Tüm sınırlar yapaydır… – İhsan Hacıbektaşoğlu

Kendi tarihimizle cesurca yüzleşince göreceğiz ki bizde savaş ve işgal dönemlerinde göç etmek zorunda kaldık. Örneğin 1915 Rus işgalinde Karadeniz’de yaşayan halklar kitleler halinde batıya göçmek zorunda kalmıştı. Onların deyimiyle muhacir çıkmışlardı.

Mülteci kavramı doğru bir kavram değil…

Gerçek şu ki burjuvazi ulus devletlerini kurduktan sonra sınırlarını çizmiş ve emekçi halkların sınır geçişlerini kurallara bağlamıştır.

Burjuvazi bunu yapmak zorundaydı. Yarattığı ulus devletler içinde milliyetçilik garabetini kullanarak iktidarını sürdürmesi gerekiyordu.

Ne ki zamanla kapitalizm kendi yasalarını işletti. Sermaye tekelleşti ve sermayenin sınırları aşma gereği doğdu. Tekeller bütün dünyayı ahtapot gibi sarıp yönetmeye başladı. Ulus devletler tekellerin yerel ayaklarını oluşturdu.

SSCB’nin yıkılması burjuvazinin tekeller eliyle dünya egemenliğinin önünü iyice açtı. Emperyalist merkezler bütün dünyayı önlerinde engel olmadan at koşturacakları alana döndürdü.

Globalizm kavramını öne attılar. Tek kurtuluş reçetesi globalizm, Türkçesi küreselleşmeydi. Küreselleşme ile birlikte bütün dünyada sermayenin özgür dolaşım hakkı dayatılan yasalarla tanımlandı. Para ve paranın sahipleri için tüm dünya sınırları kalkıvermişti.

Ne var ki emekçi yoksul halklar için durum hiçte böyle olmadı. Yoksullara reva görülen tek seçenek kendi ülkelerinde açlık ve geleceksizlikle boğuşmak oldu. Önce bir gerçeğin altını kalınca çizelim. Hiç kimse köklerinden koparak sonu belli olmayan maceraya atılıp göçmek istemez. Kendi toprağında üreten ve geçinebilen herkes o kültürel yapı içinde kalmayı esas alır.

Şöyle bir bakalım; bugün dünyadaki göç hareketleri temelde iki biçimde gelişmektedir.

Bir tanesi ucuz işgücüne duyulan ihtiyaçtır. Burjuva ulus devletler ucuz işgücüne ihtiyaç duyduklarında diğer devletlerde yaşayan işçi ve emekçilere kapılarını açmış ve onlar üzerinden büyük kazançlar elde etmiştir.

Burjuvazi bunu yaparken bile ülkesine kabul ettiği işçi ve emekçileri her zaman istim üzerinde tutmayı ilke edinmiştir. Irkçı ideolojileri kontrollü biçimde sahneye sürerek halklar arasında korku ve güvensizlik yaymıştır.

Bizi de ilgilendirdiği için Avrupa örneğini vermekte fayda var.  ll. paylaşım savaşından sonra Avrupa yerle bir oldu. Milyonlarca Avrupalı işçi ve emekçi bu savaşta burjuvazinin iktidarı için can verdi. Savaş bitti ve barış zamanında oluşan işgücü eksiğini yabancı ülkelerden gelecek işçilerle doldurma kararı aldı burjuva efendiler.

Anadolu’nun bozkırlarından büyük umutlarla kopan milyonlarca emekçi Avrupa yolunu tuttu. İlk önce törenlerle karşılandılar. Yıllar geldi geçti. Avrupa imar olmuş ve ayakları üzerine dikilmişti. Artık yabancı işçiler dert olmaya başlamıştı. Hemen faşist yapılar devreye sokuldu ve çatışmalar başladı.

Göç hareketlerinin ikinci nedeni ise emperyalist güçlerin savaş politikalarıdır.  Burjuva efendiler daha zayıf ülkelerde iç savaşlar çıkartarak o ülkelerin halklarını birbirine kırdırıp zenginliklerine el koymaktadır. Savaşın acılarından, ölüm korkusundan ve açlıktan kurtulmak için halklar her şeyi göze alarak sınırları aşmak için gözünü karartmaktan geri durmamaktadır. Tamda bu noktada sormak gerek, Afganistan, Irak, Suriye gibi ülkelerden göç edenler haksız sayılabilir mi? Ülkelerini kan gölüne çeviren ve yaşanmaz hale getiren burjuvazi asıl suçlu olması gerekirken ne yazık ki göçen yoksul halklar suçlanmaktadır.

Bu çok derin bir çelişkidir.

Dünya tarihine şöyle bir bakalım; savaşlar her zaman nüfus hareketlerini çoğaltmıştır. Ülkeleri işgale uğrayan, ya da iç savaşa maruz kalan halklar çözümü göç etmekte bulmuştur. Bir başka nokta ise göç eden halklar gittikleri ülkelerin emekçi halkları ile çatıştırılmıştır. Biraz daha somutlayalım ve gelelim bugüne.

Anadolu coğrafyası tarih boyunca geçiş hattıdır. Anadolu binlerce yıldır büyük göçlerin yol haritası olmuştur. Ve yine Anadolu tarih boyunca onlarca kez işgal edilmiş, yakılmış, yıkılmış ve bu coğrafyada yaşayan halklar ölümü enselerinde hissederek topraklarını terk etmek zorunda kalmıştır.

Ülkeleri savaş belası ile yangına çevrilen ve bu nedenle göç eden halklara nefret duyarak “neden kaçtılar, ülkelerinde kalıp savaşsalardı” demek hiç samimi değildir. Kendi tarihimizle cesurca yüzleşince göreceğiz ki bizde savaş ve işgal dönemlerinde göç etmek zorunda kaldık. Örneğin 1915 Rus işgalinde Karadeniz’de yaşayan halklar kitleler halinde batıya göçmek zorunda kalmıştı. Onların deyimiyle muhacir çıkmışlardı.

İşin özü şudur; bütün dünya halkları kardeştir. Ve bütün dünya halkları burjuva egemenlerin çizdiği sınırlar ve yasakları yok saymak zorundadır. Nasıl ki burjuva egemenler kendileri için sınırları kaldırma hakkını kendilerine tanıdıysa aynı hakları milyarlarca emekçi halklar da kendilerine tanımak durumundadır.

Göç eden halkları burjuvazinin ürettiği kavramlarla “mülteci, sığınmacı, ilticacı” gibi kavramlarla tanımlamak asla kabul edilir değildir. Ve dünya emekçi halkları bu hakları “sınıfların ve sınırların kalktığı, üretilen her şeyin herkese eşitçe bölüştürüleceği özgür dünya” şiarını büyüterek yapmalıdır.

İnsanlığın tek kurtuluşu budur…