Ustam seslendi uzaktan… – M. Ender Öndeş

Gündem fazla hızlı değişince arada kaynıyor. Geçenlerde Cumhuriyet Gazetesi, ‘sadece ve sadece bizde ama bakın sadece bizde’ gibilerden bir girişle birlikte “Krizden Çıkış Manifestosu’ başlıklı bir metin yayınladı. Dünyada 650 üniversiteden 3 binden fazla araştırmacı ve akademisyen bir araya gelmişler, kendilerine “Topluma alternatifler sunmak ve toplumun kendi geleceğini şekillendirmesine yardımcı olmak” gibi bir misyon yükleyerek işe girişmişler.

Sağ olsunlar var olsunlar! Ben hep heyecanlanırım böyle metinler görünce. Yani tam da “N’olacak bu dünyanın hali” diye dertlenirken, bedava manifestoyu kim sevmez! Peygamberler ve vahiyler zamanındayız bu aralar, ne görsek atlıyoruz üstüne, durduk yerde his yapıyoruz, kalbimiz hızlı hızlı çarpıyor!

Keşke öyle olsaydı ama gerçekten. Keşke hayallerimiz daha ilk satırlarda göçüp gitmeseydi. Doğrusu, çeviri sırasında bir tuhaflık olmamışsa eğer bu metne -havalı olsun diye bile olsa- ‘manifesto’ adını vermek biraz fazla gibi. İmzacılardan Erinç (Yeldan) hocam alınmasın ama sonuçta ortaya çıkan şey, üzerine doğru-yanlış tartışması yapılamayacak kadar ‘çocuksu’ bir metin olmuş. Üstelik metnin başında bunun bir ‘kadın inisiyatifi’ olduğunu söyleyerek ekstra puan kazanma çabası da kadınların seçme ve seçilme haklarını “Dünya savaşları sonrası, kadınların topluma olan reddedilemez katkıları”na bağladıkları anda çöküntüye uğramış.

Geriye kalanın özeti ise, temelde üç maddeden ibaret.

Birincisi, işyerlerinin demokratikleştirilmesi. “Şirketlerin ve bir bütün olarak toplumun, emekçilerin bu kriz zamanındaki emeklerini takdir etmesinin en iyi yolu, işyerlerini demokratikleştirmekten ve çalışanların yönetime katılımının önünü açmaktan geçiyor.”

İkincisi, işi bir meta olmaktan çıkarmak. “İş bir meta olmaktan çıkarılmalı ve herkes için faydalı istihdam sağlanmalıdır.”

Ve üçüncüsü, çevresel sürdürülebilirlik… “Konu, insanların ve gezegenin sağlığı olduğunda, kârlılık mantığı, her şeye karar veren temel prensip olamaz.”

Kısaca söylersek, devletler tarafından özendirilip desteklenen demokratik-kapitalist (paradoksun farkındayım) işletmeler, emekleri alınıp satılan bir şey olmayan, ücret yerine muhtemelen mutluluk hormonu alacak olan işçiler ve hep bir ağızdan söylenecek olan şu malum şarkı: “Çevreyi temiz tut yeşili koru!”

Bütün bunların öznesinin kim olacağı sorusunun yanıtı ise çok net: Devletler! Onlar CEO’sunu işçilere seçtiren, üretime işçilerle birlikte karar veren şirketleri destekleyecekler. Gerçekten çeviriden giderek şüpheleniyorum, çünkü “Mevcut kapitalist sistemde emek, gezegen ve sermaye arasında bir denge bulunmaya çalışıldığında, kaybedenin hep emek ve gezegen olduğundan emin olacak kadar deneyimimiz var” diyen insanların bu metni ayık kafayla imzalamaları imkânsız görünüyor.

En ilginci de, metnin sonunda, (tam filmlerde oyuncunun odadan çıkarken aklına bir şey gelmesi gibi) durup şunların söylenmesi: “Kendimizi daha fazla kandırmayalım. Verecekleri kararların somut sonuçları olmadıkça, sermaye sahiplerinin ve şirketlerin çoğu, ne emekleriyle şirketleri var eden insanların onurunu umursayacaklar ne de yaklaşan çevresel felaketle mücadele edecekler.”

Ve devam ediyor hemen sonra: “Bunların gerçekleşmesini umutsuzca beklemektense, dünyadaki yaşamın sürdürülebilirliğini sağlamanın başka bir yolu var: şirketleri demokratikleştirmek, işi meta olmaktan çıkarmak ve insanı ve emeğini sadece bir ‘kaynak’tan ibaret görmekten vazgeçmek.”

Peki, bunu kim yapacak? Öznesi kim bu işin? Bilinmiyor… ‘Vazgeçmek’ denildiğine göre, yine şirketler kast ediliyor olmalı ama bilemiyoruz ki.

Tam burada durup, ayşe düzkan’ın geçen yılın Eylül ayında bu gazetede yayınlanan “hiç ho şi minh’le chomsky bir olur mu?” başlıklı yazısını herkese önermeliyim. Tabii ki Chomsky’yi hafife almıyordu ayşe. Solun bu çok değerli akademisyen, sosyolog ve filozoflardan yararlanmasını da olumsuzlamıyordu. Ancak, yirmi otuz yıl öncesine kadar dünyanın çeşitli köşelerindeki devrim süreçlerinden çıkan, o birikimleri yansıtan devrimci figürler referans alınırken, bugün sadece ya da en çok “batı akademisinin solcu düşünürlerinin” referans kürsüsünde yer almasını eleştiriyordu. Yanlış yorumlama (ve ayşe’den zılgıt yeme) korkusuyla yeniden altını çizerek belirteyim, söylediği şey, bu düşünürlerin yanlışlığı-doğruluğu değil, Fanon ya da Gramsci gibi (ve şüphesiz Ho Chi Minh, vb. ) teoriyi politikaya uygulayarak orada sınayıp yeniden şekillendirme imkânına sahip figürlerin yerine ikame edilmesiydi.

Ben ondan daha kabayım tabii ve bu durumu “oturduğu yerden yazmak” kavramıyla dangıl dungul söyleyip işi çığırından çıkarabilirim. Haksızlık bu, biliyorum ama son süreçte “artık her bir şey değişecek” girizgâhıyla başlayan yazılar böyle bir reaksiyon yaratabiliyor. Çünkü daha ilk satırlarda, bu yazıların neredeyse tümünün Bangladeş ya da Esenler’deki atölyeleri zerre kadar görmeyen bir yerden yazıldığı görülüyor. Sözünü ettiğim ‘manifesto’nun başlangıcında sayılan emekçi kategorileri bile bunun kanıtı: “Doktorlar, hemşireler, eczacılar, tıbbi personel, kargo çalışanları, kasiyerler…” Pabucuna doğru baksa saya işçilerini, gardırobunu açsa Pakistan’daki fason fabrikalarını, kapı koluna dokunsa metal işçilerini de görecek olanlar, emekçileri sayarken bile, kapılarının zilini çalan ya da kapılarının zilini çaldıklarını tanımlıyorlar; daha ötesini değil. 500 bin tarım işçisi bugünlerde traktör kasalarında ama ve onlar ‘demokratik’ yoldan olsun olmasın tarlalardaki pamuğu toplayıp bir an önce köylerine dönmek istiyorlar. O pamuk işte, toplanınca don gömlek filan oluyor ayıptır söylemesi.

***

Sonuç olarak, olumsuz bir şey mi bu? Değil tabii. Demek işler çok kötü, daha da kötüye doğru gidiyor ve herkes telaşla yol arıyor. Sakıncası yok, herkes arasın… O manifesto olmaz da öteki olur, bakarız.

Mesele şu ki, herkes sorunu da çözümü de kendi pozisyonu ve kendi göz menzili üzerinden tanımlıyor ve iş öyle cıvıyor ki, zaten dünyaya ‘evden’ ve ‘ekrandan’ bakan insanlar, “Yakında herkes onlayn olucek, işleri de robotlar yapıcek, haberiniz olsun” gibi laflarla ‘kaba solcuları’ uyandırmaya çalışıyorlar.

Öyle değil ama işte. Öyle olmuyor. Çok eskidendi, çocuktum ben, Apollo zamanları filan, “kuru fasulye yerine hap yutçez, mıhtarlığın önünden Mars’a dolmuş kalkçek” demişlerdi de olmamıştı. Bir gün korona bitip de tabana kuvvet çalışmaya başlayınca hayal kırıklığı olmasın diye söylüyorum bunları. Biz değiştireceğiz dünyayı, başkası değil. Ve bu gerçek dünyamız, şu bildiğimiz, her sabah söve saya uyanıp içine daldığımız yorgunluk ve kahır dolu gezegen.

Geçen Koreli bir düşünür yazmış “Virüs devrim yapmaz” diye. Komik görünüyor böyle söyleyince ama durup düşündüm, bir şey diyemedim adama.

Sizin bir diyeceğiniz var mı?

Ha, labtobunuz açıksa, patlatın bir manifesto da siz; olur, ona da bakarız. Sıkıntı yok.

Bizim işimiz narin, bugün olmazsa yarin…