Suriye’de, ABD-Rusya-İsrail uzlaşısına doğru- İlhan Uzgel

Bundan sonraki sürecin Cenevre ve Astana’dan çok Kudüs üzerinden, yani ABD, Rusya, İsrail arasında ama yalnızca Suriye değil, daha geniş kapsamlı bir pazarlık süreciyle devam etmesi ihtimali var.

Geçen birkaç yazıda sürdürdüğüm küresel siyaset, hegemonya meselesi ve küreselleşmenin aldığı biçim konusuna, bu hafta Suriye’deki durumun Türkiye açısından giderek zora girmesi nedeniyle ara vereceğim. Türkiye’nin, Fırat’ın Doğusunda ABD ile vardığı uzlaşı sonucu Rusya’nın İdlib’te Türkiye’yi sıkıştırmaya yönelik hamlesi gecikmeden geldi. Bu gelişmeden yola çıkarak Suriye’deki çatışmanın hem küresel siyaset, hem Türkiye için anlamını yeniden gözden geçireceğim ve bu bağlamda hem askeri hem de diplomatik düzlemde daha aktif ve görünür bir rol oynamaya başlayan İsrail boyutuna değineceğim.

ABD’nin Suriye’deki asıl amacının bir rejim değişikliğinden çok bu ülkenin kontrollü bir şekilde istikrarsızlaştırılması olduğu ve bu istikrarsızlaştırma sürecinin de ağırlıklı olarak müttefiki Türkiye aracılığıyla gerçekleştirildiğini daha önceki bazı yazarlarda belirtmiştim. Suriye’nin Rusya ve İran’a yakın, neoliberal küreselleşme sürecinin dışında kalmış bir ülke olarak içe doğru yıkılmasının tercih edildiğini, bunun da hem ABD hem de İsrail açısından önemli fırsatlar yarattığını ve bu süreçte Rusya’nın da bu iki ülkeyle el altından uzlaşarak siyaset yürüttüğünü, bu sürecin önde gelen aktörleri olan Türkiye ve İran’ın, bundan sonra Suriye’de marjinalize olmaya başlayacaklarını savunacağım.

ABD’NİN ORTADOĞU’DA ARTAN GÜCÜ

Küresel siyaset analizlerinde genellikle ABD gücünün düşüşte, hatta çöküşte olduğu, hegemonik pozisyonu kaybettiği çok yaygın bir görüş ve bununla ilgili tartışmalara daha önceki yazılarda değinmiştim. Tekrar etmekte fayda var. ABD hegemonyasında göreli gerileme olsa da bunun Ortadoğu gibi bir bölgeye, Suriye’deki çatışmaya doğrudan yansıması söz konusu değil. Bu görüş kabul edilse bile Ortadoğu’daki sürecin tersine işlediği, sanılanın aksine ABD’nin şu anda Körfez’den Fas’a kadar bir coğrafyada kendisine meydan okuyacak bütün aktörleri bir şekilde tasfiye ettiği, zayıflattığı, İsrail’in güvenlik açısından en rahat dönemini yaşadığı ortada. Suriye’de ise Amerikalı yazar ve uzmanların da söylediğinin aksine ABD’nin stratejik hedefine büyük ölçüde ulaştığını bir süredir savunuyorum. Ortadoğu siyasetinde ABD ve İsrail’in bundan bir 20 hatta 10 yıl önceye göre çok daha güçlü oldukları, çatışmanın gidişatını çok rahat belirleyebildikleri görülüyor. 10 yıl önce bir tek ABD askeri bulunmayan Rusya ve İran’a yakın olan bir ülkenin önemli bir kısmı yıkıldı ve ABD’nin hem kendisi, hem de iki müttefiki, Türkiye ve PYD, ülkenin kuzeyini ve neredeyse üçte birini kontrol etmeye başladı.

SURİYE’NİN İSTİKRARSIZLAŞTIRILMASI

ABD resmi açıklamalarında Esad’ın gitmesi gerektiğini söylemesine rağmen bunun gerçekleşmesine yönelik adımlar atmaktan kaçındı, muhaliflerin silahlanmasını, çatışların yoğunlaşmasını sağlayacak ama Esad’ın devrilmesine izin vermeyecek bir düzeyde tuttu. Bu süreçte en çok katkı sağlayan ise AKP oldu. AKP hükümetleri, cihatçılara geçiş, silah, lojistik, sağlık hizmeti sağlayarak ABD ile birlikte Esad’ı devireceğini zannederken, ABD’nin amacı bu ülkenin güçten düşmesi, kendisine müdahale, üs gibi imkanlar sağlayacak, devlet otoritesinin gevşediği bir ortamı elde etmekti. Yoksa, Türkiye’nin IŞİD dahil radikal cihatçılara destek olduğu iddiası çok daha fazla kullanılır, Türkiye uluslararası alanda bu konuda çok daha fazla sıkıştırılırdı.

Bu aslında ABD’nin öteden beri izlediği bir siyasettir. Bölgesel istikrarsızlıktan genellikle bölge dışı büyük güçler yararlanırlar. Örneğin, istikrarlı bir Suriye’de ABD’nin askeri varlığı bulunamazdı. Bir ülke ya da bölgeye dolaylı (vekalet yoluyla) ya da doğrudan angaje olabilmek için istikrarsızlık yaşanması işleri çok kolaylaştırır, gerekirse o istikrarsızlığın zemini hazırlanabilir. Bu istikrarsızlık özellikle ABD müttefiki olmayan ya da Batı sistemi içinde bulunmayan bir ülke olursa çok daha büyük avantajlar getirir. Örneğin, Afganistan’da 2001’den bu yana istikrar olmamasının nedenlerinden biri ABD’nin bu istikrarsızlık sayesinde orada askeri olarak varlığının bulunmasıdır.

SURİYE ÜZERİNE ABD-RUSYA UZLAŞISI

ABD ile Rusya Suriye konusunda üstü örtülü bir uzlaşıyla hareket ediyorlar ve bu durum muhtemelen 2013’ten itibaren bu şekilde devam ediyor. Rusya’nın Suriye’deki çatışmalara doğrudan dahil olduğu Eylül 2015’ten bu yana ise bu durum daha açık bir şekilde yaşanıyor. Rusya’nın sorunu Esad’ın iktidarda kalması değil. Moskova için kritik olan burada kendisine yakın ve üslerini garantiye alacak bir rejimin iktidarda olması. Bunun karşılığında Rusya ABD’nin Fırat’ın Doğusunu kontrol etmesine ses çıkarmadı. Her iki ülke birbirinin ayağına basmadan bugüne dek bu süreci yürüttüler. ABD başta Ukrayna/Kırım konusunda olmak üzere Rusya ile ciddi sorunlar yaşasa da gerek Suriye, Afganistan gibi bölgesel gerekse yaptırım gibi ekonomik konularda pekala bu türden yerel uzlaşılar oluyor. Örneğin, Ocak 2018’te Rusya’nın iç, dış ve askeri istihbarat başkanları, özel bir izinle Washington’a gidip CIA Başkanı ve diğer yetkililerle görüşmeler yapabildiler, hem de içlerinden biri yaptırıma tabi olduğu halde. Bu ve daha alt düzey görüşmelerde de bu tür pazarlıkların yürütüldüğünü tahmin etmek zor değil.

ABD-RUSYA UZLAŞISINA İSRAİL DAHİL OLUYOR

Rusya’nın, Suriye’deki savaşa dahil olmasından itibaren İsrail ile Rusya arasında da bir uzlaşı sağlanmıştı. İsrail’in kırmızı çizgisi İran’a yakın güçlerin kendi sınırına yaklaşmamasıydı. Muhtemelen İsrail de, Netanyahu’nun deyimiyle, sınırdan öteye 40 yıldır kurşun atmamış Esad yönetimlerinden çok şikayetçi değildi. Ama Suriye’nin istikrarsızlaştırılması onu muhtemel bir oyuncu olmaktan çıkarmış, bu fırsattan yararlanarak ABD de Golan Tepelerinin ilhakını kabul etmişti. İsrail özellikle İran’a yakın gruplara yönelik olarak askeri saldırılarda bulunurken Rusya’dan sözlü itiraz dışında bir önlem gelmediği, örneğin hava savunma sistemini kullanmadığı, iki ülke istihbaratının bu konuda ortak çalıştığı biliniyor. Şimdi sıra İran’ın, Suriye’de artan etkisini geri sarmaktı. Rusya ile İsrail, savunma alanında işbirliği, ABD ve AB’nin Ukrayna nedeniyle uyguladığı ekonomik ambargoya katılmama, ABD’deki Yahudi lobisi üzerinden ambargoyu hafifletmeye çalışma ve İsrail’in Esad’ın kalışına itiraz etmemesi gibi konularda uzlaşmış görünüyorlar. Bu konuda en dikkat çekici gelişme ABD, Rus ve İsrail ulusal güvenlik danışmanlarının tarihte ilk kez Suriye konusunu görüşmek üzere 21 Haziran’da Kudüs’te toplanması oldu. Her ne kadar medyada bu görüşmeden somut bir sonuç elde edilemediği iddia edilse de, bundan sonra İsrail’in Suriye’ye yönelik saldırıları artarken, içeride de İran’a yakın olduğu söylenen Beşar Esad’ın kardeşi Mahir Esad’a yakın komutan ve yetkililerin pasif görevlere getirildiği bir süredir bölge medyasında yer alıyordu. Öyle görünüyor ki, radikal cihatçıların yenilmesi için oynadığı rol tamamlandığında Rusya, İran’ın Şam üzerinde artık etkili olmasını tercih etmiyor. Bundan sonraki sürecin Cenevre ve Astana’dan çok Kudüs üzerinden, yani ABD, Rusya, İsrail arasında ama yalnızca Suriye değil, daha geniş kapsamlı bir pazarlık süreciyle devam etmesi ihtimali var. Zaten ABD’nin Suriye özel temsilcisi James Jeffrey Mayıs 2019’daki BM GK toplantısı sonrası Rusya ile Suriye savaşını bitirmek için adım adım ilerlediklerini ve bu konuda zor kararlar almak zorunda kalacaklarını söylerken, Rus Dışişleri Bakan yardımcısı kalıcı bir siyasal çözüm için ABD ile ortak bir vizyon geliştirmeye hazır olduklarını söyledi. Bu süreçte Rusya, İran’ın Suriye’deki etkisinin azalmasını teşvik ederken ve İsrail’in artan askeri hareketliliğine göz yumarken, bunun karşılığında Türkiye’nin de şimdilik İdlib’ten başlayarak Suriye serüveninin sona ermesi konusunda anlaşmış olabilir.

TÜRKİYE’YE KALAN

Suriye savaşı boyunca Türkiye Esad rejimini yıkmak, İran ise ayakta tutmak için bu savaşa dahil oldular. Çatışma dinamiği etkisini kaybettikçe ve anayasa yapım süreci öne çıktıkça bu ülkelerin Suriye içindeki varlıkları daha fazla tartışılır olacak. Bu noktada Esad rejiminin önceliği ise şimdilik İdlib konusu ve burası üzerindeki baskı giderek artacak. İdlib, Türkiye’nin Cumhuriyet tarihi boyunca giriştiği en riskli, en az kazanç sağlayacak askeri eylemlerden biri. Sonuçta Türkiye, başka örgütler adına Rusya ve Suriye’ye söz vermiş, silahsızlandıracağını söylediği örgütler Türkiye’nin desteklediği örgütleri yenip onların silahlarının üzerine konmuş, bir kısmını kendisine dahil ederek daha da silahlanmış, Suriye içinde ve dışında BM de dahil olmak üzere her aktörün, bu arada kendisinin de terörist kabul ettiği örgütlerin koruyucusu konumuna düşmüştür. Sonuçta, İdlib’teki varlığını bir pazarlık unsuru olarak kullanmayı hesaplarken, ABD ile ne işe yarayacağı tam belli olmayan bir uzlaşı karşısında, Rusya ve Suriye’nin şimdilik uyarı niteliğindeki saldırılarına maruz kalarak, kendisi kapalı kapılar ardındaki pazarlığın konusu olmaya başlamıştır. Suriye’de ABD ile Rusya’yı birbirine oynadığını düşünen “AKP aklı,” son kertede ABD, Rusya ve İsrail arasında yürütülen bir pazarlık sürecinde giderek boşa düşme, bir Amerikan dergisinde çıkan “Erdoğan Washinton’la oynuyor” söylemine kendini kaptırırken, kendisiyle oynanan bir konuma doğru yol alıyor.