Tuhaflıklarla dolu bir yıl-Ülkü Doğanay

Tuhaflıklarla dolu bir yıl

Tuhaflıklarla dolu bir yıl daha eklendi geçip giden günlerimize. Ama öyle bir an geliyor ki, iktidarın bile isteye, bu akıl dışılıktan, bu ipe sapa gelmezlikten beslendiğini düşünüyor insan. Hayatımızın her anını garabetlere teslim ettiğinde, mesela başımıza saldıkları hukuk garabeti de göze batmaz oluyor.

Tuhaf bir yıl daha geçirdik sevgili okurlar. Garip şeyler hep bizim başımıza mı geliyor diye düşünmeden edemiyor insan. Geçen yıl da ardı ardına yaşanan tuhaflıklarla hayretlere gark olmuştuk epeyce; mesela 29 Ekim’de İstanbul’a yapılan üçüncü havalimanının bitmemiş inşaatında açılışı yapılmıştı. Ama 2019 başımıza gelen gariplikler bakımından öncekilere açık ara fark attı.

2018’de apar topar açılışından sonra, biliyorsunuz, 2019’un nisan ayı başında Atatürk Havalimanı kamyonlara yüklenip dünyanın dördüncü büyük havalimanı olmasıyla övünülen İstanbul Havalimanı’na taşındı. Hatırlarsınız, Burhan Kuzu yıllar önce bu taşınmanın Frankfurt Havalimanı’nı nasıl da bitireceğini anlatmıştı CNN Türk’te Hakan Çelik’e. “Almanların bizim bu büyük yatırımlarla biraz sorunu var” demişti. Daha sonra Türkiye Gazetesi de “Almanlar bizi kıskanıyor: Türkler nasıl bu kadar hızlı” diye başlık atmıştı. Aslına bakarsanız, onlardan çok daha önce, Sayın Cumhurbaşkanımız Batı’nın bizim barajlarımızı, köprülerimizi, metrolarımızı ve Marmarayımızı kıskandığını tespit etmişti. İşte Almanların ve Türkiye’nin önlenemez yükselişini hazmedemeyen kem gözlerin haset ve dehşetengiz bakışları altında, İstanbul’un gidenin bir daha gitmek istemediği devasa havalimanı açılıverdi. Geçenlerde ise, Türkiye’nin yerli ve milli TAV’ın yarısını satın almış olan Fransız şirkete, kira sözleşmesi bitmeden Atatürk Havalimanı’nın ticari uçuşlara kapatılması nedeniyle, 389 milyon Euro tazminat ödeyeceğini öğrendik.
Her neyse, tam da İstanbul’da havalimanının taşındığı sıralar 30 Mart’ta yapılan yerel seçimlerin sonuçlarının bir türlü açıklanmadığı, AKP’nin “Hiçbir şey olmadıysa bile kesin bir şey oldu” itirazlarıyla oyları yeniden ve yeniden saydırdığı günler yaşanıyordu. Oyları saymakla sandıklardan çıkan sonuç değişmeyince, seçimler yenilendi. Tuhaf ama sonuç yine değişmedi; hatta bu sefer Ekrem İmamoğlu rakibi Binali Yıldırım’a 806 bin oyla fark attı. AKP ilk kez hem İstanbul’u hem de Ankara başta olmak üzere birçok büyükşehir belediyesinin yönetimini kaybettiyse de bu yenilgi büyük kentleri betona gömerek gün be gün daha yaşanılamaz kılmaya adanmış çılgın projelerine ket vuramadı. Hiçbir mantıklı gerekçeyle açıklanamayan, bilimsel herhangi bir sebep sunulamayan Kanal İstanbul ısrarı da devasa bir tuhaflık olarak yılın son günlerine damgasını vurdu. Hem de nasıl? Yandaş kanallarda boy gösteren yandaş doçentler, gemilerin neden Boğaz’dan parasız geçmek varken para ödeyerek bu garabet kanaldan geçeceğini açıklayamayınca, aralarından bir tanesi Vatikan kaynaklarından öğrendiğine göre Büyükçekmece Körfezi’nin altında yatan hazine dolu gemilerin olduğundan, sayın Cumhurbaşkanımızın da bundan haberdar olduğundan söz etmeye başladı. Hani neredeyse Gümüşhane’de hazine aramak için 12 bin yıllık Dipsiz Gölün herkesin gözleri önünde, bile isteye kurutulması garabetine benzer bir garabetle Kanal İstanbul ısrarının ardında Körfezi boşaltıp Vatikan’ın hazinesini çıkartmak arzusunun olduğuna ikna edecekti bizleri.
Neyse ki gündem çok çabuk değişiyor da, başımıza gelenin ne olduğunu tam idrak edemeden bir diğerine sürükleniyoruz. Eğer bugün ya da yarın başka bir gelişme ortaya çıkmazsa, yılın en son garabeti, yine bizi çekemeyen Almanların başının altından çıkacak gibi duruyor. Biliyorsunuz, geçen gün Gebze’de yanar döner ışıklar ve şark esintileriyle çeşitlenmiş fütiristik bir müzik eşliğinde tamamen yerli ve milli olan “Türkiye’nin otomobili” tanıtıldı. Ortada henüz bir fabrika yok. Marka yok. Yazılanlara göre bir patent başvurusu da yok. Otomobili tasarlayan, prototipi üreten İtalyan bir firma var. Ama otomobil tamamen yerli ve tamamen milli. Dahası, iki yıl içinde 175 bin adet üretilerek iç ve dış pazara sunulacağı iddia ediliyor. Önce fabrika yapılacak, sonra seri üretime geçilecek. İki yıl içinde hepsi yapılacak. Nasıl mı? Yazının başında söyledim: “Almanlar kıskanıyor, Türkler nasıl bu kadar hızlı” diye. Tabii Türklerin ne denli hızlı olduğunu İstanbul Havalimanı yapılırken bizzat tecrübe eden Almanlar da bu sefer ellerini çabuk tutmuşlar. Yerli otomobilimiz görücüye çıkar çıkmaz, yememiş içmemiş Volkswagen’in 1 milyon elektrikli araç hedefini 2025’ten 2023’e öne çekmişler. Olacak iş mi bu şimdi?

Bu yazıyı böyle bitirmek mümkün elbette. Tuhaflıklarla dolu bir yıl daha eklendi geçip giden günlerimize. Ama öyle bir an geliyor ki, iktidarın bile isteye, bu akıl dışılıktan, bu ipe sapa gelmezlikten beslendiğini düşünüyor insan. Hayatımızın her anını garabetlere teslim ettiğinde, mesela başımıza saldıkları hukuk garabeti de göze batmaz oluyor. Hak savunucularının, siyasetçilerin, gazetecilerin AİHM kararlarına rağmen tahliye edilmemesi, salıverilip geri alınması, iktidarın beğenmediği kararlar veren mahkeme heyetlerinin değiştirilmesi, siyasi rehineler, seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınıp birbiri ardına tutuklanması, FETÖ borsası söylentileri, OHAL Komisyonu’nun işleyişine dair söylentiler, beraat etseler dahi işlerine dönemeyen KHK’lılar… Sanırım tüm bunların karşısında, her şeye rağmen aklımıza mukayyet olmak düşüyor bize de. Bizlerin gücü, aklımızla alay edenlere karşı ısrarla hakikati savunmaya devam etmekte çünkü.