parçası olan emperyalizme karşı mücadeleye damgasını vuran muhteşem bir toplumsal devrimin bir başka örneğini yaratmak” olduğunu söyleyen Fidel bu amacını daha da ileriye taşıyarak gerçekleştirmiş ve yeni insanı yaratmak yolunda bize paha biçilemez bir miras bırakmıştır. Kendisinin de ifade ettiği gibi hayatının son anına kadar bir Marksist-Leninist olarak yaşamıştır. Fidel’den öğrendiğimiz ve öğrenmeye devam edeceğimiz çok şey var! Ve bize verdiği ufukla “Zafere kadar daima!” demek için bir sebebimiz…

Tıpkı Che’nin Camillo’nun ölümüne dair dediği gibi: “Onun gibi insanların hayatı, halkın içinde sürer gider ve ancak halkın kararıyla sona erer.”

[1] Nazım Hikmet’in “Havana Röportajı” şiirinden.