Virüs salgınında ‘yeni bir lütuf’ mu aranıyor? – Hakkı Özdal

Bunca olumsuz algı yaratan, hem kibirli hem aciz görünmelerine yol açan; işçileri ölümüne çalışmaya sürerken memurlara kelle vergisi salar gibi maaş kesintisiyle bağış yapmaya zorlayacak kadar ‘şeffaflaşan’ yönetimin, krizin derinleşmesi ve sonrası için ‘başka’ siyasal planları mı var? Macaristan’daki ‘sevgili dost’ Orban’ın daha erken keşfedip uygulamaya başladığı gibi bir plan?

Ölümcül Covid-19 salgını ve onun giderek ağırlaşan tablosuyla karşı karşıya bulunan Türkiye’yi yönetenlerin, artık neredeyse her açıklama ve eylemi halk sağlığı için endişeleri artıracak ‘skandal’ özellikler içeriyor. Bu yönetimde tek başına belirleyici olan, ülkeyi neredeyse ‘şahsı’ pozisyonunda değerlendiren Cumhurbaşkanı, “önceliğimiz üretim ve ihracat” diyerek, tablo ne kadar ağırlaşırsa ağırlaşsın bir genel karantina uygulamasına gitmeyeceklerinin işaretini veriyor, kamu kaynaklarının sermaye için seferber edilmesinin ardından topluma IBAN göstererek bağış istiyor… Hiç değilse tıbbi alandaki mücadelenin koordinasyonundan sorumlu Sağlık Bakanı “virüsün bu kadar hızlı yayıldığını bilmiyorduk” diyor… İçişleri Bakanı, canının derdine düşmüş emekçilerin protesto amacıyla, sağlık emekçilerinin toplumu uyarmak amacıyla çektiği videoları “halkı kin ve düşmanlığa sevk” kapsamında gözaltı konusu yapıyor (ya da ibretlik özür videoları çektiriliyor bu kişilere)… ‘Rakip parti’deki belediyelerin, üstelik bizzat cumhurbaşkanı IBAN dağıtmadan önce, yardım toplamak için açtıkları hesapları soruşturmayla blokluyor…

Sahadaki gerçekler ise tüm bu söz ve eylemlerin tam tersi istikamette gelişiyor; bunları yalanlıyor, geçersizleştiriyor, itibarsızlaştırıyor.

“Önceliğimiz üretim ve ihracat” diyerek işçileri çalıştırmaya devam eden, geriye kalana “evden çıkma, elini yıka, kolonya sür” telkininde bulunan ‘sınıfsal karantina’ doğal sonuçlarını veriyor: En çok vaka görülen iller, İstanbul (8 bin 852) İzmir (853), Ankara (712), Konya (584), Kocaeli (410), Isparta (268), Sakarya (207), Adana (197) Bursa (135)… olarak sıralanıyor. Isparta’daki ‘umre etkisi’ sayılmazsa, geriye kalan kentlerin tamamı sanayinin, fabrika üretiminin, inşaatın, dolayısıyla zorunlu çalışmanın sürdüğü iller. Kentlerin nüfusları bu sıralamada belirleyici olmuyor; aksine, ‘çarklar dönsün diye’ insanların çalıştırıldığı, ücretsiz izin ve genel sağlık hakkının tanınmadığı kentlerde tablonun, nüfustan bağımsız olarak ağırlaştığı görülüyor. Örneğin İstanbul nüfusu İzmir’in 10, Ankara’nın 12 katı değil; ama (bilinen) vaka sayısındaki fark oranı bu… Nüfus olarak Türkiye’nin 11’inci büyük ili olan Kocaeli, vaka sayısında 5’İnci, ölümlü vaka sayısında 3’üncü sıraya yükseliyor. Fabrikaların, organize sanayi bölgelerinin yoğun olarak bulunduğu, harıl harıl çalışmaya devam ettiği kentlerdeki vaka ve ölüm sayılarında dikkat çekici yükseklikler olduğu görülüyor. En temel ‘strateji’ olarak öne çıkan “öncelik üretim ve ihracat, çarklar dönecek” tercihi, özellikle emekçiler için, ağırlaşacağı çok açık sonuçlar üretiyor. Aynı esnada salgını fırsata çeviren pek çok sektörlerde binlerce işçi, hakları gasp edilerek kapıya konuluyor. İşyerindeki sağlıksız koşulları eleştiren işçiler hem kovuluyor hem soruşturmalarla karşılaşıyor. Her şey, sanki geriye kalanlaribretle izlesinler de akıllarını başlarına alsınlar istenir gibi açık açık yaşanıyor. Tablo, çalışan sınıflara karşı gerek fiziki gerekse mali olarak bir kırıma dönüşüyor.

Devleti yönetenler, onun kaynaklarını sermaye için tahsis ettiklerinden “Milli Dayanışma Kampanyası” adıyla ve “biz bize yeteriz” sloganıyla kampanya başlatıyor ama o da umulan etkiyi yaratmak bir yana, büyük bir tepki seline yol açıyor. İlan edildikten dakikalar sonra öfke ve alay dolu itirazlarla itibarsızlaşıyor. Öyle ki, ertesi gün muhalefet belediyelerinin kampanyaları soruşturmalarla bloke ediliyor. Bu da yetmiyor, devlet bizzat kendi çalışanlarından, maaş kesintisi yoluyla bağış toplamaya kalkıyor. Botaş çalışanları, bazı yargı mensupları ve öğretmenlerin maaşlarından kesinti yapılacağı duyuluyor ilk elden. TÜSİAD ve Koç Üniversitesi ilintili bir ‘ekonomist’in, salgının ilk günlerinde dahice bir fikir zannederek yazıp sonra silmek zorunda kaldığı “devlet memurları ve öğretmenler madem işe gitmiyor maaşlarının bir bölümü kesilsin mücadelede kullanılsın” pişkinliği, “kalp kalbe karşıymış” dedirtircesine, neredeyse yarı-resmi bir uygulama haline getirilmek isteniyor. Çaresiz durumdaki küçük esnafa, en düşük gelirlilere, fırsatçı tefeciler gibi, faizle borç öneriliyor…

Sağlık Bakanı, daha ilk günlerden itibaren durumun ciddiyetini anlatmaya çalışanlar bozgunculukla, ‘Fetöcülük’le vs suçlanmamış gibi “virüsün fıtratını bilmiyorduk” mealinde açıklama yapıyor. Toplumun salgın bilinci, kurmalı robot gibi çalışan medya aracılığıyla; “kelle paça için” diyen Canan Karataylara, “bizim Türk genimiz var bize bir şey olmaz” diyen Oytunlara terk edilirken kaybedilen zamanı görmezden geliyor. Türk Tabipler Birliği başta olmak üzere, sağlık çalışanlarının meslek birlikleri, sendikaları, konusunda uzman isimleri, hiçbir kibir göstermeden, neredeyse yalvararak sürece katılmak isterken onlara kulak tıkanmamış da virüs sinsilik etmiş gibi bir senaryoya sığınıyor.

Yukarıda sayılanların hepsi, bugünkü Türkiye’nin yönetici sınıflarının doğal reaksiyonuyla toplumun kalanının karşı karşıya gelmesidir. İşçiler, üretici köylü, küçük esnaf, doktorlar, sağlık emekçileri, öğretmenler, kısaca bütün halk sınıflarının uygulamalardan memnun olmadığı açık. Fakat bugün, öncekilerden farklı olan, tüm bu rahatsızlık verici uygulamaların, belirgin sınıf kayırmacılığı ve düşmanlığının, hiçbir örtüye gerek duymadan, alenen yapılmasıdır. Erdoğan (ve AKP), kendi meşruiyet kaynağını sağlayan sandık desteğinin önemli bir akamete uğratabilecek bu ‘açıklığı’ neden benimsiyor? Bu bir çaresizlik gafleti mi? Nasıl olsa bugünler unutulur, dini-kültürel kimlik siyaseti yeniden çalışır beklentili bir hesap mı? Yoksa bunca olumsuz algı yaratan, hem kibirli hem aciz görünmelerine yol açan; işçileri ölümüne çalışmaya sürerken memurlara kelle vergisi salar gibi maaş kesintisiyle bağış yapmaya zorlayacak kadar ‘şeffaflaşan’ yönetimin, krizin derinleşmesi ve sonrası için ‘başka’ siyasal planları mı var? Macaristan’daki ‘sevgili dost’ Orban’ın daha erken uygulamaya başladığı gibi bir plan?

Erdoğan, aslında en başından beri hayalinde olan, 7 Haziran 2015 seçim yenilgisinden itibaren, bu yenilgiyi de bir ‘fırsat’a çevirecek şekilde açık adımları atılmaya başlanan, 15 Temmuz’un sağladığı lütufkâr momentte hızlanan, MHP ittifakıyla pekişen, 2017 referandumu ve 2018 başkanlık seçimleriyle tekerlekleri dönmeye başlayan bir tür “başyücelik devleti” projesini, çeşitli ‘dışsal’ nedenlerle bir türlü tam gönlündeki gibi hayata geçiremiyor ya da ilan edemiyordu. Covid-19 salgını, hem yarattığı toplumsal endişe ve belirsizlik, hem zorladığı çeşitli sınıfsal ve siyasi tercihler, hem yakın gelecekte yol açabileceği sonuçlar açısından böyle bir fırsat olarak görülüyor olabilir. CHP’li belediyelerin bağış kampanyalarının cebren engellenmesi konusunda AKP il başkanlarına hitap ederken, “devletimiz, yani cumhurbaşkanlığı makamı” demesi, bir dil sürçmesi değildir. Salgın ve sonuçlarının yarattığı endişeli belirsizlik ortamının bir fırsat yarattığını düşünerek, onun kaçınılmaz olumsuz sonuçlarının altından kalkmanın da muhtemel tek yolu olarak girilmiş bir yönelimin en açık ifadesidir belki de…

Bu yönelimin ‘olanaklarını’ ve nelere yol açabileceğini bir sonraki yazıda tartışmaya devam edelim…